Türkçe - İngilizce Sözlük F

  1. f İng.
    • (kıs). February, Fellow, France, Friday, son.
  2. f İng.
    • (kıs)., (kim). fluorine, (mat). function, (foto). objektif açıklığı nispeti
    • (müz). fa anahtarı.
  3. f İng.
    • (kıs). feminine, fine, fluid, folio, following, franc, frequency.
  4. f, f İng.
    • (i). İngiliz alfabesinin altıncı harfi
    • (müz). fa notası.
  5. f.m İng.
    • (kıs). Field Marshall, Foreign Missions, Frequency Modulation.
  6. fa Tür.
    • The tone F. the syllable naming the fourth note of the diatonic scale in solmization.
  7. fa Tür.
    • the syllable naming the fourth note of the diatonic scale in solmization.
  8. fa Tür.
    • In solmization, the fourth degree of the major scale.
  9. fa Tür.
    • In solmization, the fourth degree of the major scale.
  10. fa Tür.
    • Functional Area.
  11. fa Tür.
    • Functional Acknowledgment.
  12. fa Tür.
    • From ARPANET.
  13. fa Tür.
    • Foreign Agent.
  14. fa Tür.
    • Fluorescent antibody.
  15. fa Tür.
    • Flight Attendant. -- Russian AF command in charge of tactical fighters FAA - Federal Aviation Administration
    • Fleet Air Arm
    • -- Argentine AF FAB - -- Brazilian AF FAC - Forward Air Control
    • -- Chilean AF
    • -- Colombian AF FAE - Fuel Air Explosives
    • -- Ecuadorian AF FBW - -- Flight-Control system with electric signaling FCS - Flight Control System fire and forget missile - AAM or ASM with electronic signalling FIS - Fighter Intercept Squadron FLIR - Forward Looking Infra-Red FMS - Foreign Military Sale FSD - Full-Scale Development. Law and principles in the Buddha School.
  16. fa Tür.
    • Firearms Act FAC: Firearms Acquisition Certificate. final approach. in the Western do re mi, the 4th note, equivalent to ma.
  17. fa Tür.
    • Field Artillery.
  18. fa Tür.
    • Family Allowance. ncy-Faced Veneers: Veneers that are cut into exotic patterns, which are usually used in more visible areas of wooden furniture such as door fronts and table tops. attacking.
  19. fa Tür.
    • Families Anonymous A self-help organization for families whose lives have been affected by the addiction of a family member. field artillery.
  20. fa Tür.
    • Failure Analysis/ Feature Audit.
  21. fa Tür.
    • F.
  22. fa Tür.
    • A syllable applied to the fourth tone of the diatonic scale in solmization.
  23. faal Tür.
    • operative. spry. strenuous. active. industrious. busy. in working condition.
  24. faal Tür.
    • active. industrious. busy. in working order. alive. energetic. functioning. hard. hot shot. operative. quick. spry. strenuous. up and coming.
  25. faal Tür.
    • active. energetic. busy. full of action. operative. up and doing. rousing. spry. strenuous. on the go.
  26. faaliyet Tür.
    • activity. working order. action. agency. energy. goings on. play. stir.
  27. faaliyet Tür.
    • action. bustle. activity. business. doing. doings. service. strenuousness. movement. play.
  28. faaliyet Tür.
    • action. bustle. activity. business. doing. doings. service. strenuousness.
  29. fabeceae İng.
    • (i)., (bot). fasulye familyası. fabaceous (s). fasulye familyasına ait.
  30. fabian İng.
    • (s)., (i). tedbirli ihtiyatlı
    • tereddüt eden, geciktiren, Anibal'i yıpratan QuintusFabius Maximus gibi
    • ingiltere'de ılımlı sosyalist bir derneğe mensup
    • (i). bu derneğin üyesi.
  31. fabl Tür.
    • fable.
  32. fable İng.
    • (i). masal, içinde hayvanların da insanlar gibi konuşup davrandığı hikâye, fabl
    • hayal gücüne dayanan hikâye, içinde morali olan hikâye, efsane, mit
    • yalan.
  33. fable İng.
    • (f). hikâye söylemek, yalan söylemek. fabled (s). efsanevi, meşhur.
  34. fabliau İng.
    • (çog aux) (i). manzum masal.
  35. fabric İng.
    • (i). kumaş, bez, dokuma
    • bünye, nesiç, doku.
  36. fabricate İng.
    • (f). imal etmek, parçalarını bir araya getirerek yapmak
    • uydurmak yalan söylemek, slang atmak. fabrica'tion (i). imal etme
    • yalan, uydurma. fab'ricar (i). imalatçı
    • uyduran veya atan kimse.
  37. fabrika Tür.
    • factory. works. plant. mill. hacienda. workshop.
  38. fabrika Tür.
    • factory. mill. plant. works.
  39. fabrika Tür.
    • factory. industrial plant. mill. works. manufactory. manufacturing. company. establishment. installation. shop.
  40. fabrikasyon Tür.
    • machine made. manufacturing.
  41. fabrikasyon Tür.
    • fabrikation. fabrikat.
  42. fabrikatör Tür.
    • manufacturer. mill-owner. fabricator.
  43. fabrikatör Tür.
    • manufacturer. factory owner. fabricant. fabricator. industrial producer. maker. manufacturing man. mill owner. millowner.
  44. fabrikatör Tür.
    • industrialist. manufacturer. factory owner.
  45. fabrikatörlük Tür.
    • the manufacturing business. factory business.
  46. fabulist İng.
    • (i). hayal unsuruna dayanan hikâyeler yazan kimse
    • yalan uyduran kimse.
  47. fabulous İng.
    • (s). inanılmaz, müthiş, mükemmel, fevkalade
    • uydurma, hayal mahsulü, efsanevi
    • abartılmış, mübalâğalı. fabulously (z)., (k.dili) inanılmaz mükemmellikte.
  48. face İng.
    • yüzüne bakmak
    • yönelmek
    • karşılamak, karşı karşıya gelmek, yüz yüze gelmek, karşısında olmak
    • cesaretle karşılamak
    • iskambil kâğıt açmak
    • kaplamak, astarlamak
    • taşın yüzünü yontup düzeltmek, düzgünleştirmek
    • bakmak, dönmek
    • nâzır olmak, nezareti olmak face about aksi istikamete dönmek face down sukut ile veya küstahlıkla hasmını susturmak, karşısındakini sindirmek
    • yüzü koyun, yüzü alta gelerek face the music ABD, argo cezalandırılma ihtimali karşısında yılmamak face out sonuna kadar dayanmak face up to cesaretle karşılamak,farkına varmak
  49. face İng.
    • (i). yüz, çehre, surat, sima
    • küstahlık, cüret
    • (ticari evrakta yazılı olan) asıl değer
    • on taraf
    • (sikke) resimli yüzey
    • (matb.) yazı
    • görünüş, üst, düzey, satıh
    • (mat.) düzey, yüz
    • (mad.) üzerinde çalışılan tünel duvarı veya sonu. face card resimli iskambil kağıdı. facedown yüz üstü, yüzü koyun .face lifting (tıb.) yüze uygulanan estetik ameliyatı. face to face karşı karşıya, yüz yüze. in the face of karşısında, dikkate alarak, rağmen. fly in the face of karşı gelmek. have the face yüzü tutmak, cüret etmek.Iose face itibarını kaybetmek. make a face yüzünü gözünü buruşturmak. make faces alay ederek yüzünü gözünü tuhaf şekillere sokmak. onthe face of it dış görünüşe göre. pull along face suratını asmak. put a bold face on (zor bir durum) karşısında cesaret göstermek. put a new face on the matter işin şeklini değiştirmek, işe baska cephe kazandırmak. save one's face kabahatini örtbas etmek.show one's face meydana çıkmak, kendini göstermek. to my face yüzüme karşı.
  50. faceplate İng.
    • (i)., (mak.) tornada düz ayna,torna tezgâhında işin bağlandığı ayna.
  51. facesaving İng.
    • (s). kabahati örten, vaziyeti kurtaran.
  52. facet İng.
    • (i). kıymetli taşın yüzeyi, faseta
    • yon: (zool.) bileşik gözü teşkil eden ufak gözlerden her biri.
  53. façeta Tür.
    • bezel.
  54. facetiae İng.
    • (i), (çoğ.) nükteli sözler
    • kaba nüktelerden ibaret kitaplar.
  55. facetious İng.
    • (s). şakacı, latifeci, komikliği üzerinde, tuhaf. facetiously (z). şakalaşarak,latife ederek. face value itibari kıymet.
  56. facework İng.
    • (i). bina veya duvar cephesine konan mermer gibi şey.
  57. facia Tür.
    • tragedy. disaster.
  58. facia Tür.
    • See Fascia.
  59. facia Tür.
    • catastrophe. tragedy. calamity. disaster. drama.
  60. facia Tür.
    • calamity. tragedy. disaster.
  61. facia Tür.
    • a sheet or band of fibrous connective tissue separating or binding together muscles and organs etc.
  62. facial İng.
    • (s).,(i). yüze ait, veçhi
    • (i). yüz masajı. facial angle yüz açısı.
  63. facies İng.
    • (i). dış görünüş
    • (jeol.) Kaya birikintilerinin bileşim ve oluşumlarını düzenleyen özelliklerin. toplamı
    • (tıb.) hastalık sırasında yüzün ifadesi.
  64. facile İng.
    • (s). kolay
    • sevimli, cana yakın
    • uysal,kolay inanan, yumuşak huylu
    • mahir, usta,becerikli.
  65. facileprinceps İng.
    • (Lat.) şüphesiz olarak birinci gelen.
  66. facilisdescensusaverno İng.
    • (Lat.) Cehenneme giden yol kolaydır.
  67. facilitate İng.
    • (f). kolaylaştırmak, teshiletmek.
  68. facility İng.
    • (i). kolaylık, suhulet
    • fesahat
    • serbestlik
    • uzluk, hüner
    • (ask.) özel bir iş için yapılmış bina. facilities (i). vasıta, imkân,bina, tesisat.
  69. facing İng.
    • (i). kaplama
    • kumaşın kenarına geçirilen astar.
  70. facsimile İng.
    • (i). faksimile, kopya, suret,aynı, tıpkı
    • radyo veya telgraf ile resim veya yazı gönderilmesi metodu.
  71. fact İng.
    • (i). gerçek, hakikat
    • durum, gösterilen husus veya keyfiyet. factfinding (s). delil toplayan (komisyon). accessory after the fact (huk.) cürüm işlendikten sonra suç ortağı olan kimse .in fact gerçekten, hakikaten,filvaki. matter of fact (bak.) matter.
  72. faction İng.
    • (i). hizip, grup, bölüntü
    • hizipleşme, ihtilaf. factionist (i). hizipçi, ihtilafçı, partizan. factional (s). taraftar, ihtilaf çıkaran. factionalism (i). partizanlık, ihtilâf.
  73. factious İng.
    • (s). fitneci, fesatçı, ihtilâf çıkaran, hizipçi.
  74. factitious İng.
    • (s). yapma, suni, düzme,uydurma, gösterişten ibaret. factitiously (z). suni olarak, uydurarak. factitiousness (i). yapma oluş, sunilik.
  75. factitive İng.
    • (s)., (gram.) bir nesnenin yanı sıra bir de belirleyici tümleç olan fiili gösteren: They made him king. Onu kral yaptılar.
  76. factor İng.
    • (f).,(mat.) çarpanlarını bulmak.
  77. factor İng.
    • (i). sebeplerden biri
    • (mat.) çarpılanlardan biri: (tic.) bir firmaya borç para veren kimse
    • (tic.) komisyon alarak satış yapan kimse.
  78. factorial İng.
    • (s)., (i)., (mat.) birbirini takip eden çarpanlara ait
    • (i). 1 'den başlayarak verilen bir sayıya kadar olan ardıl pozitif sayı serisinin çarpımı.
  79. factory İng.
    • (i). fabrika, imalâthane, atölye
    • (eski.) yabancı bir memlekette iş hanı.
  80. factotum İng.
    • (i). kâhya, her işi gören memur.
  81. factual İng.
    • (s.) olaylara dayanan
    • kelimesi kelimesine, tam. factually (z). olaylara dayanarak, keyfiyete göre.
  82. facula İng.
    • (i)., (çoğ. lae) ,(astr.) güneş yüzündeki parlak nokta.
  83. facultative İng.
    • (s). yetenekli
    • seçimli,ihtiyari, mecburi olmayan
    • bir hassa veya melekeye ait.
  84. faculty İng.
    • (i). hassa, meleke
    • güç, iktidar,yetenek, kabiliyet, kuvvet
    • (A.B.D.) bir okulun öğretmen kadrosu
    • bir üniversitenin öğretim üyeleri (topluca)
    • üniversite dalı, branş, fakülte.
  85. fad İng.
    • (i). toplumca merak, heves, aşırı bir hevesle üstüne düşülen geçici eğlence veya alışkanlık. faddish (s). geçici heves gibi. faddist (i). geçici hevesleri olan kimse.
  86. fade İng.
    • (f).,(i). solmak, rengi atmak, kurumak,zayıflamak, soldurmak, kuvvetten düşürmek. fade away, fade out sönmek, zail olmak,geçmek
    • (radyo, televizyon) tedricen değişmek fade in tedricen duyulmak veya görünmek (sinema, radyo, televizyon). fade out tedricen gözden kaybolmak veya duyulmamak. fadeless (s). solmaz fadelessly (z). solmayacak şekilde.
  87. faeces İng.
    • (bak.) feces.
  88. faerie , faery İng.
    • (eski, bak.) fairy.
  89. fag İng.
    • (f). (ged, ging), i didinmek, çalışıp yorulmak, uğraşmak
    • çalıştırıp yormak
    • uşak gibi çalıştırmak. (özellikle ingiltere'de öğrenciler arasında)
    • (i).,(ing.) üst sınıftaki öğrenciye hizmet eden öğrenci
    • (A.B.D.), (argo.) homoseksüel erkek. fag end kumaşın kötü dokunmuş başı veya sonu
    • halatın gevşek ucu
    • işe yaramayan artık şey. be fagged out bitkin bir halde olmak, bitap düşmek.
  90. fagot Tür.
    • To make a fagot of
    • to bind together in a fagot or bundle
    • also, to collect promiscuously. a bundle of sticks and branches bound together offensive terms for an openly homosexual man.
  91. fagot Tür.
    • See Fagotto.
  92. fagot Tür.
    • offensive terms for an openly homosexual man. a bundle of sticks and branches bound together. ornament or join by faggot stitch
    • "He fagotted the blouse for his wife". fasten together rods of iron in order to heat or weld them. bind or tie up in or as if in a faggot
    • "faggot up the sticks".
  93. fagot Tür.
    • bassoon.
  94. fagot Tür.
    • A person hired to take the place of another at the muster of a company.
  95. fagot Tür.
    • An old shriveled woman.
  96. fagot Tür.
    • A bundle of sticks, twigs, or small branches of trees, used for fuel, for raising batteries, filling ditches, or other purposes in fortification
    • a fascine.
  97. fagot Tür.
    • A bundle of pieces of wrought iron to be worked over into bars or other shapes by rolling or hammering at a welding heat
    • a pile.
  98. fagot Tür.
    • A bassoon.
  99. fagot İng.
    • (i).,(f). ince odun demeti
    • işlenmek için bağlanmış demir çubuk demeti
    • (f). böyle demet yapmak, böyle demet bağlamak.
  100. fagoting İng.
    • (i). kumaş üzerindeki ajurlu nakış.
  101. fahiş Tür.
    • exorbitant. extortionate. steep. stiff. unreasonable. excessive.
  102. fahiş Tür.
    • excessive. exorbitant.
  103. fahişe Tür.
    • prostitute. wench. whore. harlot.
  104. fahişe Tür.
    • prostitute. hooker. slut. whore. harlot. bitch. call girl. courtesan. courtezan. drab. fancy woman. floozy. hustler. moll. night-walker. painted woman. pro. scarlet woman. slag. streetwalker. strumpet. trollop. trull.
  105. fahişe Tür.
    • prostitute. call girl. fancy woman. harlot. hooker. hustler. moll. scarlet woman. streetwalker. strumpet. tart. trollop. whore.
  106. fahişelik Tür.
    • prostitution. prostitution orospuluk.
  107. fahişelik Tür.
    • prostitution.
  108. fahişelik Tür.
    • harlotry.
  109. fahrenhayt Tür.
    • Fahrenheit scale. fahrenheit.
  110. fahrenhayt Tür.
    • fahrenheit.
  111. fahrenheit İng.
    • (i).,(s). fahrenhayt.
  112. fahri Tür.
    • voluntary. volunteer. honorary.
  113. fahri Tür.
    • honorary. unsalaried. voluntary. complimentary.
  114. fahri Tür.
    • honorary. unpaid. honorary. volunteer.
  115. fahri konsolos Tür.
    • honorary consul.
  116. faience İng.
    • (i). fayans, çini.
  117. faik Tür.
    • superior. excellent.
  118. faik Tür.
    • superior. excellent.
  119. fail Tür.
    • Udh Brir Khser. specifies a failure condition.
  120. fail Tür.
    • To perish
    • to die
    • used of a person.
  121. fail Tür.
    • To miss of attaining
    • to lose.
  122. fail Tür.
    • To fall away
    • to become diminished
    • to decline
    • to decay
    • to sink.
  123. fail Tür.
    • To err in judgment
    • to be mistaken.
  124. fail Tür.
    • To deteriorate in respect to vigor, activity, resources, etc.
    • to become weaker
    • as, a sick man fails.
  125. fail Tür.
    • To come short of a result or object aimed at or desired
    • to be baffled or frusrated.
  126. fail Tür.
    • To be wanting to
    • to be insufficient for
    • to disappoint
    • to desert.
  127. fail Tür.
    • To be wanting
    • to fall short
    • to be or become deficient in any measure or degree up to total absence
    • to cease to be furnished in the usual or expected manner, or to be altogether cut off from supply
    • to be lacking
    • as, streams fail
    • crops fail.
  128. fail Tür.
    • To be found wanting with respect to an action or a duty to be performed, a result to be secured, etc.
    • to miss
    • not to fulfill expectation.
  129. fail Tür.
    • To become unable to meet one"s engagements
    • especially, to be unable to pay one"s debts or discharge one"s business obligation
    • to become bankrupt or insolvent.
  130. fail Tür.
    • To be affected with want
    • to come short
    • to lack
    • to be deficient or unprovided
    • used with of.
  131. fail Tür.
    • The failure of a seller to deliver securities to the purchaser or to a specified place of delivery as contracted.
  132. fail Tür.
    • perpetrator. subject. active. agency. efficient. offender.
  133. fail Tür.
    • Miscarriage
    • failure
    • deficiency
    • fault
    • mostly superseded by failure or failing, except in the phrase without fail.
  134. fail Tür.
    • Make the pattern fail on this occasion When a pattern fails, it means that the pattern was not truly available The calling routines in the compiler will try other strategies for code generation using other patterns Failure is currently supported only for binary and bitfield operations.
  135. fail Tür.
    • In the context of computers, one of the three historic choices offered by DOS when it could not complete the requested operation Also see Abort and Retry.
  136. fail Tür.
    • Failure.
  137. fail Tür.
    • fail to do something
    • leave something undone
    • "She failed to notice that her child was no longer in his crib"
    • "The secretary failed to call the customer and the company lost the account". be unsuccessful
    • "Where do today"s public schools fail?"
    • "The attempt to rescue the hostages failed miserably". disappoint, prove undependable to
    • abandon, forsake
    • "His sense of smell failed him this time"
    • "His strength finally failed him"
    • "His children failed him in the crisis". stop operating or functioning
    • "The engine finally went"
    • "The car died on the road"
    • "The bus we travelled in broke down on the way to town"
    • "The coffee maker broke"
    • "The engine failed on the way to town"
    • "her eyesight went after the accident". be unable
    • "I fail to understand your motives". judge unacceptable
    • "The teacher failed six students". fail to get a passing grade
    • "She studied hard but failed nevertheless"
    • "Did I fail the test?". fall short in what is expected
    • "She failed in her obligations as a good daughter-in-law"
    • "We must not fail his obligation to the victims of the Holocaust". become bankrupt or insolvent
    • fail financially and close
    • "The toy company went bankrupt after the competition hired cheap Mexican labor"
    • "A number of banks failed that year". prove insufficient
    • "The water supply for the town failed after a long drought". get worse
    • "Her health is declining".
  138. fail Tür.
    • Death
    • decease. get worse
    • "Her health is declining" stop operating or functioning
    • "The engine finally went"
    • "The car died on the road"
    • "The bus we travelled in broke down on the way to town"
    • "The coffee maker broke"
    • "The engine failed on the way to town"
    • "her eyesight went after the accident" prove insufficient
    • "The water supply for the town failed after a long drought" disappoint, prove undependable to
    • abandon, forsake
    • "His sense of smell failed him this time"
    • "His strength finally failed him"
    • "His children failed him in the crisis" become bankrupt or insolvent
    • fail financially and close
    • "The toy company went bankrupt after the competition hired cheap Mexican labor"
    • "A number of banks failed that year" fall short in what is expected
    • "She failed in her obligations as a good daughter-in-law"
    • "We must not fail his obligation to the victims of the Holocaust" fail to get a passing grade
    • "She studied hard but failed nevertheless"
    • "Did I fail the test?" judge unacceptable
    • "The teacher failed six students" be unsuccessful
    • "Where do today"s public schools fail?"
    • "The attempt to rescue the hostages failed miserably" fail to do something
    • leave something undone
    • "She failed to notice that her child was no longer in his crib"
    • "The secretary failed to call the customer and the company lost the account" be unable
    • "I fail to understand your motives".
  139. fail Tür.
    • A transaction between two municipal securities brokers or dealers on which delivery does not take place on the settlement date A transaction in which a dealer has yet to deliver securities is referred to as a "fail to deliver
    • " a transaction in which a dealer has not yet received securities is referred to as a "fail to receive ".
  140. fail Tür.
    • A trade that does not settle properly, as the seller failed to deliver security as contracted or the buyer does not have money to pay.
  141. fail Tür.
    • A trade is said to fail if on settlement date either the seller fails to deliver securities in proper form or the buyer fails to deliver funds in proper form.
  142. fail Tür.
    • A situation where either the seller fails to deliver the security in proper form or the buyer fails to deliver funds in the proper form on settlement date As long as the fail exists, the seller will not be paid.
  143. fail Tür.
    • A security transaction which does not settle per its contract terms because of a failure by one of the counterparties to meet their obligation.
  144. fail Tür.
    • A Prolog operator that causes backtracking to occur.
  145. fail Tür.
    • A goal is said to haved failed if it could not be proven.
  146. fail Tür.
    • agent. author. perpetrator.
  147. fail Tür.
    • A deal is said to fail if on the settlement date either the seller does not deliver securities in proper form or the buyer does not to deliver funds in proper form.
  148. fail İng.
    • (f). başaramamak, becerememek, muvaffak olamamak, çıkmamak, bitmek, kifayet etmemek
    • kuvveti kesilmek, zayıflamak
    • iflâs etmek
    • kalmak (sınavda), geçememek
    • boşa çıkarmak, bırakmak, ümidini kırmak
    • ihmal etmek, yapmamak
    • sınıfta bırakmak, geçirmemek. failsafe (s). arızalara karşı otomatik tertibatı olan (mekanizma). Don't fail toact Mutlaka yap Yapmamazlık etme. He failed to come. Gelmedi. Words fail me Söyleyecek söz bulamıyorum. Ne desem bilmem ki ! without fail elbette, mutlaka.
  149. failing İng.
    • edat olmadığı takdirde. failing that aksi takdirde.
  150. failing İng.
    • (i).,(s). kusur, zaaf, ayıp
    • (s). zail olan, eksilen.
  151. faille İng.
    • (i). kendinden çizgileri olan yumuşak ipekli kumaş.
  152. failure İng.
    • (i). başarısızlık, muvaffakiyetsizlik, beceremeyiş
    • ihmal, yapmayış
    • bitme,tukenme, kaybolma
    • zail olma, zayıflama, inkıraz
    • iflâs
    • başarı kazanamayan kimse veya şey.
  153. fain İng.
    • (s)., (z)., (eski) memnun, istekli, hevesli,arzulu
    • yükümlü, mecburi
    • (z). seve seve. I would fain go Gitmek isterdim
    • gitmeyi arzularım.
  154. faineant İng.
    • (s). tembel, aylak, boş gezenin boş kalfası.
  155. faint İng.
    • (s)., (i). donuk, belirsiz, zayıf, baygın,gevşek
    • isteksiz
    • (i). baygınlık, bayılma. fainthearted (s). yüreksiz, korkak
    • mahcup, çekingen. faintly (z). azıcık, hafiften. faintness (i). baygınlık, bayılma, halsizlik.
  156. faint İng.
    • (f). bayılmak, solmak. faint away bayılmak, kendinden geçmek.
  157. faints , feints İng.
    • (i). viski veya başka bir içki imal edilirken en son çıkan hafif ve karışık ispirto.
  158. fair İng.
    • (i). pazar, panayır, fuar, sergi. fairgroundi panayır meydanı, sergi yeri.
  159. fair İng.
    • (z). iyi, yolunda, dürüstçe, tam .fair spoken her şeyin doğrusunu söyleyen
    • nazik,tatlı dilli, kandırıcı. bid fair (bak.) bid play fair kurallara göre oynamak, hakça mücadele etmek.
  160. fair İng.
    • (s). güzel
    • hoş, zarif, istenir
    • saf, temiz,pak
    • dürüst, haklı, doğru, adil, mubah
    • sarışın,kumral
    • orta, vasat, şöyle böyle
    • uygun, muvafık, müsait
    • iyi, açık (hava)
    • uğurlu
    • okunaklı, açık. fair and square doğru ve dürüst,haklı. fair ball beysbol iyi bir top (vuruşta).fair copy temiz kopya. fairhaired (s). sarı saçlı
    • gözde olan. fairminded (s). makul düşünen, fair play tarafsızlık
    • tarafsız oynama. fair to middling (A.B.D.), (k.dili) orta, fena olmayan. fair trade (f)., (s)., (tic.) bir malın tenzilatlı satışını önlemek, damping yaptırmamak: (s). tenzilâtsız (fiyat) .fair weather açık hava. fairweather friend iyi gün dostu. fairwind uygun rüzgâr. All's fair in love and war Aşkta ve harpte her şey mubahtır. by fair means or foul her ne pahasına olursa olsun. the fair sex kadınlar, cinsi latif .fairish (s). oldukça iyi, oldukça büyük. fairly(z). oldukça
    • haklı olarak, gereği gibi
    • müsait olduğu veçhile, uygun bir şekilde
    • âdeta,tamamen. fairness (i). doğruluk
    • güzellik in all fairness doğruyu söylemek gerekirse.
  161. fairing İng.
    • (i)., (müh.) karenaj
    • (hav.) kaplama.
  162. fairway İng.
    • (i)., (golf) çimenli yol
    • bir koy,liman veya ırmağın seyredilebilen kısmı, serbest geçit.
  163. fairy İng.
    • (i)., (s). peri
    • (argo.) homoseksüel erkek,(slang). ibne
    • (s). peri gibi, perilere ait .fairyland (i). periler ülkesi, büyülü yer. fairylike (s). peri gibi, peri elinden çıkmış gibi .fairy ring bazen çayırlarda bulunan ve perilerin dansından meydana geldiği farz olunan taze mantar halkası .fairy tale peri masalı
    • inanılmaz hikâye, yalan.
  164. faitaccompli İng.
    • (Fr.) emrivaki, olup bitti, oldu bittiye getirme.
  165. faith İng.
    • (i). inanç, itikat, iman
    • güven, itimat,emniyet, tevekkül
    • din
    • sadakat, vefa. faith cure itikatla şifa bulma. faith healer itikatla hastalığı iyi ettiğini iddia eden kimse. faith in God Tanrıya inanış, Allaha iman. bad faith kötü niyet, bozuk niyet, hıyanet, samimiyetsizlik. break one's faith sözünde durmamak, güvenini sarsmak. good faith samimiyet, iyi niyet. keep one's faith imanını elden bırakmamak
    • sözünde durmak .pin one's faith on (herhangi bir şeye) bel bağlamak, tamamen güvenmek.
  166. faithful İng.
    • (s). mümin, iman sahibi
    • sadık,vefakâr, doğru, güvenilir, itimada şayan. faithful to his word sözüne sadık. the faithful müminler, bir dine iman etmiş olanların tümü. faithfully (z). sadakatle, imanla. faithfulness (i).sadakat, iman.
  167. faithless İng.
    • (s). sadakatsiz, hain, güvenilmez
    • inanmayan
    • imansız, dinsiz, kâfir
    • kararsız. faithlessly (z). sadakatsiz bir şekilde,imansız bir şekilde. faithlessness (i). güvensizlik
    • imansızlık.
  168. faiz Tür.
    • interest. interest. income return. obligation.
  169. faiz Tür.
    • interest.
  170. faiz haddi Tür.
    • interest rate. limit on the rate of interest.
  171. faiz oranı Tür.
    • rate of interest. interest rate.
  172. faizli Tür.
    • at interest. interest-bearing.
  173. faizsiz Tür.
    • interest-free. bearing no interest. funded. interest- free. ex interest. free of interest. without interest.
  174. fak Tür.
    • snare. trap tuzak. kapan.
  175. fak Tür.
    • falle.
  176. fakat Tür.
    • but. only. if.
  177. fakat Tür.
    • but. however. yet.
  178. fakat Tür.
    • but. however.
  179. fake İng.
    • (s)., (f)., (i). sahte, yapma, uydurma
    • şarlatan
    • (f). uydurmak
    • (i). sahte şey, taklit .faker (i). sahtekâr, dolandırıcı, yalancı
    • seyyar satıcı.
  180. fakfon Tür.
    • German silver.
  181. fakir Tür.
    • See Faker. a Muslim or Hindu mendicant monk who is regarded as a holy man.
  182. fakir Tür.
    • poor. needy. pauper. destitute. distressed. impecunious. indigent. necessitous. penniless. penurious. ropy. small. pauper. poor person. fakir.
  183. fakir Tür.
    • needy. poor. destitute. needy / unfortunate or miserable person. barehanded. fakir. have- not. impecunious. indigent. necessitous. penurious.
  184. fakir Tür.
    • humble. needy. pauper. poor. fakir. dervish.
  185. fakir Tür.
    • fakir.
  186. fakir Tür.
    • An Oriental religious ascetic or begging monk.
  187. fakir Tür.
    • a Muslim or Hindu mendicant monk who is regarded as a holy man.
  188. fakir İng.
    • (i). derviş, fakir, Hint fakiri.
  189. fakir fukara Tür.
    • the poor. have-nots.
  190. fakirhane Tür.
    • home for impoverished old people who are homeless or handicapped. wretched little hole. mean house.
  191. fakirleşme Tür.
    • impoverishment.
  192. fakirleşme Tür.
    • impoverishment.
  193. fakirleşmek Tür.
    • to get poor yoksullaşmak.
  194. fakirleşmek Tür.
    • to get poor.
  195. fakirleştirmek Tür.
    • impoverish.
  196. fakirlik Tür.
    • want. poverty. indigence yoksulluk.
  197. fakirlik Tür.
    • poverty. poorness. pauperism. want. beggary. indigence. nudity.
  198. fakirlik Tür.
    • poverty. destitution. indigence. need. pauperism. poorness.
  199. faks Tür.
    • faximile. facsimile. fax.
  200. faks Tür.
    • fax. fax machine.
  201. faksimile Tür.
    • facsimile.
  202. faksimile Tür.
    • facsimile.
  203. fakslamak Tür.
    • to fax.
  204. fakslamak Tür.
    • fax.
  205. faktör Tür.
    • factor. element. agent.
  206. faktör Tür.
    • factor.
  207. faktör Tür.
    • factor.
  208. fakülte Tür.
    • faculty. school of a university. college of a university. college.
  209. fakülte Tür.
    • faculty. college.
  210. fakülte Tür.
    • college. faculty. school.
  211. fakülteli Tür.
    • university student.
  212. fal Tür.
    • one"s fortune. fortune telling. augury.
  213. fal Tür.
    • Fusil Automatique Leger A 7 62mm battle rifle designed by FN and copied the world over The FAL has not made it into the world of airsoft so far, but we"re keeping our fingers crossed. v fall
    • befall [OE Angl fallan].
  214. fal Tür.
    • fortune. fortune-telling. fortunetelling. soothsaying.
  215. fal Tür.
    • File Access Listener FAL is a DECnet module that listens for network requests to access its local files In effect, FAL is a network file server for DECnet. parting, separation, to leave, to depart.
  216. fal Tür.
    • Facilitation. nIII: dangerous
    • danger, threat
    • enmity.
  217. fal Tür.
    • Facilitation Committee of the IMO.
  218. falaka Tür.
    • bastinado.
  219. falaka Tür.
    • bastinado.
  220. falan Tür.
    • so and so. and so on. such and such. so-and-so. or so. and such like.
  221. falan Tür.
    • a certain (person. so and so. such and such as. et cetera. and so forth. about. such and such.
  222. falanca Tür.
    • so and so. such and such a.
  223. falange İng.
    • (i). bir İspanyol faşist örgütü. falangist (i). İspanyol faşist örgütü üyesi.
  224. falcate İng.
    • (s). orak şeklinde,kanca veya çengel şeklinde, hilal şeklinde.
  225. falchion İng.
    • (i)., eski pala gibi enli ve ağır kılıç.
  226. falciform İng.
    • (s)., (anat.) orak şeklinde.
  227. falcı Tür.
    • fortuneteller. seer.
  228. falcı Tür.
    • fortune-teller. fortune teller. augur. diviner. seer. warlock.
  229. falcı Tür.
    • fortune teller. augur. soothsayer.
  230. falcılık Tür.
    • fortune-telling. fortune telling.
  231. falcılık Tür.
    • fortunetelling.
  232. falcılık Tür.
    • fortune telling.
  233. falcon İng.
    • (i). şahin, sungur, doğan. falconer (i). şahinci, doğancı, avcı. falconry (i). şahin veya doğan ile avlanma
    • doğancılık,kuşçuluk. peregrine falcon alaca doğan,şahin, (zool.) Falco peregrinus. red footed falcon kırmızı ayaklı kerkenez, (zool.) Falcovespertinus. white falcon ak sungur, (zool.) Falco rusticolus.
  234. falconet İng.
    • (i)., (tar.) bir çeşit ufak top
    • Asya'ya mahsus birkaç çeşit doğan.
  235. falderal, folderol İng.
    • (i)., (eski). şarkılarda kullanılan anlamsız nakarat
    • boş laf
    • önemsiz şey, süs.
  236. faldstool İng.
    • (i). kilisede diz çökmek için kullanılan alçak tabure.
  237. falez Tür.
    • cliff.
  238. fall İng.
    • (i). düşüş, düşme, sukut, iniş
    • sarkma
    • yıkılma, çökme, inkıraz
    • yağış
    • bir defada yağan yağmur miktarı, düşüş mesafesi, fiyatların düşmesi, ucuzlama
    • dökülme, akma
    • sonbahar, güz, aynı mevsimde veya aynı zamanda doğan kuzular, hayvanların doğması
    • meyil,yamaç, yokuş aşağı
    • zapt olunma
    • düşürme, yıkma
    • güreşte düşüş
    • elbise fırfırı
    • (gen.) (çoğ.) çağlayan, şelâle. fall guy başkasının cezasını çeken kimse
    • dolandırıcılık ve şakada kurban edilen kimse. fall of man, the Fall Hz. Adem ve Havva'nın işlediği günah ve sonuçları. fall of the hammer açık artırma ile yapılan satışlarda malın satıldığını bildiren çekiç darbesi. He is riding for a fall. Belâsını arıyor.
  239. fall İng.
    • (f). (fell, fallen) düşmek, dökülmek,yağmak
    • çökmek
    • kapanmak, yıkılmak, mahvolmak, ölmek
    • alınmak, zapt olunmak, düşmek (kale)
    • inmek, azalmak, eksilmek, kesilmek
    • gelmek, çıkmak, vurmak
    • tutulmak,duçar olmak
    • dalmak, başlamak
    • rastlamak,tesadüf etmek, vaki olmak
    • ayrılmak, bölünmek, taksim olunmak
    • doğmak. (hayvanlarda)fall afoul münakaşa etmek, atışmak
    • çarpmak. fall a sleep uykuya dalmak. fall away çekilmek
    • fenalaşmak, gerilemek
    • zayıflamak. fall back geri çekilmek .fall back on(güvenilecek bir kimseye veya bir yere) başvurmak.fall behind geri kalmak, arkadan gelmek. fall down düşmek. fall flat bekleneni elde edememek, karşılığını görememek fall for(A.B.D.), (argo.) aldatılmak
    • (slang) kesilmek, bitmek
    • çok beğenmek, bayılmak. fall in dizilmek, sıraya girmek
    • çökmek
    • yıkılmak
    • bitmek
    • uygun gelmek, münasip olmak. fall in love âşık olmak. fall in with rast gelmek,tesadüf etmek
    • kabul etmek, muvafakat etmek,uymak. fall into error hataya düşmek,yanılmak. fall off çekilmek, azalmak, düşmek, bozulmak.fall off the roof (argo) âdet görmek, aybaşı olmak. fall on gelmek, düşmek
    • hücum etmek, üstüne düşmek, saldırmak
    • keşfetmek. This month the twentieth fell on a Friday. Bu ayın yirmisi cumaya rastladı. fall on one's face (k.dili) yüzüne gözüne bulaştırmak. fall on one's feet dört ayağının üstüne düşmek, atlatmak, sıyrılmak, başarmak. fall out kavga etmek, bozuşmak
    • vaki olmak
    • (ask.) sıradan çıkmak. fall over yıkılmak. fallover oneself kendini çok istekli göstermek. fall prostrate yüz üstü kapaklanmak, bayılıp yere yıkılmak. fall short (of) kafi gelmemek, eksik gelmek, varmamak, ulaşamamak, umduğu gibi çıkmamak. fall through başarı kazanamamak, muvaffak olamamak,vazgeçilmek. fall to yemeğe veya harbe başlamak, girişmek, başlamak. fall under altına düşmek, dahil olmak, girmek. fall upon saldırmak, üstüne gelmek. fallen on evil times fena günlere gelmiş. fallen woman düşmüş kadın, fahişe. falling star göktaşı. His eye fell upon me. Gözü bana ilişti. His face fell. Suratı asıldı. It all fell out for the best. Sonucu hayırlı oldu. It fell to my lot. Benim payıma düştü. Bana isabet etti. The plans fell to the ground.Planlar suya düştü.
  240. fallacious İng.
    • (s). boş, yanlış, ,çürük, aslı esası olmayan, yalan, yanıltıcı, aldatıcı, temelsiz. fallaciously (z). esası olmadan, boşuna,yanlış olarak. fallaciousness (i). yanlışlık, asılsızlık, temelsizlik.
  241. fallacy İng.
    • (i). yanlış fikir, aldatıcı kavram,sahte görünüş
    • aldatma, hile, yanlışlık, yanlış, hata, temelsizlik
    • (man.) safsata, mantık kurallarına aykırı gelen sav. pathetic fallacy insanlara has duyguların doğal belirtilere mal edilmesi (insafsız deniz gibi).
  242. fallal İng.
    • (i). süslü şey, süs. fallalery (i). süs eşyaları, gösterişli şeyler, biblo.
  243. fallen İng.
    • (bak.) fall.
  244. fallible İng.
    • (s). yanılabilir, hataya düşebilir,yanlış olabilir. fallibil'ity (i). yanılma payı. fal'libly (z). yanılarak, hata ederek.
  245. fallopiantube İng.
    • (anat.) döl yatağı borusu.
  246. fallout İng.
    • (i). nükleer bir patlama sonucu meydana gelen radyoaktif zerrelerin atmosferde aşağı doğru inmesi.
  247. fallow İng.
    • (s). açık sarı
    • deve tüyü rengi. fallow deer Avrupa'ya mahsus açık sarı renkte bir çeşit küçük geyik.
  248. fallow İng.
    • (i)., (s)., (f). nadas olarak dinlendirilen arazi, nadas
    • dinlendirilecek tarlayı sürme, nadas etme, canlıların hamile olmadığı devir: (s). nadasa bırakılmış, ekilmemiş
    • (f). dinlendirilecek tarlayı sürmek, nadas etmek. Iie fallow boş kalmak. fallow crop nadas yerine ekilen ekin. green fallow tarlayı boş bırakmayıp ekilen şalgam ve pancar gibi yeşil yapraklı bitki. naked fallow nadas.
  249. false İng.
    • (s)., (z). sahte, yapma, taklit, yanlış, hatalı
    • yalan, asılsız, aslı esası olmayan, yalancı
    • hakikatsiz, vefasız
    • hain
    • güvenilmez
    • (mak.) kuvvetlendirmek veya muhafaza etmek için konulan (parça)
    • (müz.) ahenksiz, yanlış
    • (z). hile ile
    • yalan söyleyerek
    • hata ederek
    • sadakatsizlikle. false bottom sahte dip, gizli dip (sandık veya çekmece).false colors sahte hüviyet. false face maske. false hearted (s). hain, sadakatsiz. false horizon yapma ufuk. false keel (den.) kontra omurga. false pretenses aldatma niyetiyle sahte davranış. false representation maksatlı yalanlar serisi. false step yanlış adım, sürçme, hata. false teeth takma diş, protez. play false aldatmak, ihanet etmek. falsely (z). yalan olarak. falseness (i). yalan, sahtelik.
  250. falsetto İng.
    • (i)., (s)., (müz.) (erkekte) yüksek perdeden ses, kafa sesi
    • böyle sesle şarkı söyleyen kimse
    • (s). böyle sesli.
  251. falsies İng.
    • (i)., (k.dili) göğüsleri dolgun göstermek için sutyen içine doldurulan pamuk.
  252. falsify İng.
    • (f). tahrif etmek, bozmak, kalpazanlık etmek
    • yalan olduğunu söylemek
    • hukaslı olmadığını ispat etmek. falsifica'tion(i). tahrif, sahtesini yapma, taklit. falsifier (i). düzenbaz kimse, yalancı
    • tahrifçi kimse
    • kalpazan kimse.
  253. falsity İng.
    • (i). yalan oluş, doğru olmayış,yanlış oluş.
  254. falso Tür.
    • false note. blunder. error.
  255. falso Tür.
    • false note. blunder. clanger. fluff.
  256. falsolu Tür.
    • having a false note. faulty. false.
  257. falsosuz Tür.
    • without any false note.
  258. faltboat İng.
    • (i). portatif bot.
  259. falter İng.
    • (f). sendelemek, sürçmek
    • kekelemek, sarsılmak
    • tereddüt etmek, duraklamak
    • tereddutle söylemek. falteringly (z). tereddütle, kekeleyerek.
  260. fam. İng.
    • (kıs.) familiar ,family.
  261. fame İng.
    • (i). şöhret, nam, ün.
  262. familial İng.
    • (s). aileye ait, aileden geçmiş.
  263. familiar İng.
    • (s)., (i). aşina, bilen, malûmatı olan, haberdar olan
    • tanınan, bilinen
    • teklifsiz,mahrem, samimi
    • Lâubalî, arsız
    • (i). teklifsiz dost, arkadaş
    • aile ferdi
    • hizmetçi
    • cin, ruh. familiar spirit bir insanın hizmetinde olduğu farz edilen cin veya ruh. get familiar with küstahça davranmak. familiarly (z). teklifsizce, dostça, samimi olarak.
  264. familiarity İng.
    • (i). iyice tanıma, bilme, aşinalık, teklifsizlik, hususiyet, alışkanlık,ünsiyet
    • (gen.) (çoğ.) davranışlarda serbestlik,arsızlık, Lâubalîlik.
  265. familiarize İng.
    • (f). alıştırmak, tanıtmak
    • tanımak, ilişki kurmak. familiarize oneself with poetry şiirle aşinalık peyda etmek.
  266. family İng.
    • (i). aile
    • zürriyet, kabile,akraba
    • çoluk çocuk, ev bark
    • fasile, cins,tür. family Bible bir ailenin önemli günlerini kaydettiği içinde boş sayfaları bulunan büyük boy Kitabı Mukaddes. family circle aile çevresi, aile muhiti
    • tiyatroda üst balkon. family man ev bark sahibi, aile babası. family name soyadı. family skeleton aile sırları. family tree aile kütüğü, şecere,soyaacı. in a family way (k.dili) gebe, hamile.
  267. familya Tür.
    • family.
  268. familya Tür.
    • family.
  269. famine İng.
    • (i). kıtlık, açlık.
  270. famish İng.
    • (f). aç kalmak, açlıktan ölmek
    • açlıktan öldürmek
    • aç bırakmak.
  271. famous İng.
    • (s). ünlü, meşhur, tanınmış,maruf
    • belli: (eski), (h. dili) iyi. famously (z). meşhur olarak
    • (h. dili) mükemmel.
  272. famulus İng.
    • (i). (çoğ. li) (Lat.) bir âlimin veya sihirbazın uşağı.
  273. fan Tür.
    • When the car is at idle or being driven in heavy traffic at lower speeds, the fan pulls cool air through the radiator.
  274. fan Tür.
    • Wedge-shaped body of sediment with a roughly semicircular map pattern and a gentle to steep upper surface that slopes away from the head or apex of the body.
  275. fan Tür.
    • Usually refers to the fan mounted to the back of the radiator Either electrically driven or drive beld driven, it is usually mounted on the radiator to force air through The fan draws air through the radiator to cool the liquid in the cooling system when the car is standing still, operating at low speeds, or when the air conditioner is running In some cars, an electrically driven fan is controlled by a thermal sensor in the cooling system. missing the ball completely Example: A skilled golfer will sometimes exaggerate when they make poor contact by saying that they fanned/whiffed it.
  276. fan Tür.
    • To winnow
    • to separate chaff from, and drive it away by a current of air
    • as, to fan wheat.
  277. fan Tür.
    • To ventilate
    • to blow on
    • to affect by air put in motion.
  278. fan Tür.
    • To toss an unplayable roll
    • in particular, to fail to reenter after having been hit.
  279. fan Tür.
    • To move as with a fan.
  280. fan Tür.
    • To miss the puck completely when attempting a shot or pass. is a basic figure used in the International Style Rumba and Cha-Cha incorporating the Fan Position by swivelling on one foot while fanning with the other foot and ending with the foot that fanned pointing to the side.
  281. fan Tür.
    • To excite or stir up to activity, as a fan excites a flame
    • to stimulate
    • as, this conduct fanned the excitement of the populace. a device for creating a current of air by movement of a surface or surfaces an ardent follower and admirer make fiercer
    • "fan hatred" strike out, agitate the air.
  282. fan Tür.
    • To cool and refresh, by moving the air with a fan
    • to blow the air on the face of with a fan.
  283. fan Tür.
    • The fan is the combination of blades that spin around to create the airflow to produce the vacuuming action Fans are flat impellors, and are combined in a set of two or three fans on each motor, depending on the model A motor with two fans is called "two-stage"
    • if it has three fans it"s "three-stage" Each fan - set of blades - increases the sealed vacuum, or maximum air pressure drawn through the system Additional sets of fans will change the air flow dynamics, adding fans will increase waterlift and decrease CFM Air driven power brushes work better with a motor with more fan stages, whereas electric brushes operate better with less fan stages. 1 Any vaned rotary device for producing a current or stream of air Specifically, a multivaned wheel or rotor used to take in air in a bypass engine or ducted-fan engine It may be either a mere blower of a low-pressure compressor See ducted fan.
  284. fan Tür.
    • That which produces effects analogous to those of a fan, as in exciting a flame, etc.
    • that which inflames, heightens, or strengthens
    • as, it served as a fan to the flame of his passion.
  285. fan Tür.
    • Something in the form of a fan when spread, as a peacock"s tail, a window, etc.
  286. fan Tür.
    • Many categories of powwow dancers use dance fans There are several different varieties, including flat fan, wing fan, and loose fan, made from eagle, hawk, turkey, or macaw feathers.
  287. fan Tür.
    • Financial Aid Notification See Award Letter.
  288. fan Tür.
    • Fabric Address Notification.
  289. fan Tür.
    • Designed to supply air flow as the fan blades rotate, a fan can be driven by either a motor or belt.
  290. fan Tür.
    • bigot, buff, fan.
  291. fan Tür.
    • AVN forecast output for a specific location
    • used by meteorologists as a "first guess".
  292. fan Tür.
    • A table near the beginning of a disk that identfies the location of everything on the disk. missing the ball completely when trying to make contact.
  293. fan Tür.
    • A strip in which all the triangles share a common vertex.
  294. fan Tür.
    • A small vane or sail, used to keep the large sails of a smock windmill always in the direction of the wind.
  295. fan Tür.
    • A radial or axial flow device used for moving or producing artificial currents of air.
  296. fan Tür.
    • A quintain
    • from its form.
  297. fan Tür.
    • A pile that has been spread out, so that all of its cards are visible Only the topmost card in the fan will be completely visible
    • the other cards will be partially overlapped and hidden Fans may be spread left, right, up, or down
    • fanned down is the most common.
  298. fan Tür.
    • A part of the engine which pulls air through the radiator and keeps the coolant from becoming hot.
  299. fan Tür.
    • Any revolving vane or vanes used for producing currents of air, in winnowing grain, blowing a fire, ventilation, etc., or for checking rapid motion by the resistance of the air
    • a fan blower
    • a fan wheel.
  300. fan Tür.
    • An instrument used for producing artificial currents of air, by the wafting or revolving motion of a broad surface An instrument for cooling the person, made of feathers, paper, silk, etc., and often mounted on sticks all turning about the same pivot, so as when opened to radiate from the center and assume the figure of a section of a circle.
  301. fan Tür.
    • An instrument for winnowing grain, by moving which the grain is tossed and agitated, and the chaff is separated and blown away.
  302. fan Tür.
    • A fan is used to pull air through a radiator or oil cooler Heat is transferred from the hot oil or water in the radiator to the moving air.
  303. fan Tür.
    • A device that produces a pressure difference in air to move it.
  304. fan Tür.
    • a device for creating a current of air by movement of a surface or surfaces. an enthusiastic devotee of sports. an ardent follower and admirer. strike out,. make fiercer
    • "fan hatred". agitate the air. separate from chaff
    • "She stood there winnowing grain all day in the field".
  305. fan İng.
    • (i). yelpaze
    • pervane, pervane kanadı
    • vantilatör
    • yelpaze şeklindeki herhangi bir şey,yeldeğirmeninin iri kanatlarını rüzgâr yönünde tutmaya mahsus arka kanat. fanlight (i)., (mim.) kapı üstündeki açık yelpaze şeklinde pencere fantail (i). yelpaze kuyruklu kuş
    • böyle kuyruğu olan güvercin
    • yelpaze kuyruklu akvaryum balığı
    • geminin kıçı. fan tracery yelpaze şeklîndeki kemer süsü. fan vaulting yelpaze şeklîndeki kemer. electric fan vantilator. exhaust fan aspirator.
  306. fan İng.
    • (i)., (h. dili) hayran veya düşkün kimse,meraklı kimse. sport fan spor tiryakisi .movie fan sinema meraklısı.
  307. fan İng.
    • (f). (ned, ning) hava vermek, yelpazelemek
    • savurmak
    • esmek, serinletmek
    • rüzgârın önüne katılmış gibi yavaş yavaş hareket etmek
    • yelpaze gibi açılmak
    • (beysbol) vuruş olmadığı için oyunu kaybetmek. fanthe flames kışkırtmak, tahrik etmek, körüklemek.
  308. fanatic İng.
    • (s)., (i). aşırı derecede bir parti veya din meraklısı
    • mutaassıp
    • müfrit, aşırı,öIçüsüz
    • (i). aşırı fikirleri olan kimse. fanaticals aşırı, müfrit, ölçüsüz olarak. fanatically (z). aşırı bir bağlılıkla, sabit fikirle
    • tutuculukla,taassupla. fanaticize (f). tutuculuğa sevk etmek. fanaticism (i). tutuculuk, taassup, aşırılık.
  309. fanatik Tür.
    • fanatic. fanatical. rabid. red-hot. roaring. fanatic. devotee. energumen. rooter. zealot.
  310. fanatik Tür.
    • bigot. fanatic. gold buck.
  311. fanatik Tür.
    • bigoted. fanatic. zealot.
  312. fanatizm Tür.
    • fanaticism.
  313. fanatizm Tür.
    • fanaticism.
  314. fancied İng.
    • (s). hayal mahsulü olan, muhayyel.
  315. fancier İng.
    • (i). merak sahibi
    • meraklı.
  316. fanciful İng.
    • (s). gerçekten uzak, kaprisli,hayalperest, hayal peşinde koşan. fancifully(z). hayal mahsulü olarak. fancifulness (i). hayale dayanma.
  317. fancy İng.
    • (f). hayal etmek, tasavvur etmek,kurmak
    • beğenmek, sevmek
    • zannetmek, tahmin etmek, neslini ıslah etmek için hayvan yetiştirmek. Fancy ! Fancy that ! Takdir sizindir! Acaba! Yok canım!
  318. fancy İng.
    • (i)., (s). hayal, düş, imge
    • merak,kuruntu
    • kapris
    • meyil, sevgi
    • zevk
    • zihinde yaratılan bir kavram, mefhum
    • (s). fantazi, süslü
    • hayale dayanan, keyfi
    • yüksek kaliteli (meyve)
    • ifrat derecesinde. fancy dress fantazi elbise, karnaval kıyafeti. fancy dress ball maskeli balo, kıyafet balosu. fancyfree (s). aşığı olmayan. fancy woman fahişe. fancy work(i). el işi, işleme. catch the fancy of hoşuna gitmek, beğenilmek. take a fancy to beğenmek, sevmek, meyletmek.
  319. fandango İng.
    • (i). (çoğ. - gos) hareketli bir İspanyol dansı, bu dansın müziği.
  320. fane İng.
    • (i). mabet, küçük mabet.
  321. fanfare İng.
    • (i)., (müz). nefesli çalgıların hep birden çaldıkları coşkun parça
    • fanfar.
  322. fanfaronade İng.
    • (i). övünme, atma, farfaralık.
  323. fang İng.
    • (i). hayvanın azı dişi
    • yılanın zehirli dişi
    • dişin kökü
    • pençe. fanged (s). dişli, azılı. fangless (s). dişsiz (hayvan).
  324. fani Tür.
    • transitory. fleeting. mortal. earth-born. ephemeral. evanescent. fading. fleet. transient. earthling.
  325. fani Tür.
    • mortal. transitory. earth born. temporal. transient.
  326. fani Tür.
    • mortal. transient. transitory. perishable.
  327. fani dünya Tür.
    • the world of mortality.
  328. fanila Tür.
    • flannel. undershirt. vest. singlet.
  329. fanila Tür.
    • flannel. undershirt. vest. flannel undershirt.
  330. fanila Tür.
    • flannel. flannels.
  331. fanilik Tür.
    • mortality. transitoriness. transience.
  332. fanny İng.
    • (i)., (A.B.D)., (k).dili but, kaba et.
  333. fantan İng.
    • (i). Çin'e mahsus ve parayla oynanan bir kâğıt oyunu
    • bir çeşit kâğıt oyunu.
  334. fantasia İng.
    • (i)., (müz). fantezi.
  335. fantasm İng.
    • (bak). phantasm.
  336. fantast İng.
    • (i). hayalperest, hayal peşinde koşan kimse, garip fikirleri veya üslubu olan kimse.
  337. fantastic İng.
    • (s)., (i). garip, tuhaf, acayip
    • mantıksız
    • hayali, gerçekten uzak
    • kaprisli, hayalperest
    • (i). hayali ve garip fikirleri olan kimse
    • sÜs düşkünü. fantastical (s). hayali
    • fantezi seven. fantastically (z). aşırı derecede
    • acayip bir şekilde.
  338. fantastik Tür.
    • fantastic. fantastical. fanciful. raving.
  339. fantastik Tür.
    • fantastic.
  340. fantastik Tür.
    • fantastic.
  341. fantasy, phantasy İng.
    • (i). hayal, fantezi,kapris
    • hülya, kuruntu, garip fikir, garabet
    • (müz). fantezi.
  342. fantezi Tür.
    • fantasy. fancy. fantasia. conceit.
  343. fantezi Tür.
    • fancy. fancy. fantasy. phantasy. flamboyance.
  344. fantezi Tür.
    • fancy. caprice. whim. fanciful. distinctive looking. original. fantasy. phantasm.
  345. fantoccini İng.
    • (i)., (çoğ). kukla oyunundaki bebekler
    • kukla oyunu.
  346. fantom Tür.
    • See Phantom.
  347. fanus Tür.
    • lantern. lamp glass. glass cover.
  348. fanus Tür.
    • bell jar. glass. translucent globe over a light bulb. lantern.
  349. far Tür.
    • Widely different in nature or quality
    • opposite in character.
  350. far Tür.
    • To a great extent or distance of space
    • widely
    • as, we are separated far from each other.
  351. far Tür.
    • To a great distance in time from any point
    • remotely
    • as, he pushed his researches far into antiquity.
  352. far Tür.
    • This is a spell Range Spells cast at Far range are cast upon something that is within a hundred paces of the magus. nIII: goal
    • end.
  353. far Tür.
    • The rules and regulations covering every aspect of aviation.
  354. far Tür.
    • The more distant of two
    • as, the far side of a horse, that is, the right side, or the one opposite to the rider when he mounts.
  355. far Tür.
    • Remote in affection or obedience
    • at a distance, morally or spiritually
    • t enmity with
    • alienated.
  356. far Tür.
    • Remote from purpose
    • contrary to design or wishes
    • as, far be it from me to justify cruelty.
  357. far Tür.
    • Music.
  358. far Tür.
    • In great part
    • as, the day is far spent.
  359. far Tür.
    • In a great proportion
    • by many degrees
    • very much
    • deeply
    • greatly. at a great distance in time or space or degree
    • "we come from a far country"
    • "far corners of the earth"
    • "the far future"
    • "a far journey"
    • "the far side of the road"
    • "far from the truth"
    • "far in the future" being of a considerable distance or length
    • "a far trek" beyond a norm in opinion or actions
    • "the far right" being the animal or vehicle on the right or being on the right side of an animal or vehicle
    • "the horse on the right is the far horse"
    • "the right side is the far side of the horse" at or to or from a great distance in space
    • "he traveled far"
    • "strayed far from home"
    • "sat far away from each other" remote in time
    • "if we could see far into the future"
    • "all that happened far in the past" to a considerable degree
    • very much
    • "a far far better thing that I do"
    • "felt far worse than yesterday"
    • "eyes far too close together" at or to a certain point or degree
    • "I can only go so far before I have to give up"
    • "how far can we get with this kind of argument?" to an advanced stage or point
    • "a young man who will go very far".
  360. far Tür.
    • headlight. eye shadow. beacon. head lamp. head light.
  361. far Tür.
    • headlight.
  362. far Tür.
    • Floor-area ratio, in land-use planning. father.
  363. far Tür.
    • Field Alert Report.
  364. far Tür.
    • Field Action Request.
  365. far Tür.
    • Federal Aviation Regulations, Title 14 of the U S Code of Federal Regulations.
  366. far Tür.
    • Federal Aviation Regulations.
  367. far Tür.
    • Federal Aviation Regulation, aviation rules and regulations enforced by the FAA.
  368. far Tür.
    • Federal Aviation Regulation.
  369. far Tür.
    • Federal Aviation Regulation.
  370. far Tür.
    • Federal Acquisition Regulations These are the primary regulations for use by all Federal Executive agencies in their acquisition of supplies and services with appropriated funds Clauses from the FAR are usually passed on to IU through contracts with the Federal government.
  371. far Tür.
    • Federal Acquisition Regulations The regulations applied to the federal government"s acquisition of services, including health care services.
  372. far Tür.
    • Federal Acquisition Regulations.
  373. far Tür.
    • Federal Acquisition Regulation.
  374. far Tür.
    • Farandole Composer module Can be 16 channels with a maximum of 64 8Bit/16Bit Samples. the gross floor area of the building relative to the area of the lot on which it"s built Each zoning district classification contains an FAR limit A building can contain floor area equal to the lot area multiplied by the floor area ratio of the district in which the lot is located In a zone where the permitted FAR is a maximum of 1 0, a 40,000 sq foot lot could have a 40,000 sq ft building Staying within the FAR limit, a developer might build a 4-story building at 10,000 sq ft per floor, or a 2-story building at 20,000 sq ft per floor Height rules permitting, it could also be a 10-story building at 4,000 sq feet per floor If the FAR is 4 0, the same lot could hold a 160,000 sq ft building Parking areas, cellar space, floor space in open balconies, elevator or stair-bulkheads, and other non-habitable space within the building do not count as part of the FAR.
  375. far Tür.
    • Facility Request in SS7 Also Federal Acquisition Regulations.
  376. far Tür.
    • Distant in any direction
    • not near
    • remote
    • mutually separated by a wide space or extent.
  377. far Tür.
    • A young pig, or a litter of pigs.
  378. far Tür.
    • a terrorist organization that seeks to overthrow the government dominated by Tutsi and to reinstitute Hutu control
    • "in 1999 ALIR guerrillas kidnapped and killed eight foreign tourists". to a considerable degree
    • very much
    • "a far far better thing that I do"
    • "felt far worse than yesterday"
    • "eyes far too close together". at or to or from a great distance in space
    • "he traveled far"
    • "strayed far from home"
    • "sat far away from each other". at or to a certain point or degree
    • "I can only go so far before I have to give up"
    • "how far can we get with this kind of argument?". remote in time
    • "if we could see far into the future"
    • "all that happened far in the past". to an advanced stage or point
    • "a young man who will go very far". at a great distance in time or space or degree
    • "we come from a far country"
    • "far corners of the earth"
    • "the far future"
    • "a far journey"
    • "the far side of the road"
    • "far from the truth"
    • "far in the future". being of a considerable distance or length
    • "a far trek". being the animal or vehicle on the right or being on the right side of an animal or vehicle
    • "the horse on the right is the far horse"
    • "the right side is the far side of the horse". beyond a norm in opinion or actions
    • "the far right".
  379. far İng.
    • (z)., (s). uzak
    • (s). uzak, uzun,,, daha uzun olan
    • ilerlemiş. far and away pek çok. far and near, far and wide her yerde. far be it from me. Allah esirgesin. Bana göre değil. Ben yapmam. few and far between seyrek. Far East Uzak Doğu. Far from it. Ne münasebet. Bilâkis. Hâşa! fargone (s). çok hasta, çok ilerlemiş, çok deli, çok sarhoş. far off çok uzak
    • dalgın. far West uzak Batı, özellikle (A.B.D).'nin batı eyaletleri. a far cry büyük fark. as faras he is concerned ona kalırsa, ona sorarsan. by far büyük bir farkla. go far ileri gitmek, çok dayanmak, tesirli olmak. He will go far. Başaracak. how far nereye kadar. So far so good. Her şey yolunda.
  380. farad Tür.
    • Unit of electrical capacity
    • capacity of a condenser which, when charged with one coulomb of electricity, gives difference of potential of one volt. the capacitance of a capacitor that has an equal and opposite charge of 1 coulomb on each plate and a voltage difference of 1 volt between the plates.
  381. farad Tür.
    • Unit of capacitance whereby a charge of one coulomb produces a one volt potential difference.
  382. farad Tür.
    • The unit of electrical capacitance
    • the energy storing capacity of a capacitor. unit of measure of capacitance Named after Farad.
  383. farad Tür.
    • The unit of electrical capacitance, the capacitance of a condenser between the plates of which there is a difference of potential of 1 volt when it is charged by a quantity of electricity equal to 1 coulomb.
  384. farad Tür.
    • The unit of capacity of a capacitor Capacitors in our industry are rated in microfarads. the basic unit of capacitance A capacitor has a capacitance of 1 farad when a voltage change of 1 volt per second across it produces a current of 1 ampere. the SI unit of capacitance, named after Michael Faraday, symbol F One farad is a very large capacitance
    • values of capacitors used in typical circuits are in the microfarad range.
  385. farad Tür.
    • The unit of capacitance
    • one coulomb per volt.
  386. farad Tür.
    • The unit of capacitance "F" This is a very large value and the most common units are microfarad and nanofarad.
  387. farad Tür.
    • The unit of capacitance.
  388. farad Tür.
    • The unit for capacitance A capacitor that stored one coulomb of charge with one volt across it will have a value of one farad. the basic unit of capacitance A capacitor has a value of one farad when it can store one coulomb of charge with one volt across it.
  389. farad Tür.
    • The standard unit of electrical capacity
    • the capacity of a condenser whose charge, having an electro-motive force of one volt, is equal to the amount of electricity which, with the same electromotive force, passes through one ohm in one second
    • the capacity, which, charged with one coulomb, gives an electro-motive force of one volt. the capacitance of a capacitor that has an equal and opposite charge of 1 coulomb on each plate and a voltage difference of 1 volt between the plates.
  390. farad Tür.
    • The standard unit of capacitance Abbreviated as F A voltage change of one volt per second produces a current of one amp across a one-farad capacitance The farad is too large a unit for practical application, so two smaller units are generally used The microfarad is equal to 10-6 F, and the picofarad is 10- 2 F.
  391. farad Tür.
    • The SI unit of capacitance A farad is the capacitance of a capacitor in which a charge of 1 coulomb produces a potential difference of 1 volt between the terminals.
  392. farad Tür.
    • The capacitance of a capacitor in which a charge of 1 coulomb produces a change of 1 volt in the potential difference between its terminals The Farad is the unit of capacitance in the mksa system.
  393. farad Tür.
    • The basic unit of capacitance A capacitor has a value of one farad when it can store one coulomb of charge with one volt across it.
  394. farad Tür.
    • The basic unit of capacitance A capacitor has a capacitance of 1F when a charge of 1 Volt across the capacitor produces a current of 1 Ampere through it Named after Michael Faraday 2.
  395. farad Tür.
    • The basic unit of capacitance A capacitor has a capacitance of 1F when a charge of 1 volt across the capacitor produces a current of 1 ampere through it Named after Michael Faraday.
  396. farad Tür.
    • farad.
  397. farad Tür.
    • A unit of electrical capacity.
  398. farad Tür.
    • A unit of capacity that will store one coulomb of electrical charge when one volt of electrical pressure is applied.
  399. farad Tür.
    • A unit of capacitance that stores one coulomb of electrical charge when one volt of electrical pressure is applied.
  400. farad Tür.
    • A farad is the measure of capacitance One farad is equal to 1 coulomb of charge between two terminals causing one volt of potential difference.
  401. farad İng.
    • (i). elektrik kuvvetini ölçmeye mahsus bir ölçü birimi, farad. faradiza'tion (i). (tıb). endüklenmiş elektrik akımiyle tedavi.
  402. faraş Tür.
    • dustpan.
  403. faraş Tür.
    • dust pan.
  404. faraza Tür.
    • supposing (that. let us suppose (that.
  405. farazi Tür.
    • suppositional.
  406. farazi Tür.
    • hypothetical. assumptive. conjectural. suppositional. suppositious. theoretical.
  407. faraziye Tür.
    • hypothesis. supposition. assumption. conjecture.
  408. faraziye Tür.
    • hypothese.
  409. farba Tür.
    • furbelow. frill fırfır. farbala.
  410. farce İng.
    • (i)., tiyatro gülünçlü tiyatro oyunu, fars
    • maskaralık, saçma.
  411. farce İng.
    • (f). saçma sapan sözlerle süslemek.
  412. farceur İng.
    • (i)., (Fr). şakacı, muzip
    • gülünçlü tiyatro oyunu yazan veya oynayan kimse.
  413. farcical İng.
    • (s). gülünç, tuhaf, maskaralık kabilinden.
  414. farcy İng.
    • (i). (bayt). atlara mahsus bir çeşit çıban.
  415. fare Tür.
    • To happen well, or ill
    • used impersonally
    • as, we shall see how it will fare with him.
  416. fare Tür.
    • To go
    • to pass
    • to journey
    • to travel.
  417. fare Tür.
    • To be treated or entertained at table, or with bodily or social comforts
    • to live.
  418. fare Tür.
    • To be in any state, or pass through any experience, good or bad
    • to be attended with any circummstances or train of events, fortunate or unfortunate
    • as, he fared well, or ill.
  419. fare Tür.
    • To behave
    • to conduct one"s self.
  420. fare Tür.
    • The required payment for a ride on a public transportation vehicle It must be paid by an acceptable means, for example, using cash, token, ticket, transfer, farecard, voucher, pass or user"s fee.
  421. fare Tür.
    • The price of passage or going
    • the sum paid or due for conveying a person by land or water
    • as, the fare for crossing a river
    • the fare in a coach or by railway.
  422. fare Tür.
    • The person or persons conveyed in a vehicle
    • as, a full fare of passengers.
  423. fare Tür.
    • The catch of fish on a fishing vessel. the food and drink that are regularly consumed a paying passenger the sum charged for riding in a public conveyance eat well.
  424. fare Tür.
    • mouse. house mouse. rat. whisker.
  425. fare Tür.
    • mouse.
  426. fare Tür.
    • Food
    • provisions for the table
    • entertainment
    • as, coarse fare
    • delicious fare.
  427. fare Tür.
    • Fahrpreis.
  428. fare Tür.
    • dormouse.
  429. fare Tür.
    • Condition or state of things
    • fortune
    • hap
    • cheer.
  430. fare Tür.
    • an agenda of things to do
    • "they worked rapidly down the menu of reports". the sum charged for riding in a public conveyance. a paying passenger. the food and drink that are regularly consumed. proceed or get along
    • "How is she doing in her new job?"
    • "How are you making out in graduate school?"
    • "He"s come a long way". eat well. 1 The price charged for transportation 2 A paying passenger on a plane, train, or other public means of transport 3 Range of food, for example, the fare served by a restaurant.
  431. fare Tür.
    • A journey
    • a passage.
  432. fare Tür.
    • Ado
    • bustle
    • business.
  433. fare İng.
    • (f)., eski olmak, vaki olmak
    • başından geçmek
    • yemek yemek
    • geçinmek, yemek temin etmek
    • eski yolculuk etmek. Fare ye well. Uğurlar olsun, selâmetle. fare forth yola çıkmak. fare ill işleri yolunda gitmemek. fare sumptuously bol bol yiyip içmek, sefa sürmek.
  434. fare İng.
    • (i). yol parası, bilet ücreti
    • navlun
    • yolcu, kayık veya araba yolcusu
    • yiyecek. bill offare yemek listesi. full fare tam bilet
    • tam navlun. half fare yarım bilet
    • yarım navlun. plentiful fare bol yemek. poor fare kötü yemek.
  435. fare deliği Tür.
    • mouse nest.
  436. farenjit Tür.
    • pharyngitis. quinsy.
  437. farenjit Tür.
    • pharyngitis anjin.
  438. farewell İng.
    • ünlem, (i)., (s). Uğurlar olsun, Güle güle. (i). ayrılma, gitme
    • veda, geçirme,uğurlama
    • (s). son, ayrılma. farewell dinner veda yemeği.
  439. farfamed İng.
    • (s). çok meşhur, şöhreti çok yaygın.
  440. farfara Tür.
    • big talk.
  441. farfetched İng.
    • (s). tabii olmayan, zorlanmış, zoraki.
  442. farflung İng.
    • (s). çok yaygın, uzak yerlere yayılmış.
  443. fariğ Tür.
    • who conveys property. assigner assignor.
  444. farika Tür.
    • distinguishing mark.
  445. farina İng.
    • (i). mısır unu, irmik, nişasta.
  446. farinaceous İng.
    • (s). un kabilinden,un gibi, nişastalı, irmikli.
  447. farinose İng.
    • (s). un veren
    • (bot)., (zool). una bulanmış gibi beyaz tozla kaplı.
  448. fark Tür.
    • difference. distinction. differentiation. distinctness. gap. cachet. contradistinction. disparity. variation. odds.
  449. fark Tür.
    • difference. discrimination. contradistinction. contrast. differentiation. diversity. divide. odds.
  450. fark Tür.
    • contrast. difference. discrepancy. disparity. distinction. diversity. majority. discrimination.
  451. fark etmek Tür.
    • to notice. to perceive. to realize. to distinguish. to make a difference. to matter. to take on board. detect. differ. discern. note.
  452. fark etmek Tür.
    • realize.
  453. fark olunmak Tür.
    • to be perceptible / realized / understood.
  454. farkına varmak Tür.
    • discover. get. note. notice. take notice of sth.
  455. farkına varmak Tür.
    • behold. discover. note. recognize. see.
  456. farkında olmak Tür.
    • observe.
  457. farkında olmak Tür.
    • appreciate.
  458. farklı Tür.
    • different. diverse. dissimilar. unlike. varied. distinct. variant. several. alien. another. discrete. disparate. divergent. divided. incompatible. incongruous. a far cry. a far cry from. otherwise. hetero-. unlike.
  459. farklı Tür.
    • different. differential. discrepant. discrete. dissimilar. distinct. divergent. unorthodox. variant. various.
  460. farklı Tür.
    • alien. different. dissimilar. distinct. diverse. separate. several. unlike. varied.
  461. farklılaşma Tür.
    • undergoing a change. acquiring a different character.
  462. farklılaşmak Tür.
    • to undergo a change. to acquire a different character.
  463. farklılaşmak Tür.
    • to change. to become different. to differentiate.
  464. farklılaştırmak Tür.
    • to make different. to differentiate.
  465. farklılaştırmak Tür.
    • differentiate. diversify.
  466. farklılaştırmak Tür.
    • differentiate.
  467. farklılık Tür.
    • disparity. dissimilarity. diversity. discrepancy. excursion. inequality. variety.
  468. farklılık Tür.
    • difference.
  469. farklılık Tür.
    • contrast. difference. diversity.
  470. farksız Tür.
    • without a difference. identical.
  471. farksız Tür.
    • indifferent to.
  472. farksız Tür.
    • identical. same.
  473. farm İng.
    • (f). ekmek, ekip biçmek, çiftçilik etmek
    • iltizam etmek, kira ile tutmak
    • fakir bir kimseye para ile bakmak için anlaşmak
    • out ile, (tic). multezime vermek, kiraya vermek,icara vermek
    • beysbol idman takımına yerleştirmek. farming (i). çiftçilik.
  474. farm İng.
    • (i). çiftlik, tarla
    • su altında kabuklu deniz hayvanları yetiştirmek için ayrılan saha
    • beysbol idman takımı
    • eski bir belediye veya mıntıkadan tarhedilen vergi
    • eski bu verginin mültezimliği. farm hand çiftlik amelesi, rençper.
  475. farmakoloji Tür.
    • pharmacology.
  476. farmakoloji Tür.
    • pharmacology.
  477. farmason Tür.
    • freemason. mason.
  478. farmason Tür.
    • freemason.
  479. farmason Tür.
    • freemason.
  480. farmasonluk Tür.
    • free and accepted masons.
  481. farmer İng.
    • (i). çiftçi
    • çiftlik sahibi veya kiracısı. farmer-general eski Fransa'da mültezim.
  482. farmhouse İng.
    • (i). çiftlik evi.
  483. farmost İng.
    • (s). en uzak.
  484. farmstead İng.
    • (i). çiftlik ve içindeki binalar.
  485. farmyard İng.
    • (i). çiftlik avlusu, çiftlik binaları arasındaki meydan.
  486. faro İng.
    • (i). bütün oyuncuların kâğıdı dağıtana karşı oynadıkları bir çeşit iskambil oyunu.
  487. farout İng.
    • (s)., (A.B.D)., argo makbul, geçerli
    • bilgili
    • tatminkar.
  488. farrago İng.
    • (i). karmakarışık şey.
  489. farreaching İng.
    • (s). uzaklara erişen,şümullü, geniş kapsamlı, geniş mikyasta.
  490. farrier İng.
    • (i)., (ing). nalbant, orduda baş nalbant
    • baytar. farriery (i). nalbantlık.
  491. farrow İng.
    • (i)., (s)., (f). bir batında doğan domuz yavruları
    • (s). yavrulamayan (inek)
    • (f). yavrulamak (domuz).
  492. fars Tür.
    • Rules and regulations designed by the Federal Aviation Administration to control airspace operations in the United States.
  493. fars Tür.
    • light comedy. low comedy.
  494. fars Tür.
    • Federal Aviation Regulations, the laws governing aviation.
  495. fars Tür.
    • Federal Aviation Regulations, frequently cited by FAs.
  496. fars Tür.
    • Federal Acquisition Regulations.
  497. fars Tür.
    • Fatality Analysis Reporting System A NHTSA system which has collected information on fatal crashes since 1975 in all states, including data on alcohol involvement.
  498. fars Tür.
    • Fatal Accident Reporting System.
  499. fars Tür.
    • farce.
  500. fars Tür.
    • clownery.
  501. Farsça Tür.
    • Persian (language.
  502. Farsça Tür.
    • persian. iranian.
  503. Farsça Tür.
    • persian.
  504. farseeing İng.
    • (s). uzağı gören, basiret sahibi.
  505. farsighted İng.
    • (s). uzağı iyi gören
    • (tıb).hipermetrop.
  506. fart İng.
    • (i)., (f)., kaba yellenme, osuruk
    • (f). yellenmek, osurmak.
  507. farther İng.
    • (s)., (z). daha uzak, daha uzun, öteki, ötedeki
    • (z). daha uzakta, daha ötede, daha ilerde
    • daha uzağa, daha fazla
    • bundan başka, ayrıca, buna ilâveten. farthermost (s). en uzak, en ötede, en ileride
    • (bak). further.
  508. farthest İng.
    • (s). en uzak
    • un uzun
    • (z). en uzakta, en ötede, en ilerde, en uzağa
    • (bak). furthest.
  509. farthing İng.
    • (i). çeyrek peni (eski biringiliz parası). It isn't worth a farthing. Beş para etmez.
  510. farthingale İng.
    • (i). eskiden kadınların giydiği çemberli etek veya iç eteği, jüpon, etegi kabartmak için alttan takılan çember.
  511. farz Tür.
    • assumption. religious duty required of all Moslems. binding duty. supposition. presumption.
  512. farz Tür.
    • assumption. obligatory act. supposition. religious duty. binding duty. obligation.
  513. farz etmek Tür.
    • to assume or imagine sth for the sake of argument. assume. consider. grant. guess. presume. reckon. take. think. understand.
  514. farz olmak Tür.
    • to become a duty.
  515. farz olunmak Tür.
    • to be supposed.
  516. Fas Tür.
    • This is the abbreviation for Free Alongside Ship, an internationally recognized shipping term, used when a purchaser wants a quotation that includes delivery of goods to their point of export and through customs formalities All other costs become the responsibility of the purchaser.
  517. Fas Tür.
    • The exporter agrees to place goods on the dock, alongside a vessel At this point, a seller"s obligations are met.
  518. Fas Tür.
    • Shipping term meaning Free Along Side, commonly used for ships or very large freight.
  519. Fas Tür.
    • morocco.
  520. Fas Tür.
    • Morocco.
  521. Fas Tür.
    • moroccan. moresque. morocco.
  522. Fas Tür.
    • Incoterm meaning Free Alongside Ship".
  523. Fas Tür.
    • Free Alongside Ship This term means that the exporter"s obligations are fulfilled when the goods are placed alongside a ship It is the exporter"s responsibility to clear the goods for export.
  524. Fas Tür.
    • Free Alongside Ship Sea.
  525. Fas Tür.
    • Free alongside ship A pricing term indicating that the quoted price includes the cost of delivering the goods alongside a designated vessel.
  526. Fas Tür.
    • Free alongside ship A pricing term indicating that the quoted price includes the cost of delivering the goods alongside a designated vessel.
  527. Fas Tür.
    • Free alongside ship.
  528. Fas Tür.
    • Free Alongside Ship.
  529. Fas Tür.
    • Free alongside See Incoterms above.
  530. Fas Tür.
    • Fire Alarm and Signal Cable, CSA Cable Designation.
  531. Fas Tür.
    • Financial Accounting System - The University"s general ledger and revenue/expenditure reporting system.
  532. Fas Tür.
    • Financial Accounting System Our accounting system within the Financial Records System.
  533. Fas Tür.
    • Financial accounting system of the University All financial transactions are processed and recorded through this system via input from LDEO-FAS.
  534. Fas Tür.
    • Financial Accounting Standard Authoritative accounting pronouncement on handling different specific accounting situations Issued by FASB. - See "Cargo Terms of Sale" Appendix G.
  535. Fas Tür.
    • A Term of Sale which means the seller fulfills his obligation to deliver when the goods have been placed alongside the vessel on the quay or in lighters at the named port of shipment This means that the buyer has to bear all costs and risks of loss of or damage to the goods from that moment.
  536. Fas Tür.
    • An INCOTERM describing a term of sale that details the responsibilities of the buyer and seller for the international trade transaction Under this term, the seller fulfills his obligation to deliver when the goods have been placed alongside the vessel on the quay or in lighters at the named port of shipment This means that the buyer has to bear all costs and risks of loss of or damage to the goods from that moment The buyer must clear the goods for export Can only be used for sea or inland waterway transport.
  537. fasa fiso Tür.
    • empty words. nonsense. trash.
  538. fasade İng.
    • (i). bir binanın yüzü, cephe, dış görünüş, yalancı görünüş.
  539. fasarya Tür.
    • nonsense.
  540. fasces İng.
    • (i)., (çoğ). eski Roma'da bazı hakimlerin önü sıra taşınan ve ortasında cellat baltası olan değnek demeti, hakimlik sembolü.
  541. fascia İng.
    • (i). (çoğ. -ciae) (anat). kas ve iç organları saran veya bağlayan ve deri altında bir tabaka meydana getiren liflerden oluşmuş bağdoku
    • (zool). geniş ve belirli renkli hat
    • şerit, kemer, sargı
    • (mim). mustevi bant, yatay bant.
  542. fasciated İng.
    • (s). şeritli, kemer veya sargı ile bağlı
    • (bot). bir çok dalların birleşmesinden meydana gelmiş ve yassılaşmış
    • renk renk çizgileri olan.
  543. fascicle İng.
    • (i). küçük demet, salkım, fasikul, cüz, kısım. fascicular (s). salkımlı
    • kısım kısım, bolümleri olan.
  544. fascinate İng.
    • (f). büyülemek, teshir etmek
    • meftun etmek, hayran bırakmak. fascinating (s). cazip, çekici, büyüleyici, meftun edici. fascina'tion (i). büyüleme, teshir, cazibe. fas'cinator (i). büyüleyici veya çekici şey
    • bir çeşit eşarp.
  545. fascine İng.
    • (i)., (ask). harpte bazı hafif istihkamlarda kullanılan çalı demeti.
  546. fascism İng.
    • (i). faşizm. fascist (i)., (s). faşist,faşist parti üyesi veya taraftarı
    • (s). bu parti ile ilgili, faşist.
  547. fashion İng.
    • (i)., (f). moda, adet, usul, kılık, biçim, şekil
    • tarz, üslûp
    • davranış
    • kibar sınıf hayatı
    • üst tabaka, yüksek zümre
    • (f). yapmak, şekil vermek. fashion to uydurmak. fashion plate en son modayı izleyen kimse
    • elbise modeli. after veya in a fashion şöyle böyle. after the fashion of gibi, tarzında. out offashion modası geçmiş, demode. set the fashion modada öncülük etmek. the latest fashion en son moda.
  548. fashionable İng.
    • (s). modaya uygun, kibar kimseler arasında revaçta olan. fashionably (z). modaya uygun olarak.
  549. fasih Tür.
    • correct and clear. lucid. fluent.
  550. fasikül Tür.
    • fascicle.
  551. fasikül Tür.
    • fascicle.
  552. faşing Tür.
    • carnaval.
  553. faşist Tür.
    • fascist. black-shirt.
  554. faşist Tür.
    • fascist.
  555. fasit Tür.
    • vicious. perverse. immoral.
  556. fasit daire Tür.
    • vicious circle.
  557. faşizm Tür.
    • fascism.
  558. faşizm Tür.
    • fascism.
  559. fasıl Tür.
    • part. chapter. section. a concert program all in the same makam. section bölüm. kısım.
  560. fasıl Tür.
    • part.
  561. fasıl Tür.
    • chapter. section. episode.
  562. fasıla Tür.
    • interruption. cessation. check.
  563. fasıla Tür.
    • break. gap. intermission. interruption. interval. pause. space. interstice. time lag. time interval. period. break-down. hiatus. distance. interim. interspace. vacancy.
  564. fasılalı Tür.
    • intermittent. interrupted. discontinuous.
  565. fasılasız Tür.
    • uninterrupted. continuous. without a break. incessant. without intermission. without interruption.
  566. Faslı Tür.
    • moroccan.
  567. fason Tür.
    • cut. style kesim. fashion.
  568. fason Tür.
    • cut. make.
  569. fason üretim Tür.
    • custom manufacturing. contract manufacturing.
  570. fast İng.
    • (s)., (z). çabuk, tez, seri, süratli
    • ileri
    • ahlaksız, eğlenceye düşkün
    • sıkı, sabit, yerinden oynamaz, çıkmaz
    • sadık
    • metin, dayanıklı,solmaz
    • derin (uyku)
    • (z). çabuk, süratle
    • sıkıca, sıkı olarak
    • tamamen, derin bir şekilde
    • yakında, yanında. fast color solmayan renk, sabit renk. fast friend yakın dost, sadık dost. fast shut sımsıkı kapalı. fast track spor düzgün koşu sahası. Iive fast ahaksızca yaşamak, çılgınca bir hayat sürmek, hızlı yaşamak. play fast and loose riyakarlık etmek
    • iki yüzlülük etmek. fast asleep derin uykuya dalmış. hold fast sıkıca tutmak, yapışmak
    • dayanmak.
  571. fast İng.
    • (f)., (i). oruç tutmak, perhiz etmek
    • (i).. oruç, perhiz
    • oruç süresi. fast day oruç günü, perhiz günü. break one's fast orucu açmak,oruç bozmak, perhiz bozmak
    • kahvaltı etmek.
  572. fasten İng.
    • (f). bağlamak, açılmayacak surette kapamak, sürmelemek, tutturmak
    • dikmek,ayırmamak (gözünü)
    • üzerine atmak. He fastened his eyes on her. Gözlerini ona dikti. fastener (i). bağlayan şey, bağ, toka, bağlaç. fastening (i). kapalı tutan şey, raptiye, süngü, toka.
  573. fastidious İng.
    • (s). titiz, müşkülpesent. fastidiously (z). titizlikle. fastidiousness (i). titizlik, müşkülpesentlik.
  574. fastigiateated İng.
    • (s)., (bot). dik olarak aynı düzlemde biten (dallar), koni şeklinde (servi, kavak)
    • (zool). koni şeklindeki demet gibi.
  575. fastness İng.
    • (i). metanet
    • kale, istihkâm,emin yer
    • sağlamlık
    • sürat.
  576. fasulye Tür.
    • bean. pod. bean.
  577. fasulye Tür.
    • bean. haricot.
  578. fasulye Tür.
    • bean. beans.
  579. fat İng.
    • (s). (ter, test) (i). şişman, slang şişko
    • semiz, yağlı
    • bol ve iyi
    • bereketli
    • kârlı
    • dolgun
    • kalın
    • (i). yağ
    • bereketli ürün
    • semizlik. fat cat (A.B.D)., argo zengin adam
    • seçim öncesi partisine maddi yardımda bulunan kimse. a fatchance (A.B.D)., argo çok zayıf bir ihtimal,imkânsızlık. fathead (i). aptal kimse. fat lime halis kireç, kolay sönen kireç. fatwitted (s). ahmak. chew the fat argo konuşmak. Iive off the fat of the land her şeyin iyisiyle geçinmek. The fat is the fire. Kıyamet kopacak. iş patlak verecek. kill the fatted calf samimi karşılamak (uzun bir ayrılıktan sonra dönen kimseyi).
  580. fatal İng.
    • (s). öldürücü, mahvedici, yok edici
    • talihsizlik getiren
    • kadere bağlı, mukadder,önüne geçilemeyen. fatally (z). öldürücü bir surette, ölecek derecede
    • kadere bağlı olarak.
  581. fatalism İng.
    • (i). kader ve kısmete boyun eğme, tevekkül
    • her şeyi kadere bağlama inancı, fatalizm, kadercilik.
  582. fatalist Tür.
    • One who maintains that all things happen by inevitable necessity. anyone who submits to the belief that they are powerless to change their destiny relating to or implying fatalism
    • "fatalistic thinking" believing in or inclined to fatalism
    • "a fatalist person".
  583. fatalist Tür.
    • fatalist.
  584. fatalist Tür.
    • fatalist.
  585. fatalist Tür.
    • anyone who submits to the belief that they are powerless to change their destiny. believing in or inclined to fatalism
    • "a fatalist person". relating to or implying fatalism
    • "fatalistic thinking".
  586. fatalist İng.
    • (i). her şeyi kader ve kısmete bağlayan kimse, fatalist. fatalistic (s). her şeyi talih veya kadere bırakan. fatalistically (z). mukadderata bırakarak.
  587. fatality İng.
    • (i). kaza sonucu olan ölüm
    • felâket, musibet, uğursuzluk
    • kader, kısmet. fatalities (i). ölenler.
  588. fatamorgana İng.
    • (özellikle Messina Boğazında görülen) serap.
  589. fate İng.
    • (i). kader, takdir, kısmet, talih
    • ecel, helâk, ölüm
    • akibet, encam. the Fates kader tanrıçaları. fated (s). kadere dayanan, kadere bağlı
    • mahvolmaya mahkûm.
  590. fateful İng.
    • (s). mukadderatı tayin eden, mukadder, kaçınılmaz
    • tarihi önem taşıyan
    • meşum. fatefully (z). kaçınılmaz bir surette, mukadder olarak
    • meşum bir şekilde.
  591. father İng.
    • (f). babası olmak
    • vücuda getirmek, icat etmek
    • oğul olarak kabul etmek
    • abaca davranmak. father on isnat etmek,atfetmek, yüklemek (bir kitabı, bir yazara).
  592. father İng.
    • (i). baba, peder
    • ata, cet, soy, icat eden kimse, bani, pir
    • (b.h). Cenabı Hak, Allah
    • (kil)., (b.h). papaz
    • (çoğ). büyükler, ihtiyarlar. father confessor günah çıkaran papaz. fatherinlaw (i). kayınpeder. father of lies şeytan. Holy Father Papa. the Church Fathers Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki dinî metinleri kaleme alan yazarlar. fatherhood (i). babalık sıfatı, babalık. fatherless (s). babasız, yetim. fatherliness (i). babacan tavırlar. fatherly (s)., (z). baba gibi, babacan.
  593. fatherland İng.
    • (i). anavatan, yurt.
  594. fathom İng.
    • (f). iskandil etmek
    • etraflıca anlamak. fathomable (s). anlaşılabilir
    • iskandil olunabilir. fathomless (s). dibine erişilmez, pek derin: anlaşılmaz.
  595. fathom İng.
    • (i). kulaç (uzunluk ölçü birimi).
  596. fatidic İng.
    • (s). kehanet kabiliyeti olan, gaipten haber veren, geleceği önceden haber verebilen.
  597. fatigue İng.
    • (i)., (f). yorgunluk, bitkinlik
    • zahmet, meşakkat, ağır iş
    • (mak). eskime, dayanıklığı kaybetme
    • (ask). kışla hizmeti
    • (çoğ)., (ask). kışla hizmeti sırasında askerlerin giydiği kalın ve dayanıklı elbise
    • (f). yormak, yorgunluk vermek
    • (mak). dayanıklığını kaybettirmek.
  598. fatih Tür.
    • conqueror. victor.
  599. fatih Tür.
    • conqueror. victor.
  600. Fatiha Tür.
    • the opening chapter of the Koran.
  601. Fatiha Tür.
    • the first or opening sura of the Quran which is the central prayer of Islam and is used on all special occasions as well as during the five daily prayers.
  602. Fatiha Tür.
    • the first or opening sura of the Quran which is the central prayer of Islam and is used on all special occasions as well as during the five daily prayers.
  603. fatling İng.
    • (i). besili hayvan, semiz hayvan.
  604. fatsoluble İng.
    • (s)., (kim). yağ içinde eriyebilen (vitamin).
  605. fatten İng.
    • (f). semirtmek, şişmanlatmak
    • gübrelemek
    • şişmanlamak, semirmek.
  606. fatty İng.
    • (s)., (i). şişman, semiz, yağlı
    • gübreli (i)., (aşağ). şişko, dobiş. fatty acid (kim). gliserid yapan asit, yağ asidi. fatty compounds (kim). yağlı bileşimler. fatty degeneration (tıb). yağ dejenerasyonu, olağanüstü şişmanlık. fatty tissue (anat). yağ dokusu. fattish (s). şişmanca, oldukça toplu.
  607. fatuity İng.
    • (i). ahmaklık, aptallık, budalalık, akılsızlık.
  608. fatuous İng.
    • (s). ahmak, aptal, budala. fatuously (z). ahmakça, budalaca.
  609. fatura Tür.
    • invoice. bill. note.
  610. fatura Tür.
    • invoice. bill. bill parcels. bill of sale. black letter.
  611. fatura Tür.
    • bill. invoice. receipt. tab. rabbet.
  612. faturalamak Tür.
    • to write an invoice for. invoice.
  613. faturalı Tür.
    • having an invoice/bill. having a rabbet.
  614. faturasız Tür.
    • unreceipted.
  615. faturasız Tür.
    • black economy.
  616. faubourg İng.
    • (i). varoş, şehir dışındaki mahalle, banliyö.
  617. faucal İng.
    • (s). boğaza ait.
  618. fauces İng.
    • (i)., ,(çoğ)., (anat). boğaz
    • (zool). helezoni deniz kabuğu ağzının içi.
  619. faucet İng.
    • (i). musluk.
  620. faugh İng.
    • ünlem Püf ! Aman ! Ne fena ! Berbat !Uf be!
  621. faul Tür.
    • idle, lazily, lazy, rottenly, slothful, sluggard, sluggish, sluggishly.
  622. faul Tür.
    • foul.
  623. faul Tür.
    • book. error.
  624. fault İng.
    • (i)., (f). kusur, kabahat, hata, yanlış
    • eksiklik, ayıp
    • spor faul, hata
    • (jeol). fay, çatlak
    • (f). kusur bulmak, kınamak, ayıplamak, takbih etmek
    • tenkit etmek
    • suçlamak, itham etmek
    • (jeol). fay husule getirmek. faultfinder (i). tenkitçi, her şeye kusur bulan kimse. be at fault kabahatli olmak. find fault with kusur bulmak. net fault spor net hatası, ağ hatası. through no fault of kabahati olmadan, hiçbir suçu yokken. to a fault aşırılıkla, ifratla. faultless (s). kusursuz, mükemmel. faultIessly (z). kusursuz bir şekilde, mükemmelen. faultlessness (i). kusursuzluk, mükemmellik.
  625. faulty İng.
    • (s). kusurlu, sakat, bozuk, yanlış. faultily (z). hatalı olarak.
  626. faun İng.
    • (i)., (mit). yarısı keçi yarısı insan olduğuna inanılan bir ilâh.
  627. fauna Tür.
    • The entire group of animals found in an area. all of the animals that live in an area.
  628. fauna Tür.
    • The entire animal population, living or fossil, or a given area, environment, formation, or time span. all of the animals found in a given area. the total animal population that inhabits an area.
  629. fauna Tür.
    • The entire animal population, living or fossil, of a given area, environment, formation, or time span.
  630. fauna Tür.
    • The entire animal life of a particular region or geological period. animals of a particular region or time.
  631. fauna Tür.
    • The communities of animals in an area
    • all of the animal life in a given region or period of time.
  632. fauna Tür.
    • The animals of any given area or epoch
    • as, the fauna of America
    • fossil fauna
    • recent fauna. all the animal life in a particular region.
  633. fauna Tür.
    • The animal life of a region. The animals living in a specified region. animals.
  634. fauna Tür.
    • The animal life of a region or geological period. is the total animal life in an area. the animals that live in a particular area.
  635. fauna Tür.
    • The animal life of an area.
  636. fauna Tür.
    • fauna.
  637. fauna Tür.
    • Collective term used to group all animal life. animal life.
  638. fauna Tür.
    • Animals collectively, especially of a particular period, region, or environment.
  639. fauna Tür.
    • Animals.
  640. fauna Tür.
    • Animal life of a region or environment today, or in the past.
  641. fauna Tür.
    • Animal life, especially the animals found in a particular region.
  642. fauna Tür.
    • Animal life.
  643. fauna Tür.
    • All the animal life of a given place.
  644. fauna Tür.
    • all the animal life in a particular region. a living organism characterized by voluntary movement.
  645. fauna Tür.
    • A general term for all forms of animal life characteristic of a region, period or special environment Faune.
  646. fauna İng.
    • (çoğ. nae, faunas) (i). fauna,direy, bir memlekete veya bir jeoloji devrîne ait hayvanların topu
    • bu hayvanlar hakkında yazılmış eser.
  647. fauteuil İng.
    • (i)., (Fr). koltuk.
  648. fauxpas İng.
    • (Fr). kusur, kabahat, pot,toplum kurallarına aykırı davranış. make afaux pas pot kırmak, çam devirmek, kusurlu bir davranışta bulunmak.
  649. fava Tür.
    • mashed broad beans.
  650. favor İng.
    • (f). müsamaha etmek, tarafını tutmak, iltimas yapmak, kayırmak, himaye etmek,işini kolaylaştırmak
    • onaylamak, tasdik etmek,tercih etmek: benzemek: dikkat etmek: lütuf göstermek: göz yummak. most favored nation clause diğer ülkelere tanınan kolaylıkları anlaşmayı imzalayan tarafa da sağlayan şart.
  651. favor İng.
    • (i). yararlı bir yardım
    • teveccüh, güleryüz gösterme, lütuf, kerem
    • iltimas, kayırma, himmet
    • taraf tutma, himaye
    • iltifat
    • sima, çehre, yüz
    • ufak hediye, armağan
    • (çoğ). cinsi münasebet için müsaade etme. ask a favor ricada bulunmak. bestow favors on ayrıcalık tanımak, iltifat etmek. curry favor yaltaklanarak kendini sevdirmeye çalışmak. do a favor ufak bir yardımda bulunmak. favorless (s). sevimsiz, tutulmayan. in favor of lehinde, taraftarı
    • (tic). emrine (çek). out of favor gözden düşmüş.
  652. favorable İng.
    • (s). uygun, müsait, elverişli, münasip
    • lütufkâr
    • taraftar, lehte
    • güzel. favorably (z). Lehinde, taraftar, iyi, yolunda.
  653. favori Tür.
    • sideburns. sideboards sideburns. whiskers.
  654. favori Tür.
    • favourite. whisker. favorite. the favourite. sideburns. the favorite.
  655. favori Tür.
    • favorite. favourite. favorite. side whiskers. favourite. fair boy. sideboards. front-runner. sideburns. whisker. whiskers.
  656. favorite İng.
    • (i)., (s). çok sevilen kimse veya şey
    • sevgili, gözde
    • spor kazanması beklenen yarışçı
    • (s). çok sevilen. favoriteson (pol). kendi seçim bölgesince başkanlığa aday gösterilen kimse. a favorite with tarafından sevilen, tercih edilen. favoritism (i). taraf tutma, adam kayırma.
  657. favus İng.
    • (i)., (tıb). kel hastalığı.
  658. fawn İng.
    • (f)., on ile yaltaklanmak, yüz suyu dökmek, dalkavukluk etmek. fawningly (z). yaltaklanarak.
  659. fawn İng.
    • (i)., (s)., (f). karaca veya geyik yavrusu
    • açık kahverengi
    • (s). bu renkten olan
    • (f). doğurmak, yavrulamak (geyik, karaca). fawn color açık kahverengi. in fawn gebe (geyik).
  660. fax İng.
    • (f). faksimile olarak kopya etmek.
  661. fay Tür.
    • To lie close together
    • to fit
    • to fadge
    • often with in, into, with, or together.
  662. fay Tür.
    • To fit
    • to join
    • to unite closely, as two pieces of wood, so as to make the surface fit together.
  663. fay Tür.
    • fault.
  664. fay Tür.
    • fault.
  665. fay Tür.
    • Faith
    • as, by my fay.
  666. fay Tür.
    • A fairy
    • an elf.
  667. fay İng.
    • (i). peri.
  668. fayans Tür.
    • wall tile. ceramic. faience. china. dutch / glazed tile.
  669. fayans Tür.
    • faience. tile.
  670. fayans Tür.
    • faience. porcelain. wall tiling.
  671. fayda Tür.
    • utility. benefit. advantage. usefulness. use. value. behoof. effectiveness. gain. profit. service. serviceableness. spoils.
  672. fayda Tür.
    • use. advantage. benefit. profit. avail. handiness. service. stead. usefulness. utility. grist.
  673. fayda Tür.
    • benefit. gain. good. service. use. utility. value. advantage. profit.
  674. faydacı Tür.
    • percentage worker.
  675. faydacıl Tür.
    • utilitarian.
  676. faydacılık Tür.
    • utilitarianism.
  677. faydalanma Tür.
    • beneficial use.
  678. faydalanmak Tür.
    • to profit. to utilize. to benefit from. to make use of. to take advantage of sth/sb. to cash in.
  679. faydalanmak Tür.
    • to benefit / to profit from. to derive benefit from sth. to turn to good purpose. take. take advantage of. turn.
  680. faydalanmak Tür.
    • take advantage of. profit by. make use of. use. trade on. rejoice in. exploit. follow up.
  681. faydalı Tür.
    • useful. worthwhile. advantageous.
  682. faydalı Tür.
    • useful. profitable. helpful. of use. advantageous. beneficial. benignant. favorable. favourable. rewarding. salutary. serviceable. utilitarian. utility. valuable.
  683. faydalı Tür.
    • positive. useful. beneficial.
  684. faydasız Tür.
    • useless. vain. of no use.
  685. faydasız Tür.
    • useless. vain.
  686. faydasız Tür.
    • bootless.
  687. faydasızlık Tür.
    • uselessness.
  688. faydasızlık Tür.
    • futility.
  689. fayton Tür.
    • phaeton. coach. barouche. spider.
  690. fayton Tür.
    • phaeton.
  691. fayton Tür.
    • cab. cabriolet. coach. phaeton. cab payton. tropic bird.
  692. faz Tür.
    • phase. phase evre. safha.
  693. faz Tür.
    • phase.
  694. faz kalemi Tür.
    • circuit-tester.
  695. faze İng.
    • (f)., (A.B.D)., (k).dili telâşa düşürmek, iki ayağını bir pabuca sokmak
    • düşündürmek.
  696. fazilet Tür.
    • virtue. merit. prig.
  697. fazilet Tür.
    • virtue. excellence. grace. honour. morality.
  698. faziletli Tür.
    • virtuous. virtious.
  699. faziletli Tür.
    • virtuous erdemli.
  700. fazla Tür.
    • too. too much. too many. more (than. acute. devilish. in excess. great. heavy. residual. residuary. spare. steep. superlative. supernumerary.
  701. fazla Tür.
    • excessive. superfluous. spare. plus. much. extra. unneedful. de trop. supernumerary. surplus. thick. too. over. big. in excess of. excess. surplus. super-. over. out. rising of.
  702. fazla Tür.
    • above. excess. extra. heartily. much. redundant. spare. superfluous. surplus. too. excessive. more. too much. too many. excessive. superfluous.
  703. fazla büyük Tür.
    • oversize.
  704. fazla büyük Tür.
    • oversize.
  705. fazla önem vermek Tür.
    • to overrate.
  706. fazla tahmin etmek Tür.
    • to overestimate.
  707. fazladan Tür.
    • more than needed. too much. adscititious.
  708. fazladan Tür.
    • extra.
  709. fazlalaşmak Tür.
    • to gather head.
  710. fazlalık Tür.
    • overage. excess. superabundance. surplus. amount in excess. certificate of gains, losses and discrepancies. exorbitance. increment. outgrowth. overgrowth. overmeasure. overplus. oversupply. redundancy.
  711. fazlalık Tür.
    • excess. interloper. surplus. superabundance. superfluity.
  712. fazlalık Tür.
    • de trop. residuary. supernumerary. excess. overplus. overage. excrescence. bulge. glut. margin. more. overbalance. oversupply. plus. super. superfluity. supernumerary. surplus. surplusage. superfluities.
  713. fazlasıyla Tür.
    • disproportionate. jolly. darned. extremely. in spades. exceedingly. far better. jolly. amply. damned. eminently. more than enough. largely. parlous. precious. strongly. superfluously.
  714. fazlasıyla Tür.
    • bloody. exceedingly. heartily.
  715. fazlasıyla Tür.
    • amply. dreadfully. exceedingly. plus.
  716. fbi İng.
    • (kıs). Federal Bureau of Investigation.
  717. fealty İng.
    • (i). sadakat, Avrupa derebeyliğinde efendiye sadakat. swear fealty bi'at etmek, sadakat yemini etmek.
  718. fear İng.
    • (i). korku, dehşet
    • kuruntu, endişe, vehim. fear of God Allah korkusu. for fear of korkusundan. fearless (s). korkusuz, gözüpek, yılmaz. fearlessly (z). korkusuzca, yılmadan. fearlessness (i). korkusuzluk, gözüpek oluş.
  719. fear İng.
    • (f). korkmak. Never fear. Korkma, öyle bir tehlike yok.
  720. fearful İng.
    • (s). korku veren, korkunç
    • korkak, heybetli
    • dehşetli
    • çok fena. fearfully (z). korkarak
    • korkunç derecede, müthiş bir şekilde. fearfulness (i). korkaklık, ödleklik.
  721. fearnaught İng.
    • (i). bir çeşit kalın yünlü kumaş, bu kumaştan yapılmış palto.
  722. fearsome İng.
    • (s). dehşetli, korkunç
    • korkak.
  723. feasance İng.
    • (i)., (huk). bir vazifenin icrası.
  724. feasible İng.
    • (s). mümkün, yapılabilir, tatbik edilebilir
    • uygun, münasip, yakışık alır
    • ihtimal dahilînde, muhtemel, makul. feasibleness, feasibil,ity (i). uygulama imkanı, tatbik kabiliyeti. feasibility study ön hazırlık çalışması. feasibly (z). mümkün olacak surette.
  725. feast İng.
    • (i)., (f). ziyafet
    • bayram, yıl dönüşümü, yortu
    • (f). ziyafette yemek yemek, bol bol yemek
    • ziyafet vermek
    • sevindirmek. feast one's eyes on gözlerine zifayet çekmek, doya doya bakmak. movable feast her yıl değişik bir tarihe rastlayan yortu.
  726. feat İng.
    • (i). başarı, maharet gösteren olay. feat of arms kahramanca iş.
  727. feather İng.
    • (i). tüy, kuş tüyü
    • okun arka ucundaki tüy, yelek
    • püskül. feather bed kuş tüyü yatak. a feather in one's cap iftihar edilecek başarı. birds of a feather aynı huya sahip kimseler. in high feather neşeli. fur and feather av hayvanları ve kuşları. show the white feather korkaklık göstermek. feathered (s). tüylü. featherless (s). tüysüz. feathery (s). tüylü, tüy gibi hafif, uçucu.
  728. feather İng.
    • (f). tüy takmak, kuş tüyü ile kaplamak, (den). pala çevirmek (kürek)
    • tüylenmek, tüyleri bitmek. feather a propeller pervanenin kenarını uçağın gidiş yönüne çevirmek. feather one's nest küpünü doldurmak. tar and feather hakaret için bir kimseye katran sürüp üstüne tüy yapıştırmak, âlemin maskarası etmek. the feathered tribe kuşlar. feathering (i). tüy, ok yeleği.
  729. featherbed İng.
    • (f)., (s)., (i). işsizliği önlemek için bir işe gereğinden fazla işçi almak
    • (s). bununla ilgili
    • (i). bu sistem.
  730. featherbone İng.
    • (i). yaka balinası yerine kullanılan kaz kemiği.
  731. featherbrained İng.
    • (s). kuş beyinli, budala, ahmak.
  732. feathercut İng.
    • (i). kısa kesilmiş bir saç modeli (kadın).
  733. featheredge İng.
    • (i). kolay bükülen sivri uç.
  734. featherstitch İng.
    • (i)., (terz). civankaşı dikiş, zikzak.
  735. featherweight İng.
    • (i). tüy siklet.
  736. feature İng.
    • (i)., (f). yüz uzuvlarından biri
    • (çoğ). sima, çehre
    • özellik, hususiyet, vasıf
    • hal, şekil
    • asıl filim
    • makale
    • (f). önem vermek, belirtmek, tebarüz ettirmek
    • (k).dili benzemek. be featured baş rolü oynamak, baş rolde olmak. Feature that (h). dili Düşün bir kere! fea tureless (s). hiçbir özelliği olmayan.
  737. feb İng.
    • (kıs). February.
  738. febrifuge İng.
    • (i). ateş düşürücü ilâç.
  739. febrile İng.
    • (s). hummalı, ateşli.
  740. february İng.
    • (i). şubat.
  741. feces İng.
    • (i). tortu, posa
    • pislik, bok, dışkı. fecal, faecal (s). tortulu
    • pislik ile ilgili, dışkıya ait.
  742. feci Tür.
    • tragic. terrible. extremely. very. disastrous.
  743. feci Tür.
    • disastrous. tragic. terrible. be. extremely. very. painful.
  744. feci Tür.
    • disastrous.
  745. fecit İng.
    • (f)., (Lat). yapmıştır, amelehu (''bunu yapan'' anlammda sanatçının imzası ile beraber kullanılır).
  746. feckless İng.
    • (s). hünersiz, beceriksiz, elinden iş gelmeyen
    • cansız, zayıf.
  747. fecula İng.
    • (çoğ. lae) (i)., (kim). nişasta fekül.
  748. feculence İng.
    • (i). çamur, bulanıklık
    • tortu, posa.
  749. feculent İng.
    • (s). çamurlu, tortulu, bulanık.
  750. fecund İng.
    • (s). verimli, doğurgan
    • mahsuldar, bereketli.
  751. fecundate İng.
    • (f). gebe bırakmak, döllemek, ilkah etmek
    • verimli bir hale getirmek, bereketlendirmek, mümbitleştirmek. fecunda'tion (i). dölleme
    • bereketlendirme.
  752. fecundity İng.
    • (i). doğurganlık, veludiyet
    • verimlilik, müsmirilik
    • yaratıcılık.
  753. fed İng.
    • (bak). feed.
  754. feda Tür.
    • sacrifice. sacrificing.
  755. feda Tür.
    • sacrifice. sacrificing.
  756. feda Tür.
    • Further Education Development Agency.
  757. feda Tür.
    • Further Education Development Agency.
  758. feda etmek Tür.
    • to sacrifice. lay down.
  759. feda etmek Tür.
    • sacrifice.
  760. fedai Tür.
    • person who risks one"s life for a cause. bodyguard. bouncer.
  761. fedai Tür.
    • bodyguard. gorilla. bouncer. chucker-out. heavy.
  762. fedai Tür.
    • bodyguard.
  763. fedakar Tür.
    • altruistic.
  764. fedakarca Tür.
    • self sacrificing.
  765. fedakarlık Tür.
    • self-sacrifice. altruism.
  766. fedakarlık Tür.
    • sacrifice.
  767. fedakarlık Tür.
    • altruism.
  768. fedayeen İng.
    • (i). (Arap memleketlerinde) komando, fedai
    • komando örgütü.
  769. federal Tür.
    • The government of the United States, including its branches, military and other entities.
  770. federal Tür.
    • The design period following the American Revolution and running roughly through the 1820s Federal style incorporates the neo-classic influences of Hepplewhite and Sheraton including straight and delicate lines, tapered legs, inlay and contrasting veneers.
  771. federal Tür.
    • Pertaining to a league or treaty
    • derived from an agreement or covenant between parties, especially between nations
    • constituted by a compact between parties, usually governments or their representatives.
  772. federal Tür.
    • Having to do with the national government.
  773. federal Tür.
    • Having to do with government on a national level.
  774. federal Tür.
    • Friendly or devoted to such a government
    • as, the Federal party. see Federalist. any federal law-enforcement officer a member of the Union Army during the American Civil War national
    • especially in reference to the government of the United States as distinct from that of its member units
    • "the Federal Bureau of Investigation"
    • "federal courts"
    • "the federal highway program"
    • "federal property" characterized by or constituting a form of government in which power is divided between one central and several regional authorities
    • "a federal system like that of the United States"
    • "federal governments often evolved out of confederatons" of or relating to the central government of a federation
    • "a federal district is one set aside as the seat of the national government".
  775. federal Tür.
    • Federal is a term which refers to a nation state where power is divided between a national government and several regional governments, normally called states or provinces A federation, unlike a confederation, normally makes no provision for its dissolution.
  776. federal Tür.
    • federal.
  777. federal Tür.
    • federal.
  778. federal Tür.
    • Consisting or pertaining to such a government
    • as, the Federal Constitution
    • a Federal officer.
  779. federal Tür.
    • Composed of states or districts which retain only a subordinate and limited sovereignty, as the Union of the United States, or the Sonderbund of Switzerland.
  780. federal Tür.
    • A union of states under a central government distinct from the individual governments of the separate states.
  781. federal Tür.
    • A union of states under a central government distinct from the individual governments of the separate states.
  782. federal Tür.
    • A union of groups or states in which each member agrees to give up some of its governmental power in certain specified areas to a central authority.
  783. federal Tür.
    • A type of government where the some of the power is at the national level and some of the power is at the state level. revenue received by the district directly from the federal government or distributed by the TEA or other state entities for programs such as career and technology education, programs for educationally disadvantaged children, food service programs, and other federal programs. having to do with the national parliament or government rather than state or territory parliaments or governments Federal Executive Council formally, with the Governor-General, the chief executive authority of the Commonwealth
    • the council of ministers which advises the Governor-General federation the forming of a nation by the union of a number of states which give up some of their powers and responsibilities to a national government first-past-the-post a way of voting in which the candidate who gets the largest number of votes wins, even if it is less than half the votes cast first reading the first stage in the progress through parliament of a bill, when the Clerk reads aloud for the first time the long title of a bill, usually straight after it is presented to the parliament floor of the Senate/House of Representatives/Legislative Assembly the enclosed area containing members" seats in a chamber of the parliament frontbench.
  784. federal Tür.
    • a member of the Union Army during the American Civil War. any federal law-enforcement officer. national
    • especially in reference to the government of the United States as distinct from that of its member units
    • "the Federal Bureau of Investigation"
    • "federal courts"
    • "the federal highway program"
    • "federal property". of or relating to the central government of a federation
    • "a federal district is one set aside as the seat of the national government". being of or having to do with the northern United States and those loyal to the Union during the Civil War
    • "Union soldiers"
    • "Federal forces"
    • "a Federal infantryman". characterized by or constituting a form of government in which power is divided between one central and several regional authorities
    • "a federal system like that of the United States"
    • "federal governments often evolved out of confederatons". having to do with the national Parliament or government rather that state parliaments or governments.
  785. federal Tür.
    • All funding decisions are made by a federal administering agency.
  786. federal Tür.
    • Acquisition Network : a huge network that links numerous computer servers within all areas of the United States The Federal Government aids supply chains for the Government and large corporations that have adopted EC-based transactions as the way to do business FACNET transmits requests for quotes, bids, award notices and purchase orders between the Government and its Trading Partners.
  787. federal İng.
    • (s). federasyon şeklinde
    • bir federasyona ait
    • birleşik devletlere ait. Federal (s)., (A.B.D). merkez hükümetine ait veya sadık
    • Amerikan iç Savaşında birleşme taraftarlarına ait. Federal Bureau of Investigation (ABD). ulusal polis örgütü, (FBI). Federal Reserve (A.B.D). merkezi bankacılık sistemi. Federal Trade Commission (A.B.D). ticari hayatı düzenleyen devlet dairesi.
  788. federalism İng.
    • (i)., (pol). federasyon halinde birleşme sistemi.
  789. federalist Tür.
    • federalist.
  790. federalist Tür.
    • An advocate of confederation
    • a friend of the Constitution of the United States at its formation and adoption
    • a member of the political party which favored the administration of president Washington. an advocate of federalism a member of a former political party in the United States that favored a strong centralized federal government.
  791. federalist Tür.
    • a member of a former political party in the United States that favored a strong centralized federal government. an advocate of federalism.
  792. federalist İng.
    • (i). federal sistem taraftarı.
  793. federalize İng.
    • (f). devletleri birleştirmek.
  794. federasyon Tür.
    • federation. federacy.
  795. federasyon Tür.
    • federation. fed.
  796. federasyon Tür.
    • federation.
  797. federate İng.
    • (f)., (s). federasyon halinde birleştirmek
    • birleşik devletler hükümeti idaresi altında örgütlendirmek
    • (s). birleşik, müttefik, müttehit. federative (s). federasyona ait, federasyon esasına dayanan, federatif.
  798. federatif Tür.
    • federative.
  799. federation İng.
    • (i). federasyon.
  800. federe Tür.
    • federate. federated.
  801. federe Tür.
    • federate.
  802. fedora İng.
    • (i). fötr şapka.
  803. fee İng.
    • (i)., (f). ücret
    • duhuliye, giriş ücreti
    • tımar, zeamet
    • doktor ücreti, vizite
    • (f). ücret vermek
    • ücretle tutmak. fee simple (huk). mülk, hususi bir varisler sınıfına munhasır olmayan mülk, şartsız veraset. hold in fee (huk). mülken mutasarrıf olmak, mülke tam sahip olmak. retaining fee avukata peşin olarak ödenen ücret.
  804. feeble İng.
    • (s). zayıf, kuvvetsiz, dermansız, takatsiz. feeble joke soğuk şaka. feeble minded (s). geri zekâlı
    • iradesiz. feebleness (i). zayıflık, kuvvetsizlik. feebly (z). zayıf bir şekilde, hafifçe, kuvvetsizce.
  805. feed İng.
    • (i). yeme
    • yem, yemek
    • yiyecek, gıda
    • (mak). besleme, işlenecek malzemeyi makinaya verme
    • bu malzemeyi makinaya veren cihaz
    • bu suretle verilen malzeme. feedback (i). geri itilim. feedbag (i). yem torbası. put on the feedbag argo yemek yemek. feed line besleyici boru. feed pump besleyici tulumba. feed trough lokomotifin su deposu. feed valve besleyici valf. feed water kazan suyu. off one's feed iştahsız. out to feed otlakta, merada.
  806. feed İng.
    • (f). (fed) yedirmek, beslemek, yiyeceğini vermek
    • malzemesini vermek, ihtiyacını temin etmek
    • desteklemek
    • gıdası olmak
    • otlamak
    • yemek yemek, gıda almak, beslenmek
    • spor pas vermek, geçirmek. feed on karnını doyurmak. feed up fazla yedirmek
    • semirtmek. fed up with argo bezmiş, gına getirmiş, bıkmış, usanmış. feeder (i). yemek veren kimse, besleyici şey
    • yemek yiyen kimse veya hayvan
    • besleyen çay veya ırmak
    • ana demiryoluna bağlı hat
    • çevre yolu.
  807. feel İng.
    • (i). dokuma hissi, temas, dokunum
    • dokunarak yoklama
    • his, duygu. from the feel of it dokununca
    • havasından.
  808. feel İng.
    • (f). (felt) dokunmak, el surmek
    • elleri ile yoklamak
    • hissetmek, duymak
    • anlamak, görünmek, hissini vermek, intiba uyandırmak. feel cold üşümek. feel for acımak. feel hot ateş basmak, (colloq). sıcaklamak. feel in one's bones içine doğmak. feel keenly kuvvetle hissetmek. feel like doing canı yapmak istemek. feel like oneself tam sıhhatte olmak, iyi olmak. feel one's oats canlı olmak, kibirli olmak, böbürlenmek. feel one's pulse nabzını saymak. feel one's way yavaş yavaş ve ihtiyatla ilerlemek. feel up to iktidarı olduğunu hissetmek yapacak halde olmak.
  809. feeler İng.
    • (i). dokunan kimse veya şey, hisseden kimse veya şey
    • (zool). dokunaç
    • (mak). kalınlığı ölçmeye mahsus araç
    • deneme kabilinden bir teklif veya bir şey. put out feelers ağzını aramak, ne düşündüğünü anlamaya çalışmak.
  810. feeling İng.
    • (i)., (s). his, duyu, duygu, dokunma
    • dokunma hissi
    • (çoğ). his dünyası, iç âlemi, merhamet, şefkat
    • (s). duygulu, hisli, hassas
    • şefkatli
    • dokunaklı, tesirli. hurt one's feelings hatırını kırmak, gücendirmek. feelingly (z). tesir ederek, hissederek, duyarak, hislerle.
  811. feet İng.
    • (bak). foot.
  812. feign İng.
    • (f). yapar gibi görünmek
    • olduğundan başka görünmek, taklit etmek. feign madness deli taklidi yapmak. feignedly, feiningly (z). sahte olarak, hile ile.
  813. feint İng.
    • (i)., (f). vuracak gibi davranma, kandırıcı hareket
    • harp hilesi
    • (f). sahte taarruzda bulunmak
    • aldatıcı harekette bulunmak.
  814. fek Tür.
    • release (from a pledge. lifting of a lawful restriction.
  815. fek Tür.
    • release.
  816. felaket Tür.
    • catastrophe.
  817. felaket Tür.
    • calamity. catastrophe. disaster. awful. terrific. bane. blow. fatality. harm. scourge. tragedy. woe.
  818. felaket Tür.
    • abominable. atrocious. bane. calamity. catastrophe. disaster. evil. fatality. grotty. misfortune. scourge. tragedy.
  819. felaketzede Tür.
    • victim of a disaster.
  820. felç Tür.
    • paralysis. hemiplegia. apoplexy. apoplectic fit. palsy. paralysation.
  821. felç Tür.
    • apoplexy. palsy. paralysis. stroke. seizure.
  822. felç Tür.
    • apoplectic. apoplectical. paralysis. apoplexy. stroke. palsy. seizure.
  823. felç olmak Tür.
    • to become paralyzed.
  824. felçli Tür.
    • paralytic. paralyzed. apoplectic.
  825. felçli Tür.
    • palsied.
  826. feldspar, feldspath İng.
    • (i)., (min). feldispat. feldspathic (s). feldispata ait, içinde feldispat bulunan.
  827. feldspat Tür.
    • feldspar.
  828. felek Tür.
    • firmament. heavens. the universe. fate. destiny.
  829. felek Tür.
    • fate. destiny. firmament. heavens. universe.
  830. felek Tür.
    • fate. destiny.
  831. Felemenkçe Tür.
    • the Dutch language.
  832. Felemenkçe Tür.
    • Dutch.
  833. Felemenkli Tür.
    • dutch.
  834. felicific İng.
    • (s). saadet bahşeden, mutluluk getiren, sevindirici.
  835. felicitate İng.
    • (f). kutlamak, tebrik etmek. felicitate someone on an occasion bir kimsenin bayramını kutlamak, yaptığı bir işten dolayı bir kimseyi tebrik etmek. felicita'tion (i). tebrik, selâm.
  836. felicitous İng.
    • (s). mutlu, mesut
    • uygun, münasip, yerinde, isabetli. felicitously (z). memnun edici surette
    • isabetli olarak. felicitousness (i). mutluluk, saadet
    • isabet, yerinde oluş.
  837. felicity İng.
    • (i). mutluluk, saadet
    • nimet, refah
    • uygunluk
    • etkileyici ifade veya uslup.
  838. feline İng.
    • (s)., (i). kedi cinsinden, kedilere ait
    • kedi gibi
    • kurnaz
    • (i). kedi cinsinden hayvan.
  839. fell İng.
    • (i). post, deri, posteki.
  840. fell İng.
    • (i)., (ing). kır
    • tepe (yalnız özel isimlerde).
  841. fell İng.
    • (s). zalim, insafsız vahşi, korkunç
    • öldürücü. in one fell swoop bir hamlede, bir çırpıda.
  842. fell İng.
    • (f)., (i). kesmek, kesip devirmek, yere yıkmak, düşürmek
    • mahvetmek
    • (terz). kumaşı kırmalı dikmek
    • (i). bir mevsimde kesilen tomruğun tümü
    • kırmalı dikiş.
  843. fell İng.
    • (f)., (bak). fall.
  844. fellah Tür.
    • A peasant or cultivator of the soil among the Egyptians, Syrians, etc. an agricultural laborer in Arab countries.
  845. fellah Tür.
    • an agricultural laborer in Arab countries.
  846. fellah İng.
    • (çoğ. fellahs, fellahin) fellah.
  847. feller İng.
    • (i). ağaç kesen kimse veya şey
    • (h). dili kişi, adam, şahıs.
  848. felloefelly İng.
    • (i). tekerlek çemberi, ispit.
  849. fellow İng.
    • (i)., (s). adam, kişi, herif, insan
    • slang ulan
    • arkadaş, yoldaş, refik
    • hemcins
    • akran, eş
    • doktora veya bilimsel araştırma bursu alan kimse
    • akademi üyesi. fellow citizen, fellow countryman vatandaş, yurttaş. fellow feeling ortak duygu, aynı şey başına geldiğinden başkasının halinden anlama. fellow laborer iş arkadaşı. fellow member aynı derneğin üyesi. fellow sufferer dert ortağı. fellow townsman hemşeri. fellow traveller yol arkadası, yoldaş
    • (A.B.D), (pol). (1940) aslında komünist olmayıp komünistlerle işbirliği yapan kimse
    • komünist sempatizanı. good fellow iyi çocuk, iyi arkadaş. hail fellow well met laubali kimse. old fellow arkadaş
    • azizim. poor fellow zavallı adam.
  850. fellowship İng.
    • (i). beraberce hoş vakit geçirme, arkadaşlık, refakat
    • samimiyet
    • üniversitede bilimsel araştırma için verilen burs
    • birlik
    • kurum, dernek, cemiyet, kulüp.
  851. felly İng.
    • (bak). felloe.
  852. felon İng.
    • (i)., (tıb). tırnak altında veya yakınında olan ufak yara, dolama.
  853. felon İng.
    • (i)., (huk). suçlu, mücrim.
  854. felonious İng.
    • (s). cümre ait, suç unsuru olan, suçlu. feloniously (z). cürüm halinde, suç işleyerek.
  855. felonry İng.
    • (i). mücrimler, mahkumlar.
  856. felony İng.
    • (i)., (huk). cinayet, cürüm, ağır suç.
  857. felose İng.
    • (çoğ. felones de se veya felos de se) (huk)., (Lat). intihar eden kimse, intihar etme.
  858. felsefe Tür.
    • philosophy. thought.
  859. felsefe Tür.
    • philosophy.
  860. felsefe Tür.
    • philosophy.
  861. felsefeci Tür.
    • philosopher. philosophy teacher.
  862. felsefeci Tür.
    • philosopher.
  863. felsefi Tür.
    • philosophical. philosophic.
  864. felsefi Tür.
    • philosophical.
  865. felspar, felspath İng.
    • (bak). feldspar.
  866. felt İng.
    • (i)., (f). keçe, fötr
    • fötrden yapılmış her hangi bir şey
    • keçeye benzer madde
    • (f). keçe imal etmek
    • keçe ile kaplamak
    • keçelenmek. felt carpet keçe halı. felting (i). keçe, keçe kumaş.
  867. felt İng.
    • (bak). feel.
  868. felucca İng.
    • (i). Akdeniz'e mahsus yelkenli kayık.
  869. fem İng.
    • (kıs). female, feminine.
  870. female İng.
    • (s)., (i). dişi dişil kadın cinsine mahsus
    • (bot). dişi
    • (mak). dişi
    • (i). kadın
    • dişi hayvan veya bitki.
  871. feme İng.
    • (i)., (huk). zevce, karı. feme covert (huk). evli kadın. feme sole hiç evlenmemiş, dul veya boşanmış kadın.
  872. feminine İng.
    • (s). kadın gibi, kadınımsı
    • kadına yakışır. kadına mahsus: (gram). dişil. feminine rhyme şiir son hecesi vurgusuz olan iki heceli kafiye. feminin'ity (i). kadmllk, kadınlık özelliği.
  873. feminism İng.
    • (i). kadın haklarını tanıtma mücadelesi, feminizm: (tıb). erkekte dişil özellikler bulunması.
  874. feminist Tür.
    • feminist.
  875. feminist Tür.
    • feminist.
  876. feminist Tür.
    • a supporter of feminism. of or relating to or advocating equal rights for women
    • "feminist critique".
  877. feminist Tür.
    • a supporter of feminism of or relating to or advocating equal rights for women
    • "feminist critique".
  878. feminist İng.
    • (i). feminist, kadın hakları savunucusu.
  879. feminize İng.
    • (f).kadınlaştırmak, kadın gibi olmak, kadınlaşmak.
  880. feminizm Tür.
    • feminism.
  881. feminizm Tür.
    • feminism.
  882. femme İng.
    • (i)., (Fr). kadın. femme de chambre oda hizmetçisi. femme fatale baştan çıkartıcı kadın.
  883. femoral İng.
    • (s)., (anat). kalça kemiğine ait, uyluğa ait.
  884. femur İng.
    • (i)., (anat). kalça kemiği, uyluk.
  885. fen Tür.
    • science. collective name for physics. chemistry. mathematics and biology. technology. applied sciences. art.
  886. fen Tür.
    • science. branch of science.
  887. fen Tür.
    • science.
  888. fen Tür.
    • Plural form of fan, by analogy to man and men Usage: Obsolete.
  889. fen Tür.
    • Plants found in chalky wetland areas typically composed of willowherbs, meadowsweet, reed canary grass and various sedges. a type of wetland that builds up peat and receives some drainage from surrounding mineral soils and supports marsh like vegetation.
  890. fen Tür.
    • Nutrient rich, organic wetland influenced by mineral-bearing groundwater Forms a moderately decomposed peat near the top The surface is usually level and mostly covered with sedges, brown mosses, grasses and willow and birch trees and shrubs. an open or lightly treed wetland habitat, more mineral-rich than a bog due because of available groundwater
    • typically acidic to alkaline.
  891. fen Tür.
    • Low marshy land, wetlands, or bog, often partially and/or periodically covered with water Fenland is similar to peat bog but generally has more nutrients in the water supply.
  892. fen Tür.
    • Low land overflowed, or covered wholly or partially with water, but producing sedge, coarse grasses, or other aquatic plants
    • boggy land
    • moor
    • marsh. 100 fen equal 1 yuan.
  893. fen Tür.
    • Forsythe-Edwards-Notation. 100 fen equal 1 yuan. low-lying wet land with grassy vegetation
    • usually is a transition zone between land and water
    • "thousands of acres of marshland"
    • "the fens of eastern England".
  894. fen Tür.
    • A wetland that is at the watertable and has a direct hydraulic connection to it, fens accumulate peat and the vegetation is dominated by sphagnum moss and small herbs.
  895. fen Tür.
    • A wetland fed mainly by groundwater.
  896. fen Tür.
    • A type of wetland that accumulates peat deposits
    • they are less acidic than bogs, deriving most of their water from groundwater rich in calcium and magnesium.
  897. fen Tür.
    • A type of wetland that accumulates peat deposits Fens are less acidic than bogs, deriving most of their water from groundwater rich in calcium and magnesium. wetlands that receive nutrients via direct contact with mineral enriched groundwater A "poor" fen has very low concentrations of plant nutrients and floristically resembles a bog A "rich" fen has relatively high concentrations of nutrients, but is still characterized by the accumulation of peat.
  898. fen Tür.
    • A type of wetland that accumulates peat deposits Fens are less acidic than bogs, deriving most of their water from groundwater rich in calcium and magnesium Source: US EPA.
  899. fen Tür.
    • A type of wetland having alkaline water and unique plant species.
  900. fen Tür.
    • A sedge or reed dominated peatland, often with some shrubs or small trees, characterized by mineral-rich, aerated waters at or near the surface Fens with lower calcium content often evolve into Sphagnum lawns and, eventually, acid bogs An Old English word.
  901. fen Tür.
    • A sedge-moss type of wetland produced where slightly alkaline water emerges at the surface Peat-forming freshwater wetlands are generally non-acidic, receive nutrients mainly from groundwater sources, and are dominated by marsh-like vegetation. a type of wetland that accumulates peat deposits, but not as much as a bog Fens are less acidic than bogs, deriving most of their water from groundwater rich in calcium and magnesium.
  902. fen Tür.
    • A peat accumulating wetland that receives some drainage from surrounding mineral soils and usually supports marsh-like vegetation These areas are richer in nutrients and less acidic than bogs The soils under fens are peat if the fen has been present for a while See also bog, pocosin, swamp, and wetland.
  903. fen Tür.
    • A MIRE that receives water from the surrounding land and hence nutrients from rocks and soils Because of this, a fen supports different communities of plants and animals than a BOG.
  904. fen Tür.
    • A low marshy or flooded area of land. wet peatland with water mainly coming from groundwater
    • without sphagnum moss.
  905. fen Tür.
    • A low, marshy or flooded area of land.
  906. fen Tür.
    • A hyperspace alien species attracted to bright shinny objects and known to mate with space vessels This happened to the Excalibur An alternative definition : A synonym for Babylon 5 fan coined by JMS It is not known if they mate with him.
  907. fen Tür.
    • A habitat composed of woodland and swamp.
  908. fen Tür.
    • A bog with springs as a water source other than precipitation.
  909. fen İng.
    • (i). bataklık, çayır.
  910. fen bilimleri Tür.
    • bataklik. çayir. düzlük.
  911. fena Tür.
    • evil. ill. bad. wicked. unpleasant. badly. a lot. sick. awful.
  912. fena Tür.
    • bad. ill. evil. sinful. wicked. poor. foul. unholy. malicious. sinister. vicious. ill. badly. poorly. angrily.
  913. fena Tür.
    • bad. evil. ill. poor. sick. terrible. miserable. harmful. naughty. nefarious. villainous.
  914. fena halde Tür.
    • grossly.
  915. fena halde Tür.
    • extremely. excessively. sorely. in the worst way.
  916. fenalaşma Tür.
    • deterioration.
  917. fenalaşmak Tür.
    • to get worse. to go bad. to deteriorate. to get worse. to feel faint. to feel suddenly sick. ebb. worsen.
  918. fenalaşmak Tür.
    • to get worse. deteriorate. to turn faint. to go bad. to worsen. to feel faint.
  919. fenalaşmak Tür.
    • become worse. be aggravated. deteriorate. sink.
  920. fenalaştırmak Tür.
    • to make sth worse. to make sb feel faint.
  921. fenalık Tür.
    • evil. badness. injury. fainting. mischief. harm.
  922. fenalık Tür.
    • badness. evil. injury. harm. fainting. misdeed. misdoing.
  923. fence İng.
    • (f). çit veya parmaklıkla etrafını çevirmek: eskrim yapmak: çalınmış mal almak veya satmak
    • kaçamaklı konuşmak. fencer (i). eskrimci.
  924. fence İng.
    • (i). parmaklık
    • tahta perde
    • çit
    • eskrimde kılıcın ustalıkla kullanılması
    • hazırcevaplık
    • çalınmış eşyaların alınıp satıldlğl yer ve bu işle uğraşan kimse. be on the right side of the fence kazanacak tarafta olmak. sit on the fence hangi tarafı tutacağını bilememek, ikilikte kalmak, tereddüt etmek.
  925. fencing İng.
    • (i). eskrim
    • kaçamaklı cevap verme
    • çit veya parmaklık malzemesi
    • bir araziyi çevreleyen çit.
  926. fend İng.
    • (f)., off ile kovmak, uzaklaştırmak
    • bir şeyin bir yere çarpmasına engel olmak. fend for oneself kendini geçindirmek.
  927. fend İng.
    • (f)., eski esirgemek, muhafaza etmek, korumak. Heaven forfend ! Allah esirgesin! Allah korusun! Maazallah!
  928. fender İng.
    • (i). çamurluk
    • şöminenin önüne konulan paravana
    • lokomotif mahmuzu
    • uzaklaştırıcı şey veya kimse
    • (den). usturmaça.
  929. fener Tür.
    • lantern. lighthouse. flashlight. beacon. lamp. light beacon. light house. monitor. pharos.
  930. fener Tür.
    • lantern. lighthouse.
  931. fener Tür.
    • lantern. lamp. phanar. lighthouse. beacon. cresset. flambeau. glim.
  932. fener alayı Tür.
    • torchlight procession.
  933. fener kulesi Tür.
    • light tower. pharos.
  934. fener kulesi Tür.
    • lighthouse.
  935. fenerci Tür.
    • lighthouse keeper. lighthouseman.
  936. fenestra İng.
    • (çoğ. trae) (i)., (anat). ortakulak ile içkulağı birleştiren deliklerden her biri, pencere
    • (zool). bazı kelebeklerin kanadında bulunan şeffaf nokta
    • (tıb). bir uzuvda tedavi veya muayene için açılan delik. fenestral (s). pencereye ait. fenestrate (s). delikli veya pencereli. fenestra'tion (i)., (mim). pencerelerin tertibi
    • delikli veya pencereli olma:(tıb). delik açma ameliyesi.
  937. Fenike Tür.
    • phoenicia.
  938. fennec İng.
    • (i). Afrika'da bulunan uzun ve sivri kulaklı bir cins ufak tilki, (zool). Fennecus zerda.
  939. fennel İng.
    • (i). rezene, raziyane, (bot). Foeniculum vulgare. broad-leaved hog-fennel padişah otu, (bot). Peucedanum ostruthium. giant fennel at kasnısı, (bot). Ferula comunis sea fennel deniz rezenesi, bot Crithmum maritimum.
  940. fennelflower İng.
    • (i). çörek otu, (bot). Nigella sativa.
  941. fenni Tür.
    • scientific. technological. technical.
  942. fenni Tür.
    • scientific. technical. expert. professional.
  943. fenni muayene Tür.
    • physical examination.
  944. fenny İng.
    • (s). bataklık gibi
    • bataklıklı.
  945. fenol Tür.
    • phonel.
  946. fenol Tür.
    • phenol.
  947. fenomen Tür.
    • phenomenon. phenomenon olay. olgu. görüngü.
  948. fenomen Tür.
    • phenomenon.
  949. fenomen Tür.
    • phenomenon.
  950. fenugreek İng.
    • (i). çemenotu, (bot). Trigonella foenum graecum.
  951. feodal Tür.
    • See Feudal.
  952. feodal Tür.
    • feudal.
  953. feodal Tür.
    • Feudal.
  954. feodalite Tür.
    • feudality. feudalism.
  955. feodalite Tür.
    • feudalism derebeylik.
  956. feodalizm Tür.
    • feudalism.
  957. feodalizm Tür.
    • feudalism.
  958. feoff İng.
    • (i)., (f). (bak. fief) (huk). tımar, zeamet, ikta
    • (f). tımar veya zeamet gibi vermek.
  959. feoffee İng.
    • (i)., (huk). tımarlı, tımar sahibi, zaim. feoffment (i). tımar, zeamet veya tapu verme.
  960. fer Tür.
    • Frame error rate.
  961. fer Tür.
    • Frame Error Rate.
  962. fer Tür.
    • Frame Erasure Rate.
  963. fer Tür.
    • Federation of Engine Remanufacturers.
  964. fer Tür.
    • Fatigue Equivalent Rounds The mechanical fatigue life of a gun barrel or liner expressed as the number of mechanical cycles the gun or liner can withstand before failing.
  965. fer Tür.
    • Far.
  966. fer Tür.
    • A title of Ogoun.
  967. ferağ Tür.
    • abelienate. alienation. cession. conveying. transfer. abalienation. assignation. grant. livery. primary conveyance.
  968. feragat Tür.
    • renunciation. surrender. self-denial. abnegation. self-sacrifice. cession.
  969. feragat Tür.
    • renounce. waiver. renunciation. abandonment. cession. abdication. abjuration. altruism. demise. denial. departure. relinquishment. remise. remission. sacrifice. self-denial. self-renunciation. surrender.
  970. feragat Tür.
    • abnegation. self-denial. renunciation. resignation. surrender. release. waiver. disclaimer. demise. relinquishment. remise. remission.
  971. feragat etmek Tür.
    • to renounce. to abandon. to cede. abnegate. disclaim. lay down. relinquish. remise. resign. waive.
  972. feragat etmek Tür.
    • forgo. release. relinquish. renounce. surrender. waive.
  973. ferah Tür.
    • spacious. roomy. wide. open. light-well. capacious. commodious. richness. relieved.
  974. ferah Tür.
    • spacious. roomy. wide. open. light-well. capacious. commodious. richness.
  975. ferah Tür.
    • spacious. comfortable. well lighted and airy. contented. at ease. relieved. commodious. glad. lively. roomy. wide.
  976. ferah ferah Tür.
    • leisurely. amply. easily.
  977. ferahlama Tür.
    • relief.
  978. ferahlamak Tür.
    • unburden.
  979. ferahlamak Tür.
    • to become spacious or airy. to feel relieved.
  980. ferahlamak Tür.
    • refresh. freshen up. freshen. draw a breath. draw breath. cheer. relieve one"s feelings.
  981. ferahlatıcı Tür.
    • exhilarating.
  982. ferahlatmak Tür.
    • to put sb at ease.
  983. ferahlık Tür.
    • spaciousness. airiness. contentment. happiness. relief. amplitude. lift.
  984. ferahlık Tür.
    • comfort. lift. spaciousness. roominess. contentment. relief.
  985. feral İng.
    • (s). vahşi, yabani, ehli olmayan: şiir ölü ile ilgili, öldürücü.
  986. feraset Tür.
    • perception. understanding. acumen. discernment.
  987. ferç Tür.
    • vulva.
  988. ferde Tür.
    • imp. of Fare.
  989. ferdelance İng.
    • (i). Güney Amerika'nın sıcak bölgelerinde yaşayan iri ve çok zehirli yılan, (zool). Bothrops atrox.
  990. ferdi Tür.
    • separate.
  991. ferdi Tür.
    • individual. particular.
  992. ferdi Tür.
    • individual bireysel.
  993. ferdi kaza sigortası Tür.
    • personal accident insurance. auto bodily injury insurance.
  994. ferdiyet Tür.
    • individuality. individualism.
  995. ferdiyet Tür.
    • individuality.
  996. ferdiyetçi Tür.
    • individualist.
  997. ferdiyetçilik Tür.
    • individualism.
  998. feretory İng.
    • (i). bir azizin ölüsünden veya eşyasından geriye kalan kutsal emanetlerin konduğu sandık, bu emanetlerin saklandığı oda.
  999. ferforje Tür.
    • wrought iron.
  1000. ferforje Tür.
    • wrought iron.
  1001. feri Tür.
    • secondary. accessory. derived.
  1002. feri Tür.
    • secondary.
  1003. ferial İng.
    • (s). yortu veya tatil günlerine ait
    • (kil). yortu veya perhiz günü olmayan günlere ait, adi günlerle ilgili.
  1004. feribot Tür.
    • ferry. ferryboat.
  1005. feribot Tür.
    • ferryboat. ferry. passage boat.
  1006. feribot Tür.
    • ferryboat. car-ferry. automobile ferry. ferry-boat. ferry craft. ferry steamer. passage boat. seatrain.
  1007. ferine İng.
    • (s). vahşi, yabani.
  1008. feringi İng.
    • (i) Frenk, Hintlilerin AvrupaIılara verdikleri isim.
  1009. ferity İng.
    • (i). vahşilik, yabanilik
    • gaddarlık.
  1010. ferman Tür.
    • firman. imperial edict. mandate. writ.
  1011. ferman Tür.
    • edict. firman. decree. imperial order. ordinance. rescript. writ.
  1012. ferman Tür.
    • charter. edict. ordinance. writ. firman. imperial edict. decree. command.
  1013. fermantasyon Tür.
    • fermentation. zymosis.
  1014. fermantasyon Tür.
    • fermentation.
  1015. fermantasyon Tür.
    • fermentation.
  1016. fermata İng.
    • (i)., (müz). durak ve uzatma işareti.
  1017. fermejüp Tür.
    • snap. fastener.
  1018. fermejüp Tür.
    • press stud.
  1019. ferment Tür.
    • To undergo fermentation
    • to be in motion, or to be excited into sensible internal motion, as the constituent particles of an animal or vegetable fluid
    • to work
    • to effervesce.
  1020. ferment Tür.
    • To change the chemical composition of certain foods through the action of microorganisms For example, yeast acts on malt to produce beer.
  1021. ferment Tür.
    • To cause ferment of fermentation in
    • to set in motion
    • to excite internal emotion in
    • to heat.
  1022. ferment Tür.
    • To be agitated or excited by violent emotions. a substance capable of bringing about fermentation cause to undergo fermentation
    • "We ferment the grapes for a very long time to achieve high alcohol content"
    • "The vintner worked the wine in big oak vats" work up into agitation or excitement
    • "Islam is fermenting Africa" be in an agitated or excited state
    • "The Middle East is fermenting"
    • "Her mind ferments".
  1023. ferment Tür.
    • That which causes fermentation, as yeast, barm, or fermenting beer.
  1024. ferment Tür.
    • Intestine motion
    • heat
    • tumult
    • agitation.
  1025. ferment Tür.
    • enzyme. ferment. yeast.
  1026. ferment Tür.
    • a state of agitation or turbulent change or development
    • "the political ferment produced a new leadership"
    • "social unrest". a substance capable of bringing about fermentation. a process in which an agent causes an organic substance to break down into simpler substances
    • especially, the anaerobic breakdown of sugar into alcohol. a chemical phenomenon in which an organic molecule splits into simpler substances. be in an agitated or excited state
    • "The Middle East is fermenting"
    • "Her mind ferments". work up into agitation or excitement
    • "Islam is fermenting Africa". cause to undergo fermentation
    • "We ferment the grapes for a very long time to achieve high alcohol content"
    • "The vintner worked the wine in big oak vats". go sour or spoil
    • "The milk has soured"
    • "The wine worked"
    • "The cream has turned--we have to throw it out".
  1027. ferment Tür.
    • A natural conversion process performed by yeast cells that turns sugars into alcohol and carbon dioxide.
  1028. ferment Tür.
    • A gentle internal motion of the constituent parts of a fluid
    • fermentation.
  1029. ferment İng.
    • (f). mayalanmak ekşimek, tahammür etmek
    • mayalandırmak, tahammür ettirmek: coşmak (fikir), heyecanlanmak, telaş etmek.
  1030. ferment İng.
    • (i)., (kim). tahammür ettiren şey, maya
    • tahammür, mayalanma, ekşime
    • telâş, karışıklık, galeyan, heyecan.
  1031. fermentation İng.
    • (i). mayalanma, fermantasyon, tahammür: galeyan, heyecan, fer'mentative (s). mayalanan, mayalayan:mayalanma sonucu hasıl olan.
  1032. fermuar Tür.
    • zip. zipper. zip fastener.
  1033. fermuar Tür.
    • zipper. zip. zip fastener.
  1034. fermuar Tür.
    • zipper. zip fastener. fastener.
  1035. fern İng.
    • (i)., (bot). eğreltiotu gibi Filicineae sınıfından bitki. brake fern kuzgun otu, (bot). Pteris aquilina. maidenhair fern baldırıkara, (bot). Adiantum capillus Veneris.
  1036. ferocious İng.
    • (s). vahşi, yırtıcı, kudurmuş: (k).dili felâket. ferociously (z). vahşice.
  1037. ferocity İng.
    • (i). vahşilik, vahşet.
  1038. ferous İng.
    • sonek içine alan, taşıyan: coniferous (s). kozalaklı.
  1039. ferrate İng.
    • (i)., (kim). demir asidi tuzu, asitferik tuzu.
  1040. ferret İng.
    • (i)., (zool). tavşan veya sıçan tutmak için kullanılan gelinciğe benzer ufak bir hayvan, dağ gelinciği.
  1041. ferret İng.
    • (f)., out ile gizlendiği yerden bulup çıkarmak, kovmak
    • araştırmak
    • gelincikle avlamak.
  1042. ferret, ferreting İng.
    • (i). bir çeşit ensiz şerit.
  1043. ferri İng.
    • önek, (kim). demirli.
  1044. ferriage İng.
    • (i). kayık veya sahil gemisine ödenen geçiş ücreti, feribot parası
    • kayık veya vapurla bir sahilden karşıya geçme.
  1045. ferric İng.
    • (s). demire ait, demirli
    • (kim). içinde yüksek değerde demir iyonu bulunan.
  1046. ferriferous İng.
    • (s)., (kim). demirli.
  1047. ferriswheel İng.
    • dönme dolap.
  1048. ferrite İng.
    • (i)., (kim). Fe2-O3 ihtiva eden bir karışım
    • demir ve çelikte bulunan demir filizi.
  1049. ferro İng.
    • Önek demirli. ferrochrome (i). sert çelik imalinde kullanılan bir demir ve krom karışımı. ferroconcrete (i). betonarme. ferrocyanide (i). ferosiyanit asidinin tuzu. fer romagnetic (s). yüksek mıknatıs gücü olan.
  1050. ferrotype İng.
    • (i)., (foto). ince demir levha üzerine çekilen fotoğraf ve bu şekilde fotoğraf çekme usulü.
  1051. ferrous İng.
    • (s). demirli, demirden oluşan
    • (kim). iki değerli demiri ihtiva eden
    • (bak). ferric.
  1052. ferruginous İng.
    • (s). demirli
    • pasa benzer, pas renginde.
  1053. ferrule İng.
    • (i). baston ucuna geçirilen demir veya madeni halka, yüksük, başlık
    • (bak). ferule.
  1054. ferry İng.
    • (i)., (f). feribot
    • nehir veya gölde bir iskeleden diğerine geçmek için kullanılan vapur
    • (f). vapurla karşı yakaya taşımak. ferry service sahil seferi, feribot servisi.
  1055. fersah Tür.
    • league.
  1056. fersiz Tür.
    • lackluster.
  1057. fert Tür.
    • person. individual. member. individual birey.
  1058. fert Tür.
    • individual. individual person.
  1059. fert Tür.
    • individual.
  1060. fertile İng.
    • (s). verimli, mümbit, bereketli
    • (biyol). üreyebilen
    • doğurgan. fertil'ity (i). verimlilik, mümbitlik, bereket
    • üreyebilme
    • doğurganlık.
  1061. fertilecrescent İng.
    • Türkiye ve Irak'ı içine alan hilal şeklindeki bir toprağı kapsayan ve tarım alanı olarak kullanılan verimli bir saha.
  1062. fertilize İng.
    • (f). gübrelemek, verimini artırmak, kuvvet ve bereketini çoğaltmak
    • (bot)., (biyol). döllemek, tohumlamak, aşılamak. fertiliza'tion (i). ilkah
    • aşılama
    • verimini artırma, mümbitleştirme, gübreleme. fer'tilizer (i). gübre, kimyevi gübre.
  1063. ferula İng.
    • (i). şeytantersi, (bot). Ferula
    • çomak, asa.
  1064. ferule İng.
    • (i)., (f). öğrencinin eline vurmaya mahsus sopa
    • (f). bu sopayla dövmek.
  1065. fervency İng.
    • (i). hararet, şiddet ve hiddet, şevk, iştiyak, gayret.
  1066. fervent İng.
    • (s). şevkli, gayretli, hararetli, sıcak, ateşli. fervently (z). şevkle, hararetle, gayretle. fervor (i). ateşlilik, hararet, şevk, gayret.
  1067. fervid İng.
    • (s). çok şevkli, aşırı gayretli. fervidly (z). şevkle, gayretle.
  1068. fervor İng.
    • (i). şiddetli arzu, iştiyak, şevk, gayret.
  1069. feryat Tür.
    • cry. wail. outcry. scream. bellow. clamor. clamour. howl. jeremiad. lamentation. ululation.
  1070. feryat Tür.
    • cry. ejaculation. scream. screech. squall. wail. yell. shriek.
  1071. feryat Tür.
    • cry. cry for help. complaint. clamour. howl. hue. lamentation. scream. screech. shout. shriek. squall. wail.
  1072. feryat etmek Tür.
    • to cry. howl. shriek. squall. wail.
  1073. feryat figan Tür.
    • wailing.
  1074. fes Tür.
    • Fusion Energy Sciences One of the five DOE Offices of Science See the FES web pages. a building, a construct, a creation, to build, to construct, to create, to make. a city in north central Morocco
    • religious center.
  1075. fes Tür.
    • Folder Error Summary A list of errors made during the auditing of an individual, as well as an appraisal of the individual"s progress Frequently used as a verb, meaning "to examine a case folder and note the errors found ". fixed earth station.
  1076. fes Tür.
    • Fluent English Speaker.
  1077. fes Tür.
    • Fixed End System The non-mobile communication system that handles OSI transport and higher layers of CDPD transmission.
  1078. fes Tür.
    • Fine Error Signal.
  1079. fes Tür.
    • Fine Error Sensor.
  1080. fes Tür.
    • Final Environmental Impact Statement. final environmental statement.
  1081. fes Tür.
    • fez.
  1082. fes Tür.
    • fez.
  1083. fes Tür.
    • Factor Evaluation System.
  1084. fesat Tür.
    • sinister. disturbance. disorder. sedition. mischief. treachery. intrigue. mischievous. factious.
  1085. fesat Tür.
    • sedition. disturbance. disorder. treachery. corruption. depravity. mischief. plot.
  1086. fesat Tür.
    • poisonous. low-minded. jaundiced. sinister. malice. depravity. intrigue. mischief. corruption. plot. agitator.
  1087. fesatçı Tür.
    • troublemaker. trouble making. factious. firebrand. incendiary. mischief maker.
  1088. fesatçılık Tür.
    • stirring up trouble. sedition. criminal mischief.
  1089. fesatlık Tür.
    • sedition. disorder.
  1090. fescennine İng.
    • (s). müstehcen, açıksaçık, kaba, ahlaksız, ayıp.
  1091. fescue İng.
    • (i). bir çayır otu, (bot). Festuca.
  1092. feshetme Tür.
    • repeal. undoing.
  1093. feshetme Tür.
    • abrogation.
  1094. feshetmek Tür.
    • annul. to annul. to abrogate. to dissolve.
  1095. feshetmek Tür.
    • annul. cancel. dissolve. quash. repeal. rescind. revoke. to abolish. to cancel. to annul. to rescind. to repeal. to abrogate. to dissolve.
  1096. fesih Tür.
    • cancellation. repeal. compulsory dissolution. abolition. annulment. abrogation. dissolution.
  1097. fesih Tür.
    • annulment. avoidance. cancellation. termination. repeal. dissolution. annihilation. cassation. rescission. revocation.
  1098. fesih Tür.
    • abolition. cancellation. dissolution. annulment. cancel. rescission. denouncement. invalidation. cassation. defeasance. repeal.
  1099. fesleğen Tür.
    • sweep basil. basil reyhan.
  1100. fesleğen Tür.
    • basil.
  1101. fesleğen Tür.
    • basil.
  1102. festal İng.
    • (s). bayram veya yortuya ait
    • şen, sevinçli, eğlenceli.
  1103. fester İng.
    • (f)., (i). iltihaplanmak, azmak
    • çürümek, küflenmek
    • kuruntu etmek
    • (i). iltihap.
  1104. festination İng.
    • (i)., (tıb). sinirlilikten ileri gelen hızlı yürüme temayülü.
  1105. festival Tür.
    • Pertaining to a fest
    • festive
    • festal
    • appropriate to a festival
    • joyous
    • mirthful.
  1106. festival Tür.
    • From Latin, joyful Another way of describing a Feast Day.
  1107. festival Tür.
    • festival. festive. festival. festivity. carnival. feast. fair.
  1108. festival Tür.
    • festival.
  1109. festival Tür.
    • festival.
  1110. festival Tür.
    • A time of feasting or celebration
    • an anniversary day of joy, civil or religious. an organized series of acts and performances
    • "a drama festival" a day or period of time set aside for feasting and celebration.
  1111. festival Tür.
    • A special day or season of the year to celebrate an event of importance to a religion They were and are times of feasting and are often associated with holidays. n pesta.
  1112. festival Tür.
    • a day or period of time set aside for feasting and celebration. an organized series of acts and performances
    • "a drama festival".
  1113. festival Tür.
    • A ceremonial parade.
  1114. festival İng.
    • (i). bayram, yortu
    • festival, şenlik.
  1115. festive İng.
    • (s). bayrama ait, festivalle ilgili
    • şen, neşeli.
  1116. festivity İng.
    • (i). festival
    • bayram, şenlik, eğlence.
  1117. festoon İng.
    • (i)., (f). kavis şeklinde sarkan çiçek veya krepon kâğıdından yapılmış kordon
    • (güz.san). bu desende kabartma süs: (f). böyle çiçek veya kâğıtla süslemek.
  1118. fetal, feotal İng.
    • (s). cenine ait.
  1119. fetch İng.
    • (f)., (i). alıp getirmek, getirmek
    • gelir sağlamak, hasılat getirmek
    • (k).dili memnun etmek
    • (h). dili vurmak (darbe)
    • (den). volta vurmak
    • limana varmak
    • (i). alıp getirme
    • uzanıp alma
    • mesafe
    • hile, (colloq). dolap. fetch a compass (den). bir devir yapmak, dolaşmak. fetch and carry öteye beriye koşuşup iş görmek. fetching (s)., (k).dili cazibeli, çekici, alımlı.
  1120. fete İng.
    • (i)., (f). ziyafet
    • açık hava eğlencesi, piknik
    • (f). ziyafet vermek
    • ağırlamak. fete champetre (Fr). açık hava eğlencesi.
  1121. feterita İng.
    • (i). bir çeşit süpürge darısı.
  1122. fethetme Tür.
    • capturing.
  1123. fethetmek Tür.
    • to conquer. capture. reduce. subjugate. win.
  1124. fethetmek Tür.
    • conquer. reduce. to conquer.
  1125. fethetmek Tür.
    • conquer.
  1126. fetid, foetid İng.
    • (s). kokmuş, kokuşmuş, taaffün etmiş. fetidness (i). kokuşma, taaffün.
  1127. fetih Tür.
    • conquest.
  1128. fetih Tür.
    • conquest.
  1129. fetiş Tür.
    • fetish.
  1130. fetiş Tür.
    • fetish.
  1131. fetish İng.
    • (i). fetiş fetishism (i). fetişizm.
  1132. fetişist Tür.
    • fetishist.
  1133. fetişist Tür.
    • fetishist.
  1134. fetişizm Tür.
    • fetishism.
  1135. fetlock İng.
    • (i). atın topuğu
    • topuk kılları
    • topuk mafsalı.
  1136. fetor, foetor İng.
    • (i). pis koku.
  1137. fettan Tür.
    • enticing.
  1138. fetter İng.
    • (i)., (f). pranga, bukağı
    • (gen). (çoğ). engel, mani
    • (f). ayağına zincir vurmak, elini ayağını bağlamak
    • bağlamak, engellemek, mani olmak, kayıt altına almak.
  1139. fettle İng.
    • (i), (f). hal
    • (end). demir işlemesinde ocağa serilen taş kırıntıları
    • (f). bu taş kırıntılarını sermek. in fine fettle iyi halde, zinde.
  1140. fetus, foetus İng.
    • (i)., (biyol). cenin, dölüt. fetal, foetal (s). cenine ait.
  1141. fetva Tür.
    • mufti"s opinion on a matter involving religious law. advisory opinion.
  1142. feud İng.
    • (i)., (f). kan davası
    • kavga
    • (f). ihtilâflı olmak, kavga etmek. feud with kavgalı olmak, husumet beslemek.
  1143. feud, feod İng.
    • (i). tımar, zeamet.
  1144. feudal İng.
    • (s). derebeyliğe ait. feudal system Avrupa derebeylik sistemi. feudalism (i). derebeylik feudal'ity (i). derebeylik
    • tımar, zeamet.
  1145. feudatory İng.
    • (i). tımarcı.
  1146. feuilleton İng.
    • (i)., (Fr). Avrupa gazetelerinde roman veya sanat eleştirisine ayrılan sütun
    • bu sutunda çıkan yazı.
  1147. fever İng.
    • (i)., (tıb). ateş, hararet, sıcaklık, humma
    • telaş, heyecan, asabiyet. fever heat hararet, ateş. fever tree sıtma ağacı. be in a fever yanmak, ateş basmak, hararetli olmak
    • telâş etmek, merak etmek. black water fever (tıb). karasu humması. hay fever saman nezlesi. scarlet fever kızıl humma. typhoid fever tifo. typhus fever tifüs, lekeli humma. yellow fever sarı humma. fevered (s). ateşli, hararetli olan.
  1148. feverfew İng.
    • (i). âkırkarha, bir çeşit kasımpatı, koyungözü, (bot). Chrysanthemum parthenium.
  1149. feverish İng.
    • (s). hararetli, ateşli
    • ateş veren, sıtma getiren, sıtmalı
    • heyecanlı, telâşlı, sabırsız. feverishly (z). hararetle, çok faal olarak. feverishness (i). ateşlilik, hararet
    • asabiyet.
  1150. fevkalade Tür.
    • extraordinary. marvellous. marvelous. remarkable. exceptional. wondrous. out of this world. exceptionally. supremely. fantastically. par excellence.
  1151. fevkalade Tür.
    • extraordinary. marvellous. exceptional. remarkable. wonderful. great. very good. unusually. extraordinarily. exceedingly. excellent.
  1152. fevkalade Tür.
    • exceptional. excellent. superb. extraordinary. unusual. above. out of the cap. dreamy. fantastic. far out. golden. grand. great. paramount. phenomenal. remarkable. shining. surpassing.
  1153. fevkaladelik Tür.
    • singularity. being extraordinary or exceptional.
  1154. fevkaladelik Tür.
    • extraordinariness.
  1155. few İng.
    • (s)., (i). az
    • (i). az miktar. a few birkaç. a few of his friends dostlarından bazıları. a man of few words az konuşan adam. every few days birkaç günde bir. not a few pek de az değil, birçok. some few birkaç, birkaç kişi. quite a few birçok. the few seçkin kişiler, güzideler.
  1156. fey İng.
    • (s). kaçık, çatlak
    • ince, narin, sevimli
    • peri hissini veren.
  1157. fez İng.
    • (i). fes.
  1158. feza Tür.
    • outer space.
  1159. ff İng.
    • (kıs). folios, following, fortissimo.
  1160. fiacre İng.
    • (i). küçük atlı araba.
  1161. fiance, eril, fiancee dişil İng.
    • (i). nişanlı.
  1162. fiannafail İng.
    • irlandada aşırı milliyetçi parti.
  1163. fiasco İng.
    • (i). başarısızlık, muvaffakiyetsizlik, bozgun, yenilgi, hezimet, fiyasko.
  1164. fiat İng.
    • (i). emir
    • karar. fiat money (A.B.D). yalnız hukümet kararına dayanarak tedavüle çıkarılan kâğıt para. Fiat lux! (Lat). Nur olsun !
  1165. fib İng.
    • (i)., (f). (bed, bing) küçük yalan, uydurma
    • (f). yalan söylemek, uydurmak, slang atmak. fibber (i). yalancı.
  1166. fiber Tür.
    • What it"s good for: Lowers cholesterol and blood sugar levels, helps move waste through the intestines Diets rich in plant fiber are related to a reduction of heart disease, colon cancer and diabetes Where you get it: Fruits, vegetables and whole-grains Tidbit: If you"re upping your fiber intake, do it slowly to avoid stomach upset Also, drink lots of water DRI or RDA: None.
  1167. fiber Tür.
    • This is found in foods that come from plants Fiber helps your body digest food and control blood sugar Types of fiber are beans, fruits, and oat products, whole-grain products and vegetables. a slender and greatly elongated solid substance. the inherent complex of attributes that determine a persons moral and ethical actions and reactions
    • "education has for its object the formation of character"- Herbert Spencer. a leatherlike material made by compressing layers of paper or cloth.
  1168. fiber Tür.
    • Sinew
    • strength
    • toughness
    • as, a man of real fiber.
  1169. fiber Tür.
    • Refers to the fiber optic cable used to carry high volumes of data in the form of light pulses Fiber optic cable forms the backbone of networks such as the one Conxion uses to connect datacenters around the world. optical fiber: a very long, narrow, flexible piece of glass Used for high-speed communications.
  1170. fiber Tür.
    • Optical fiber is made of flexible glass and can support very high data transfer rates An individual glass fiber, roughly the thickness of a human hair, is capable of carrying a distinct signal transmitted in the form of pulses of light A single strand of fiber is capable of transmitting over a million simultaneous telephone calls, or nearly 80 gigabits of digital information per second, using commercially available telecommunications equipment.
  1171. fiber Tür.
    • Optical fiber: a very long, narrow, flexible piece of glass Used for high-speed communications.
  1172. fiber Tür.
    • One of the delicate, threadlike portions of which the tissues of plants and animals are in part constituted
    • as, the fiber of flax or of muscle.
  1173. fiber Tür.
    • Network cabling that uses optical fibers to carry information as light instead of as electricity Fiber-optic cable carries information farther, faster, and more reliably than other types of cable Fiber-optic cable is much less likely than coaxial or twisted-pair cable to pick up damaging electrical surges, for example from nearby lightning strikes, because the fibers conduct light but not electricity The Ohio University WAN uses fiber for most of the connections between buildings.
  1174. fiber Tür.
    • Made of very pure glass, it is used in fiber optic communications It carries a digital signal made of modulated light It can carry much more much faster that the traditional copper lines.
  1175. fiber Tür.
    • General term for a filamentary material The single unit of substance that is broken into parts fit to form threads to be woven
    • a filament Any material whose length is at least 100 times its diameter, typically 0 10 to 0 13 mm.
  1176. fiber Tür.
    • fibre. fiber.
  1177. fiber Tür.
    • Fiber-optic cable is made of glass fibers instead of copper strands Data, expressed as pulses of lighter rather than electrons, is transmitted by lasers or other devices Optical fiber can carry billions of bits a second, many times more than coaxial or copper wire, and is less sensitive to electrical interference.
  1178. fiber Tür.
    • fiberboard.
  1179. fiber Tür.
    • Fiber - also known as fiber optic - is made up of threads of pure glass Lasers attached to the end of each cable transmit digital patterns of light pulses at extremely high speed.
  1180. fiber Tür.
    • fiber.
  1181. fiber Tür.
    • Elongated and thickened cell found in xylem tissue It strengthens and supports the surrounding cells.
  1182. fiber Tür.
    • A unit of matter characterised by having a length at least 100 times its diameter or width The fundamental component used in making textile yarns and fabrics.
  1183. fiber Tür.
    • A substance found in foods that come from plants Fiber helps in the digestive process and is thought to lower cholesterol and help control blood glucose The two types of fiber in food are soluble and insoluble Soluble fiber, found in beans, fruits, and oat products, dissolves in water and is thought to help lower blood fats and blood glucose Insoluble fiber, found in whole-grain products and vegetables, passes directly through the digestive system, helping to rid the body of waste products.
  1184. fiber Tür.
    • A single, separate optical transmission element characterized by core and cladding.
  1185. fiber Tür.
    • A single, separate optical transmission element characterized by a core and cladding, with an outside diameter of 125 microns.
  1186. fiber Tür.
    • A shortened term for "fiber optic," fiber is made of very pure glass Digital signals, in form of modulated light, travel on strands of fiber for long distances Fiber can carry far, far more information over much, much longer distances than traditional copper Low data loss, high-speed transmission, large bandwidth, small physical size, light weight and freedom from electromagnetic interference and grounding problems are some of the advantages of fiber optic cable There are five common types: single, dual, quad, stranded and ribbon. Fiber can provide structural integrity, volume, moisture holding capacity, adhesiveness and shelf stability in reduced-fat products Applications include baked goods, meats, spreads and extruded products.
  1187. fiber Tür.
    • Any fine, slender thread, or threadlike substance
    • as, a fiber of spun glass
    • especially, one of the slender rootlets of a plant.
  1188. fiber Tür.
    • An optical transmission medium consisting of thin plastic or glass strands which reflects light pulses along the inside To light a fiber activation of a fiber.
  1189. fiber Tür.
    • An optical fiber transmits information using light waves, rather than electrons as in copper wires An optical fiber consists of a thin core, which carries the light signal, surrounded by a thicker transparent cladding, which keeps the light within the core Typically, a fiber core is made of glass, but plastics are used for short distance applications The fiber is protected by a soft buffer, which, in turn, is protected by a hard jacket Several fibers may be bundled into a single jacket Light-emitting diodes or lasers transmit light through the fiber core See Multimode Fiber, Single-Mode Fiber. fiber is an ingredient in edible plants that aids in digestion Fiber helps keep the stool soft, and keeps it traveling easily through the intestine Fiber is found in vegetables, fruits, beans, and whole grains.
  1190. fiber Tür.
    • A mixture of indigestible carbohydrates found in plant foods, does not supply calories or nutrients but aids in digestion and elimination Tomatoes are a source of fiber
    • people who eat diets high in fiber have a lowered risk of heart disease Fiber may also protect against some cancers.
  1191. fiber Tür.
    • A lightweight thread, introduced in Windows NT 4 0, that makes it easier for developers to optimize scheduling within multithreaded applications See thread.
  1192. fiber Tür.
    • A general name for the raw material, such as cotton, flax, hemp, etc., used in textile manufactures. a leatherlike material made by compressing layers of paper or cloth a slender and greatly elongated solid substance.
  1193. fiber, (ing). fibre İng.
    • (i). Iif, iplik, tel
    • karakter. fibered (s). Iifli, telli. fiberboard (i). komprime liflerden yapılmış tahta. fiberglass (i). cam elyafı.
  1194. fiberglas Tür.
    • fiberglass. fibreglass.
  1195. fiberglas Tür.
    • fiberglass, fibreglass.
  1196. fiberglas Tür.
    • fiberglass.
  1197. fibril İng.
    • (i). küçük lif veya tel.
  1198. fibrillation İng.
    • (i). Iif veya tellerin meydana gelmesi
    • (tıb). kalp hastalığında kalbin fazla hızlı ve zayıf çarpması.
  1199. fibrin Tür.
    • Tough, sticky protein threads that form during coagulation to bind and strengthen the platelet plug. a substance in the blood that combines with blood cells and platelets to form a chemically stable clot at the site of bleeding.
  1200. fibrin Tür.
    • The white, albuminous mass remaining after washing lean beef or other meat with water until all coloring matter is removed
    • the fibrous portion of the muscle tissue
    • flesh fibrin.
  1201. fibrin Tür.
    • The substance that in combination with blood cells forms a blood clot.
  1202. fibrin Tür.
    • Natural body protein that is deposited on injured tissues, contributes to the stoppage of bleeding, and aids in tissue repair by forming a matrix for migrating fibroblasts and the formation of collagenous tissue The removal of this matrix is necessary to re-establish preoperative conditions Excess fibrin deposition can lead to adhesion formation. a white insoluble fibrous protein formed by the action of thrombin on fibrinogen when blood clots
    • it forms a network that traps red cells and platelets.
  1203. fibrin Tür.
    • It is insoluble in water, but is readily digestible in gastric and pancreatic juice.
  1204. fibrin Tür.
    • Clot forming protein these clots often remain suspended in the serum and cause problems within sampling.
  1205. fibrin Tür.
    • a white, insoluble protein formed by the chemical fibrinogen to form blood clots. an insoluble protein that forms the necessary fibrous network in the coagulation of blood.
  1206. fibrin Tür.
    • A white, albuminous, fibrous substance, formed in the coagulation of the blood either by decomposition of fibrinogen, or from the union of fibrinogen and paraglobulin which exist separately in the blood.
  1207. fibrin Tür.
    • An insoluble protein.
  1208. fibrin Tür.
    • An elastic filamentous protein in the blood that cannot be dissolved and which forms clots along with platelets.
  1209. fibrin Tür.
    • An albuminous body, resembling animal fibrin in composition, found in cereal grains and similar seeds
    • vegetable fibrin. a white insoluble fibrous protein formed by the action of thrombin on fibrinogen when blood clots
    • it forms a network that traps red cells and platelets.
  1210. fibrin İng.
    • (i)., biyokim. fibrin.
  1211. fibrinogen İng.
    • (i)., (biyokim). kan pıhtısını meydana getiren madde, fibrinojen.
  1212. fibroid İng.
    • (s). Iifli, lif gibi, liften yapılmış. fibroid tumor lifli tümör.
  1213. fibroma İng.
    • (i)., (tıb). lifli tümör.
  1214. fibrosis İng.
    • (i)., (tıb). hücre aralarındaki lifli bağdokunun artması, fibrosis.
  1215. fibrous İng.
    • (s). Iifli.
  1216. fibula İng.
    • (çoğ. -lae) (i)., (anat)., (zool). dizden aşağıdaki iki incik kemiğinden küçük olanı, kamış kemik, fibula
    • eski Roma'da elbiseyi tutturmak için kullanılan kancalı büyük iğne veya broş.
  1217. fichu İng.
    • (i). üçgen omuz atkısı
    • üç köşeli pelerin.
  1218. fickle İng.
    • (s). dönek, kararsız, (colloq). maymun iştahlı. fickleness (i). döneklik, kararsızlık.
  1219. fictile İng.
    • (s). topraktan yapılmış
    • biçime girer, şekil alır
    • çömlek işine ait.
  1220. fiction İng.
    • (i). roman ve hikâye edebiyatı, kurgusal edebiyat
    • hayal, icat, masal, uydurma hikâye
    • yalan
    • (huk). kolaylık olsun diye hakikat gibi farzolunan şey fictional s roman ede biyatına ait
    • hayali fictionalize f roman şekline sokmak fictionist i romancı, hikâyeci.
  1221. fictitious İng.
    • (s). uydurma, hayali fictitiously (z). hayal mahsulu olarak. fictitiousness (i). hayal mahsulu oluş.
  1222. fictive İng.
    • (s). masal veya hayal kabilinden
    • hayali, uydurma, sahte.
  1223. fid İng.
    • (i)., (den). kaşkaval
    • mandal
    • (den). çelik
    • tahta veya madeni çubuk.
  1224. fidan Tür.
    • sapling. young tree. young plant. tiller.
  1225. fidan Tür.
    • sapling. young tree. plant. shoot.
  1226. fidan Tür.
    • sapling. cion. set. plant.
  1227. fidanlık Tür.
    • nursery. plantation. nursery garden.
  1228. fidanlık Tür.
    • nursery. nursery garden. plantation.
  1229. fidanlık Tür.
    • nursery.
  1230. fiddle İng.
    • (i)., (f)., (müz)., (leh). veya alay keman
    • (den). fırtına olduğu zaman tabaklar düşmesin diye so'fra kenarına çekilen tahta veya ip korkuluk
    • (mak). rende makinasında aletleri tutan çerçeve
    • (f)., (k).dili keman çalmak
    • sinirli sinirli parmaklarını oynatmak
    • boş şeylerle vakit geçirmek. fiddle away zaman öIdürmek için meşgul olmak. fit as a fiddle zinde ve neşeli. play second fiddle ikinci derecede rol oynamak.
  1231. fiddlededee İng.
    • ünlem, eski Boş Iâf ! Saçma !
  1232. fiddlefaddle İng.
    • (i). saçma sapan söz.
  1233. fiddler İng.
    • (i)., (aşağ). kemancı. fiddler crab toprağı eşmek için kullandıgı iri kıskacını keman tutar gibi tutan bir çeşit yengeç.
  1234. fiddlestick İng.
    • (i). keman yayı
    • saçmalık, boş şey. Fiddlesticks! ünlem, eski Saçma!
  1235. fiddlewood İng.
    • (i). Karayib Adalarına mahsus bir ağaç.
  1236. fide Tür.
    • seedling. set.
  1237. fide Tür.
    • seedling. nursing plant. set.
  1238. fide Tür.
    • seedling.
  1239. fidelity İng.
    • (i). sadakat, vefa
    • doğruluk. high fidelity (elek). sesi tabii olarak kaydetme sistemi.
  1240. fidget İng.
    • (i)., (f)., (çoğ). huzursuzluk, rahatsızlık, sinirlilik: yerinde duramayan kimse
    • (f). rahat oturamamak, yerinde duramamak, durmadan kımıldanmak veya kımıldatmak. fidgety (s). rahat durmayan, kıpır kıpır.
  1241. fiducial İng.
    • (s). güvenen, emniyet ve itimat eden
    • emniyet ve itimat kabilinden
    • (fiz). miyar veya ölçü birimi türünden. fiducially (z). emaneten, güvenle, emniyetle.
  1242. fiduciary İng.
    • (s)., (i). itimada dayanan
    • emanet olan, emanet
    • itibari
    • (i). emin, mütevelli, mutemet.
  1243. fidye Tür.
    • ransom. ransom kurtulmalık.
  1244. fidye Tür.
    • ransom.
  1245. fidye Tür.
    • ransom.
  1246. fie İng.
    • ünlem Aman! Ayıp! Yuh!
  1247. fief İng.
    • (i). tımar, zeamet.
  1248. field İng.
    • (i)., (f). çayır, kır, otlak, mera
    • tarla
    • saha, meydan, alan
    • savaş meydanı
    • oyun sahası
    • bir yarışmaya katılanlar
    • fırsat
    • (han). zemin
    • (fiz). saha, tesir sahası, etki alanı
    • (f). top oyunlarında meydancı olmak
    • topu yakalayıp atmak. field artillery (ask). sahra topçusu. field corn hayvan yemi olarak yetiştirilen mısır. field day spor bayramı. field events bir atletizm karsılaşmasında yüksek atlama, cirit atma gibi yarışmalar. field glasses çifte dürbün. field hospital sahra hastanesi. field knautia, field scabious misk çiçeği, (bot). Knautia arvensis. field magnet (mak). motorda sabit bobin. field marshal mareşal, müşir. field mouse tarla faresi. field officer (ask). binbaşı, yarbay veya albay
    • alay komutanı. fieldpiece (i). sahra topu field sports atletizm
    • av gibi açık hava sporları. fieldstone (i). (inşaatlarda kullanılan) yontulmamış taşlar. field trip (öğretimde) gezi, tatbikat. fieldwork (i)., (ask). hafif istihkâm. field work bir bilginin yaptığı araştırma ve çalışma. a fair field bir yarışmada eşit şartlar. hold the field yerini muhafaza etmek. play the field (A.B.D). bir kişiye bağlanmayıp değişik kimselerle flört etmek. take the field sefere çıkmak. wide field of vision geniş görüş alanı. fielder (i)., beysbol dış meydan oyuncusu. to field questions gazetecilerin sorularına cevap vermek
    • cevaplandırmak.
  1249. fieldfare İng.
    • (i). ardıç kuşu, (zool). Turdus pilaris.
  1250. fiend İng.
    • (i). şeytan, ifrit, canavar, iblis, zebani:(k).dili bir şeye düşkün olan kimse, meraklı veya tiryaki kimse.
  1251. fiendish İng.
    • (s). şeytani, seytanca
    • gaddar, zalim. fiendishly (z). şeytancasına. fiendishness (i). canavarlık.
  1252. fierce İng.
    • (s). şiddetli, hiddetli, sert, vahşi
    • öfkeli: hararetli, şevkli, ateşli
    • argo çok berbat. fiercely (z). şiddetle, sert bir şekilde. fierceness (i). şiddet, sertlik, vahşet.
  1253. fierifacias İng.
    • (Lat)., (huk). mahkeme memuruna verilen yazılı haciz emri.
  1254. fiery İng.
    • (s). ateşli, ateşten, ateş gibi
    • hararetli, şevkli
    • hummalı, harareti olan
    • kızgın, ateş kesilmiş
    • tutuşabilir.
  1255. fiesta İng.
    • (i)., (isp). yortu, bayram, şenlik.
  1256. fife İng.
    • (i)., (f). asker düdüğü, fifre
    • (f). düdük çalmak. fifer (i). düdük çalan kimse, düdükçü. fife rail (den). armadura.
  1257. fifteen İng.
    • (s)., (i). on beş, on beş rakamı (15, XV). fifteenth (s)., (i). on beşinci
    • (i). on beşte bir.
  1258. fifth İng.
    • (s)., (i). beşinci, beşte bir
    • (muz). bir notadan beş derece tiz veya pes olan enterval. a fifth (A.B.D). (içki ölçüsü) galonun beşte biri, 84 santilitre. Fifth Amendment (A.B.D). anayasasında bir kimsenin kendi suçları hakkında şahitlik etmeme hakkı. Fifth Avenue New York'ta büyük mağazaların bulunduğu cadde. fifth column beşinci kol. fifth wheel gereksiz şey veya kimse.
  1259. fiftieth İng.
    • (s)., (i). ellinci
    • (i). ellide bir.
  1260. fifty İng.
    • (s). (i). elli
    • (i). elli rakamı (50, L) fifty-fifty (s). yarı yarıya.
  1261. fig İng.
    • (i)., (f). (ged, ging) esvap, üstbaş, donatım
    • hal: (f)., (k).dili donatmak, süslemek. in full fig giyimli
    • tam teçhizatlı.
  1262. fig İng.
    • (i). incir ağacı
    • incir, yemiş
    • önemsiz herhangi bir şey. figleaf (i). incir yaprağı
    • gizlenmesi gereken şeyin örtüsü. Bengal fig Hint inciri, (bot). Ficus bengalensis. coprifig (i)., wild fig yaban inciri, (bot). Ficus carica. mulberry fig Arabistan inciri. purple fig kavak inciri.
  1263. fig İng.
    • (kıs). figurative, figure.
  1264. figan Tür.
    • groan. lament. lamentation. outcry. wail.
  1265. fight İng.
    • (i)., (f). (fought) kavga, dövüş, savaş, muharebe
    • mücadele
    • savaş veya mücadele eğilimi
    • (f). savaşmak, kavga etmek, dövüşmek, dövüştürmek
    • mücadele etmek, uğraşmak. fight it out mücadele yoluyla hesabını görmek. fight off püskürtmek, defetmek. fight shy of kaçınmak. running fight devam eden mücadele
    • kaçıp kovalama. show fight pes dememek, her an mücadeleye hazır olmak. fighting (i). savaş, mücadele, kavga. fighting chance çetin bir uğraş sonucu kazanılabilecek zayıf bir başarı ihtimali. fighting cock dövüş horozu. fighter (i). savaşçı
    • mücadele ruhu olan kimse
    • avcı uçağı.
  1266. figment İng.
    • (i). icat, hayal, uydurma.
  1267. figuline İng.
    • (i). çanak çömlek
    • kil, toprak.
  1268. figür Tür.
    • figure.
  1269. figür Tür.
    • figure.
  1270. figüran Tür.
    • walk-on. extra. bit player. figure artist. walking gentleman.
  1271. figüran Tür.
    • extra. walk-on. supernumerary.
  1272. figurant İng.
    • eril, figurante dişil (i). figüran
    • balede figüran.
  1273. figurate İng.
    • (s). belli bir biçimde.
  1274. figuration İng.
    • (i). şekil veya biçim verme, şekle sokma
    • tasvir, temsil
    • şekil, şekillerle süsleme
    • (müz). bir parçayı fazla notalarla süsleme.
  1275. figurative İng.
    • (s). mecazi, remzi, timsali
    • süslü
    • tasviri. figuratively (z). mecazi olarak.
  1276. figure İng.
    • (f). hesaplamak
    • tasvir etmek, resmetmek
    • şekil çizerek göstermek
    • desenlerle süslemek
    • hayalen canlandırmak
    • mecaz yoluyla ifade etmek
    • (k).dili düşünmek
    • (müz). süslemek
    • görünmek. figure on (k).dili güvenmek, hesaba katmak, dayanmak. figure out hesaplamak, düşünmek. figure up hesap etmek, toplama yapmak.
  1277. figure İng.
    • (i). rakam, numara, adet
    • değer, fiyat
    • vücut yapısı, endam, boybos
    • yüz, çehre, sima, gösteriş, görünüş
    • hal, tavır
    • şahsiyet, şahıs, resim, suret
    • (geom). şekil
    • (edeb). mecaz, istiare
    • dansta figür. figure dancer figür yapan dansör veya dansöz. figurehead (i). sözde mevki sahibi, gerçek yetki sahibi olmayan kimse
    • (den). gemi aslanı gibi oyma süs. figure of speech mecaz, istiare, kinaye. figure skating figür yaparak paten kayma. at a low figure ucuz fiyata. income in five figures beş rakamlı gelir. keep one's figure şişmanlamamak, kilo almamak, vucudunu iyi muhafaza etmek.
  1278. figurine İng.
    • (i). küçük heykel, heykelcik.
  1279. figwort İng.
    • (i). sıracaotu, (bot). Scrophularia.
  1280. fihrist Tür.
    • index. table of contents. catalogue. list.
  1281. fihrist Tür.
    • index. list. catalogue. table of contents. register. syllabus.
  1282. fiil Tür.
    • verbal. verb. deed. act.
  1283. fiil Tür.
    • verb.
  1284. fiil Tür.
    • act. deed. verb. predicate. action. activity. effect. fact. feasance. operation. performance. play.
  1285. fiil çekimi Tür.
    • conjugation.
  1286. fiilen Tür.
    • in actual fact. actually. really. in act. de facto.
  1287. fiilen Tür.
    • actually. really. in act. de facto.
  1288. fiili Tür.
    • effective. actual. real. de facto eylemsel. eylemli. edimsel.
  1289. fiili Tür.
    • actual. factual. de facto.
  1290. fiili Tür.
    • actual. de facto. de facto. real. acting.
  1291. fiili hizmet Tür.
    • actual service.
  1292. fiiliyat Tür.
    • acts. deeds.
  1293. fiji islands İng.
    • Fiji adaları.
  1294. fikir Tür.
    • thought. belief. concept. idea. opinion. mind. advice. suggestion. attitude. cogitation. conceit. conception. estimation. hint. impression. inspiration. notion. position. think-so. thinking. verdict. view. voice. sentiments. ideo-.
  1295. fikir Tür.
    • idea. opinion. thought. animus. concept. conception. construct. counsel. cue. edifice. estimation. image. mind. moneymaker. notion. piece of advice. plan. position. product development cycle. reason. reflection. regard. senses. sentiments. sight. understa.
  1296. fikir Tür.
    • attitude. conception. idea. impression. mind. notion. opinion. sentiment. voice. thought. advice. counsel.
  1297. fikir adamı Tür.
    • intellectual. savant.
  1298. fikir hürriyeti Tür.
    • latitude of thought.
  1299. fikir işçisi Tür.
    • white-collar worker.
  1300. fikirsiz Tür.
    • without an opinion.
  1301. fikri Tür.
    • mental. intellectual.
  1302. fikstür Tür.
    • fixture. league table.
  1303. fikstür Tür.
    • fixture.
  1304. fikstür Tür.
    • fixture.
  1305. fil Tür.
    • thread or yarn.
  1306. fil Tür.
    • The number of prosecutions filed during the current year Counts are based on the number of defendants/suspects included in the prosecution TRAC counts all prosecutions, whether the proceeding is before a judge or magistrate This is a broader definition than that used by the Justice Department to define a "case" or prosecution Appeals are excluded from the count This field uses FIL in the Referral Detail Files in computing the counts. nIII: number.
  1307. fil Tür.
    • imp. of Fall, v. i.
  1308. fil Tür.
    • Fell.
  1309. fil Tür.
    • FAST Information List.
  1310. fil Tür.
    • elephant. tusker.
  1311. fil Tür.
    • elephant.
  1312. fil Tür.
    • elephant.
  1313. filaman Tür.
    • filament.
  1314. filament İng.
    • (i). tel, iplik, lif
    • (bot). ercik sapı
    • lamba teli.
  1315. filan Tür.
    • such and such. so and so. and such like. et cetera. and so forth.
  1316. filan Tür.
    • so and so. and such like. et cetera.
  1317. filan falan Tür.
    • this and that.
  1318. filar Tür.
    • Of or pertaining to a thread or line
    • characterized by threads stretched across the field of view
    • as, a filar microscope
    • a filar micrometer. related to or having filaments especially across a field of view
    • "afilar eyepiece".
  1319. filariasis İng.
    • (i)., (tıb). kan ve bağırsak parazitlerinden ileri gelen hastalık.
  1320. filarmonik Tür.
    • philharmonic.
  1321. filateli Tür.
    • philately.
  1322. filature İng.
    • (i). iplikçilik
    • iplik fabrikası, iplikhane.
  1323. filbert İng.
    • (i). fındık, (bot). Corylus avellana.
  1324. filch İng.
    • (f). çalmak, aşırmak, slang yürütmek.
  1325. fildişi Tür.
    • ivory. tusk.
  1326. fildişi Tür.
    • ivory. ivory. tusk.
  1327. fildişi Tür.
    • ivory.
  1328. Fildişi Kıyısı Tür.
    • ivory coast.
  1329. fildişi rengi Tür.
    • ivory.
  1330. Fildişi Sahili Tür.
    • Ivory Coast.
  1331. file Tür.
    • To smooth or polish as with a file.
  1332. file Tür.
    • To set in order
    • to arrange, or lay away, esp. as papers in a methodical manner for preservation and reverence
    • to place on file
    • to insert in its proper place in an arranged body of papers.
  1333. file Tür.
    • To rub, smooth, or cut away, with a file
    • to sharpen with a file
    • as, to file a saw or a tooth.
  1334. file Tür.
    • To put upon the files or among the records of a court
    • to note on the fact date of its reception in court.
  1335. file Tür.
    • To march in a file or line, as soldiers, not abreast, but one after another
    • generally with off.
  1336. file Tür.
    • To make foul
    • to defile. a steel hand tool with small sharp teeth on some or all of its surfaces
    • used for smoothing wood or metal office furniture consisting of a container for keeping papers in order a set of related records kept together a line of persons or things ranged one behind the other place in a container for keeping records
    • "File these bills, please" record in a public office or in a court of law
    • "file for divorce"
    • "file a complaint" smooth with a file
    • "file one"s fingernails" proceed in line
    • "The students filed into the classroom".
  1337. file Tür.
    • To bring before a court or legislative body by presenting proper papers in a regular way
    • as, to file a petition or bill.
  1338. file Tür.
    • The line, wire, or other contrivance, by which papers are put and kept in order.
  1339. file Tür.
    • Refers to a complete collection of data treated by a computer as a unit especially for purposes of input and output i e a GIF, TXT, and WAV are all files.
  1340. file Tür.
    • netting. string bag. hair net.
  1341. file Tür.
    • net. netting. string bag. filet.
  1342. file Tür.
    • net.
  1343. file Tür.
    • Named collection of information stored in one or more extents.
  1344. file Tür.
    • If you have ever been to someone"s office, you probably know what a file cabinet looks like Inside the cabinet there are usually file folders, which hold information that the office workers have saved there so they can find it quickly later A file on a computer is like a file in an office, and your computer is like the file cabinet In a computer file, you can save anything from a school report you typed to a picture you found on the Internet.
  1345. file Tür.
    • file.
  1346. file Tür.
    • Course of thought
    • thread of narration.
  1347. file Tür.
    • Collection of characters, instructions, or data that can be referenced by a unique identifier Files are usually stored on various types of media, such as disk, or magnetic tape A CP/M file is identified by a file specification and resides on disk as a collection of from zero to 65,536 records Each record is 128 bytes and can contain either binary or ASCII data Binary files contain bytes of data that can vary in value from 0H to 0FFH ASCII files contain sequences of character codes delineated by a carriage return and line-feed combination
    • normally byte values range from 0H to 7FH The directory maps the file as a series of physical blocks Although files are defined as a sequence of consecutive logical records, these records can not reside in consecutive sectors on the disk See also block, directory, extent, record, and sector. - Also called gumbo file powder File powder, which is made from the ground dried leaves of the sassafras tree File is a thickening agent that must be stirred in a dish after it is removed the heat to prevent a stringy or ropey texture from developing It is used as a seasoning and primarily thickening agent in gumbo, and has a wonderfully pungent and aromatic flavor File should never be added to a pot of gumbo while it"s cooking, but rather added to individual servings.
  1348. file Tür.
    • A steel instrument, having cutting ridges or teeth, made by indentation with a chisel, used for abrading or smoothing other substances, as metals, wood, etc.
  1349. file Tür.
    • A shrewd or artful person.
  1350. file Tür.
    • a set of related records kept together. a line of persons or things ranged one behind the other. office furniture consisting of a container for keeping papers in order. a steel hand tool with small sharp teeth on some or all of its surfaces
    • used for smoothing wood or metal. record in a public office or in a court of law
    • "file for divorce"
    • "file a complaint". smooth with a file
    • "file one"s fingernails". proceed in line
    • "The students filed into the classroom". file a formal charge against
    • "The suspect was charged with murdering his wife". place in a container for keeping records
    • "File these bills, please".
  1351. file Tür.
    • A set of related information that a computer can access by a unique name Files are the logical units managed on disk by the computer"s operating system Files may be stored on tapes or disks.
  1352. file Tür.
    • A roll or list.
  1353. file Tür.
    • A physical unit of storage on a computer disk or tape Example, the California dataset of STF 1A might contain a file of data, a file of codebook information, and a file of SPSS control cards for use with the statistical software SPSS.
  1354. file Tür.
    • Anything employed to smooth, polish, or rasp, literally or figuratively.
  1355. file Tür.
    • An organised and structured collection of information In computing it is the basic unit of stored or accessible user data held in auxiliary storage Programs as well as data are held in file format.
  1356. file Tür.
    • An orderly succession
    • a line
    • a row A row of soldiers ranged one behind another
    • in contradistinction to rank, which designates a row of soldiers standing abreast
    • a number consisting the depth of a body of troops, which, in the ordinary modern formation, consists of two men, the battalion standing two deep, or in two ranks.
  1357. file Tür.
    • An orderly collection of papers, arranged in sequence or classified for preservation and reference
    • as, files of letters or of newspapers
    • this mail brings English files to the 15th instant.
  1358. file Tür.
    • A named collection of information that is stored on a computer disk Also, an internet protocol that refers to files on the local disk.
  1359. file Tür.
    • A named collection of information that is stored on a computer Also, an Internet protocol that refers to files on a disk or local area network In FrontPage, you can create hyperlinks to files in Page view. uci A collection of data that is stored in a computer, treated as a single unit by the operating system of the computer [MIL-HDBK-1908B].
  1360. file Tür.
    • A named collection of information that is stored on a computer Also, an Internet protocol that refers to files on a disk or local area network In a web page editor, you can create hyperlinks to files.
  1361. file Tür.
    • A file is a unit of information stored on a computer. named collection of information that is stored on a computer disk Also, an internet protocol that refers to files on the local disk.
  1362. file Tür.
    • A collection of related information stored on a computer Each document you create is stored in a file with its own filename, so you can identify it Programs, too, are stored in files.
  1363. file Tür.
    • A collection of related information in a computer that can be accessed by a unique name Files may be stored on tapes or disks.
  1364. file Tür.
    • A collection of related information A file represents a single entry in a disk directory, but can be of almost any size Programs are stored as application files WORD EXE is an example Programs create data files Budget XLS is an example of a data file created by EXCEL A data file is often useful only to the program that created it However, interchangeability between programs is becoming more common.
  1365. file Tür.
    • A collection of related data treated as a single unit In a computer, a file can exist on a disk, magnetic tape, or as an accumulation of information in memory.
  1366. file Tür.
    • A collection of information treated as a single unit by computers.
  1367. file Tür.
    • A collection of information, such as text, data, or images saved on a disk or hard drive.
  1368. file Tür.
    • A collection of digital information that is given a name and stored permanently An application program, a set of data referenced by a program, or a user-created document are all examples of files.
  1369. file Tür.
    • A collection of data treated as a unit, such as a list, document, index, note, set of procedures, etc Generally used to refer to data stored on magnetic tapes or disks See also filename, extension, and file type.
  1370. file Tür.
    • A collection of data of information stored under a specified name on a disk.
  1371. file Tür.
    • A collection of any form of data that is stored, usually on a computer disk or tape.
  1372. file Tür.
    • A basic unit of storage on a computer--for example sequence information, the output of a program, or a memo to other individuals in your lab Most Wisconsin Package programs require one or more files as input and produce an output file of results For more information, see "Working with Files" in Chapter 1, Getting Started.
  1373. file İng.
    • (i)., (f). dosya dolabı, dosya gözü
    • dosya, klasör
    • sıra, dizi, kuyruk
    • satranç karşı tarafa doğru bir kareler sırası
    • (f). dosyalamak
    • dosyaya geçirmek
    • (huk). dosyaya geçirilmek üzere evrakı ilgili memura teslim etmek
    • askerleri sıra ile yürütmek. file an application müracaat formunu doldurup ibraz etmek. file a complaint yazılı olarak şikâyet etmek. filing cabinet dosya dolabı
    • evrak klasörü. file clerk dosya tutan memur. filing system dosyalama sistemi. Indian file birbiri arkasından dizilen sıra. on file dosyaya geçirilmiş (evrak). rank and file fertler, halk, amme. single file tek sıra (insanlar).
  1374. file İng.
    • (i)., (f). eğe, törpü
    • (f). eğe ile düzeltmek, eğelemek, torpülemek. file fish dikenli çütre balığı, (zool). Stephanolepis ocheticus. double-cut file çapraz dişli eğe.
  1375. filet Tür.
    • shallow waters of even depth.
  1376. filet Tür.
    • lace having a square mesh.
  1377. filet Tür.
    • fillet, tenderloin.
  1378. filet Tür.
    • a boneless steak cut from the tenderloin of beef. a longitudinal slice or boned side of a fish. lace having a square mesh. decorate with a lace of geometric designs. cut into filets
    • "filet the fish".
  1379. filet İng.
    • (i). file, ağ, saç filesi
    • fileto, biftek. filet mignon fileminyon.
  1380. fileto Tür.
    • fillet. loin. sirloin. tenderloin.
  1381. fileto Tür.
    • fillet.
  1382. filhakika Tür.
    • as a matter of fact. in truth. truly.
  1383. filial İng.
    • (s). evlâda ait, evlâda yakışır. filially (z). evlada yakışır bir şekilde.
  1384. filiate İng.
    • (f)., (bak). affiliate.
  1385. filiation İng.
    • (i). birinin evlâdı oluş, evlatlık
    • aynı soydan gelme, dallara ayrılma
    • (huk). babalığı hükmetme.
  1386. filibeg İng.
    • (i). iskoçyalıların giydiği eteklik.
  1387. filibuster İng.
    • (f)., (i)., (pol)., (A.B.D). engellemek, bir kanunun kabul edilmesini önlemek için vakit geçirici konuşmalar yaparak kürsüyü işgal etmek
    • (i). böyle bir engelleme
    • korsan, haydut.
  1388. filiform İng.
    • (s). iplik veya lif şeklinde.
  1389. filigran Tür.
    • watermark. paper mark.
  1390. filigran Tür.
    • filigree.
  1391. filigranlı Tür.
    • watermarked.
  1392. filigree İng.
    • (i)., (s). kuyumculukta telkâri iş, telle işlenmiş tezyinat
    • buna benzer desen
    • (s). telkâri.
  1393. filika Tür.
    • ship"s boat. cutter. gig. pinnace.
  1394. filika Tür.
    • cutter. yawl. ship"s boat. lifeboat.
  1395. filings İng.
    • (i). eğe talaşı.
  1396. filinta Tür.
    • carbine. short gun.
  1397. filinta Tür.
    • carbine.
  1398. Filipinler Tür.
    • philippines. the philipines.
  1399. Filipinler Tür.
    • Philippines.
  1400. Filipinli Tür.
    • philippine.
  1401. Filipinli Tür.
    • Philipine.
  1402. Filipinli Tür.
    • Filipino.
  1403. filipino İng.
    • (i). Filipin Adaları halkından biri.
  1404. Filistin Tür.
    • palestinian. palestine. holy land. promised land. land of promise.
  1405. Filistin Tür.
    • palestine. palestinian.
  1406. Filistin Tür.
    • Palestine.
  1407. Filistinli Tür.
    • palestinian.
  1408. Filistinli Tür.
    • Palestinian.
  1409. filiz Tür.
    • offshoot. shoot. sprig. sprit. sprout. young shoot. bud. tendril. ore. ore.
  1410. filiz Tür.
    • bud. tendril. shoot. offshoot. burgeon. button. cion. growth. outgrowth. rod. spine. spray. sprig. sprout. tiller.
  1411. filiz Tür.
    • bud. sprout. bough shoot. ore. spring. boss. seedling. switch. dowel. crude metal. prill. button. offset. offshoot. sprig. sucker.
  1412. filizi Tür.
    • light green.
  1413. filizlenme Tür.
    • offshoot.
  1414. filizlenme Tür.
    • germination.
  1415. filizlenmek Tür.
    • to put forth shoots. to begin to develop. bud. sprout.
  1416. filizlenmek Tür.
    • sprout. to shoot. to germinate. to sprout. to begin to develop.
  1417. fill İng.
    • (f)., (i). doldurmak, tatmin etmek
    • yapmak, icra etmek
    • işgal etmek, tutmak
    • dolmak, doymak, kabarmak, şişmek
    • hazırlamak (reçete)
    • (i). dolumluk, doyumluk, dolduracak miktar
    • toprak tesviyesinde kullanılan toprak veya moloz. fill in doldurmak, eksiğin yerini doldurmak, vekillik yapmak. Fill me in on the situation. Durumu bana izah et. fill out doldurup kabartmak ve şişirmek, dolup kabarmak
    • (fişi) doldurmak. fill the bill (A.B.D)., (k).dili ihtiyacı karşılamak. fill a tooth (dişçi). dolgu yapmak. fill up tamamen doldurmak
    • dolmak. have one's fill doymak.
  1418. filler İng.
    • (i). delik tıkamak için kullanılan herhangi bir şey
    • (boyada) astar
    • puronun içine konulan tütün
    • (gazet). boşluk doldurmak için kullanılan kısa yazı.
  1419. fillet İng.
    • (i). saçları tutmak için başa bağlanan kurdele veya bant
    • kemiksiz et veya balık, fileto
    • tiriz, pervaz
    • (mim). dar ve düz silme
    • kitap kapağı üstüne basılan süs çizgisi.
  1420. filling İng.
    • (i). doldurma
    • dolma içi
    • doldurulan herhangi bir şey
    • (dişçi). dolgu. filling station benzin istasyonu.
  1421. fillip İng.
    • (i)., (f). fiske
    • teşvik edici veya harekete geçirici herhangi bir şey
    • önemsiz şey
    • (f). fiske vurmak
    • teşvik etmek, harekete geçirmek.
  1422. fillister İng.
    • (i). oluk rendesi
    • oluk.
  1423. filly İng.
    • (i). kısrak
    • (k).dili canlı genç kız.
  1424. film Tür.
    • Whether photographic or holographic, film consists of light sensitive chemicals spread on a surface A film"s resolution measures the ability to distinguish between details Because holographic films must be able to record very detailed information, they have a resolving power of 50 or more times that of photographic film They require either exposure to a high-intensity pulsed laser or a long exposure to a continuous wave laser Holographic film is developed in a manner similar to photographic film, by bathing it in a series of chemical agents.
  1425. film Tür.
    • To cover with a thin skin or pellicle.
  1426. film Tür.
    • The material used in a camera to record a photographic image Generally it is a light-sensitive emulsion coated on a flexible acetate or plastic base.
  1427. film Tür.
    • The light sensitive material used in non-digital cameras to record an image.
  1428. film Tür.
    • The layer, usually of gelatin or collodion, containing the sensitive salts of photographic plates
    • also, the flexible sheet of celluloid or the like on which this layer is sometimes mounted. a thin coating or layer
    • "the table was covered with a film of dust" photographic material consisting of a base of celluloid covered with a photographic emulsion
    • used to make negatives or transparencies a thin sheet of material used to wrap or cover things a medium that disseminates moving pictures
    • "theater pieces transferred to celluloid"
    • "this story would be good cinema"
    • "film coverage of sporting events" make a film or photograph of something
    • "take a scene"
    • "shoot a movie" record in film
    • "The coronation was filmed".
  1429. film Tür.
    • Sites dedicated to preservation, celebration and presentation of film, movies and film culture These include film news, film resources, film magazines and film archives, as well as sites that post films or allow for the creation of films online Film does not include fan sites.
  1430. film Tür.
    • Single or multiple layers or coatings of thin or thick material used to form various elements or interconnections and crossovers Thin films are deposited by vacuum evaporation or sputtering and/or plating Thick films are deposited by screen printing. bit of soot fluttering on the grate. a process specific photograph of the client artwork used to produce screens or plates.
  1431. film Tür.
    • Printing term for the photosensitive material, usually emulsion-coated acetate, that contains the image.
  1432. film Tür.
    • picture. movie. moving picture. cine film. film. flick. picture. silver screen. cine-.
  1433. film Tür.
    • Photographic material consisting of a thin, transparent plastic base coated with light sensitive emulsion After exposure and processing film is left carrying a visible image in black silver or dye.
  1434. film Tür.
    • movie. film. film. audiovisual aids. epic. melodrama. moving picture. picture play. the screen. tie in. tragicomedy.
  1435. film Tür.
    • Material that is loaded into an imagesetter Film is coated with a light sensitive emulsion and exposed with laser light inside the output device After chemical development the film holds a very sharp image of the layout created by the designer This film is used to prepare printing plates for a press run.
  1436. film Tür.
    • In printing, the photographically created mechanical from which printing plates are produced.
  1437. film Tür.
    • Hi-resolution files are sent from a computer to an imagesetter which prints onto clear film Once the film has been developed with chemicals it is used as a mask when exposing a specially coated metal "plate".
  1438. film Tür.
    • film. movie. picture. smash.
  1439. film Tür.
    • Film is photo-sensitized acetate sheets which are processed through exposure to light Film carries the images to be printed The acetate sheets are solid black before exposure After exposure, the image areas become clear Film is first used to make proofs and then, second, used to make metal printing plates.
  1440. film Tür.
    • Film is photo-sensitized acetate sheets which are processed through exposure to light Film carries the images to be printed The acetate sheets are solid black before exposure After esposure, the image areas become clear Film is first used to make proofs and then, second, used to make metal printing plates.
  1441. film Tür.
    • film, flick, picture.
  1442. film Tür.
    • A thin, transparent plastic sheet that is coated with a photographic emulsion After exposure, it is developed and processed to produce either a negative or a positive to top.
  1443. film Tür.
    • A thin skin
    • a pellicle
    • a membranous covering, causing opacity
    • hence, any thin, slight covering.
  1444. film Tür.
    • A slender thread, as that of a cobweb.
  1445. film Tür.
    • A sheet of polyurethane not greater then 0 010" in thickness.
  1446. film Tür.
    • A roll or sheet of a flexible material coated on one side with a light-sensitive emulsion and used in the camera to record an image.
  1447. film Tür.
    • A photographic mixture coated on a flexible, transparent base that can record images or scenes Based on the type, film has the ability to record either still or moving images.
  1448. film Tür.
    • A photographic emulsion coated on a flexible, transparent base that records images or scenes.
  1449. film Tür.
    • Any sheet or strip or transparent plastic coated with a light-sensitive emulsion.
  1450. film Tür.
    • A membrane or sheeting material with a nominal thickness of 10 mils or less.
  1451. film Tür.
    • a form of entertainment that enacts a story by a sequence of images giving the illusion of continuous movement
    • "they went to a movie every Saturday night"
    • "the film was shot on location". a medium that disseminates moving pictures
    • "theater pieces transferred to celluloid"
    • "this story would be good cinema"
    • "film coverage of sporting events". a thin coating or layer
    • "the table was covered with a film of dust". a thin sheet of material used to wrap or cover things. photographic material consisting of a base of celluloid covered with a photographic emulsion
    • used to make negatives or transparencies. make a film or photograph of something
    • "take a scene"
    • "shoot a movie". record in film
    • "The coronation was filmed".
  1452. film Tür.
    • A compilation of light sensitive silver salts, color couplers, and other materials suspended in an emulsion and coated on an acetate base The storehouse of our visions, nightmares, and dreams.
  1453. film İng.
    • (i)., (f)., (foto)., (sin). filim
    • (f). filim çevirmek, filim yapmak. film fan sinema meraklısı. film pack düz fotoraf filimleri paketi. film speed filim hassaslığı. film strip konferanslarda yardımcı olarak gösterilen hareketsiz filim serisi.
  1454. film İng.
    • (i)., (f). zar
    • ince örtü, ince tabaka
    • ince tel, lif
    • (f). zar veya ince bir örtü ile kaplamak
    • zar bağlamak. filminess (i). zarla veya ince bir tabaka ile kaplı olma. filmy (s). zarlı, ince bir tabaka ile kaplı.
  1455. film müziği Tür.
    • film music / score. film music. film score.
  1456. film yıldızı Tür.
    • movie star.
  1457. film yıldızı Tür.
    • film star. motion picture star. cinemactor. movie star.
  1458. filmcilik Tür.
    • moviemaking. film industry. movie business. moviedom.
  1459. filo Tür.
    • The edge of a rapier blade.
  1460. filo Tür.
    • fleet. squadron. formation.
  1461. filo Tür.
    • fleet. squadron. flying unit. home fleet. shipping.
  1462. filo Tür.
    • fleet. shipping. squadron.
  1463. filo Tür.
    • First in, last out As when unloading a container with access only at 1 end fob Free on board.
  1464. filo Tür.
    • First in, last out As when unloading a container with access only at 1 end.
  1465. filo Tür.
    • First-In Last-Out.
  1466. filo Tür.
    • First In Last Out.
  1467. filo Tür.
    • Abbreviation for first-in, last-out.
  1468. filolog Tür.
    • philologist.
  1469. filolog Tür.
    • philologist.
  1470. filoloji Tür.
    • philology.
  1471. filoloji Tür.
    • philology.
  1472. filoselle İng.
    • (i). floş, bir çeşit ipek teli.
  1473. filotilla Tür.
    • flotilla.
  1474. filotilla Tür.
    • flotilla.
  1475. filoz Tür.
    • net float.
  1476. filozof Tür.
    • philosopher. thinker. original thinker.
  1477. filozof Tür.
    • philosopher. philosophical.
  1478. filozof Tür.
    • philosopher.
  1479. filozofça Tür.
    • philosophical.
  1480. filter İng.
    • (i)., (f). filtre
    • süzgeç
    • (f). süzmek, süzülmek, süzgeçten geçirmek veya geçmek, filtreden geçirmek
    • filtre vazifesi görmek
    • sızmak, duyulmak (haber, söylenti). filter bed filtre havuzu. filter paper filtre kâğıdı. color filter renk filtresi, yalnız belirli ışınları geçiren filtre. oil filter (oto). yağ süzgeci.
  1481. filterable İng.
    • (s). filtreden geçebilen.
  1482. filth İng.
    • (i). pislik, kir, murdarlık
    • ağzı bozuk olma. filthiness (i). kir, kirlilik, pislik. filthy (s). pis, kirli
    • ahlakı bozuk, iğrenç.
  1483. filtrate İng.
    • (f)., (i). süzmek
    • (i). süzülmüş sıvı, filtreden geçen sıvı.
  1484. filtre Tür.
    • filter. strainer. tip. filter-tip.
  1485. filtre Tür.
    • filter. optical screen.
  1486. filtre Tür.
    • filter. filter süzgeç.
  1487. filum Tür.
    • a threadlike anatomical structure or chainlike series of cells.
  1488. filum İng.
    • (i). (anat). iplik, lif, filum.
  1489. fimbriated İng.
    • (s)., (zool). saçaklı, püsküllü.
  1490. Fin Tür.
    • To carve or cut up, as a chub.
  1491. Fin Tür.
    • The thin sheet of metal squeezed out between the collars of the rolls in the process of rolling.
  1492. Fin Tür.
    • The skeg.
  1493. Fin Tür.
    • The fixed forward portion of the vertical tail surfaces.
  1494. Fin Tür.
    • The Fin, also known as the "vertical stabilizer" is the fixed vertical surface at the rear of an aircraft It provides yaw stability for the aircraft.
  1495. Fin Tür.
    • the cardinal number that is the sum of four and one. one of a pair of decorations projecting above the rear fenders of an automobile. one of a set of parallel slats in a door or window to admit air and reject rain. a shoe for swimming
    • the paddle-like front is an aid in swimming. a stabilizer that resembles the fins of a fish. organ of locomotion and balance in fishes and some other aquatic animals. equip with fins. propel oneself through the water in a finning motion. show the fins above the water while swimming
    • "The sharks were finning near the surface". 1 A fixed or adjustable airfoil or vane attached longitudinally to an aircraft, rocket, or similar body to provide a stabilizing effect.
  1496. Fin Tür.
    • SWIFT"s core store and forward message processing service bearing that name which enables financial institutions to exchange data worldwide.
  1497. Fin Tür.
    • Straight, flat stabilizing structure which extends vertically downward and aids in maintaining a straight course while underway It is fixed near the stern of the shell Also known as the "skeg".
  1498. Fin Tür.
    • Florida Inclusion Network.
  1499. Fin Tür.
    • Fleet Identification Number Ford"s identification code for North American fleet customers. A straight plate that lies in the water under the boat, which helps maintain balance and directional control.
  1500. Fin Tür.
    • Firearm Identification Number FIP: Firearms Interest Police. n a narrow, long, vertical wall of rock created by expansion of bounding joints by erosional forces. vertical stabilizer.
  1501. Fin Tür.
    • Finnish.
  1502. Fin Tür.
    • Finn.
  1503. Fin Tür.
    • Finance. a term used to describe a deck surface condition A sharp raised edge capable of damaging a roof membrane or vapor retarder.
  1504. Fin Tür.
    • FINish flag.
  1505. Fin Tür.
    • FASTER Identification Number.
  1506. Fin Tür.
    • End
    • conclusion
    • object.
  1507. Fin Tür.
    • A vertical support made entirely of glass between two abutting glass panes Also sometimes known as a glass mullion.
  1508. Fin Tür.
    • A thin projection of metal from the casting, formed as a result of imperfect mold or core joints.
  1509. Fin Tür.
    • A thin projected edge or casting.
  1510. Fin Tür.
    • A sharp protrusion in a roof deck that can damage roof components.
  1511. Fin Tür.
    • An organ of a fish, consisting of a membrane supported by rays, or little bony or cartilaginous ossicles, and serving to balance and propel it in the water.
  1512. Fin Tür.
    • A narrow, linear projection on a formed concrete surface, resulting from mortar flowing into spaces in the formwork.
  1513. Fin Tür.
    • A membranous, finlike, swimming organ, as in pteropod and heteropod mollusks.
  1514. Fin Tür.
    • A mark or ridge left on a casting at the junction of the parts of a mold.
  1515. Fin Tür.
    • A fixed stabilizing surface, usually vertical, similar in purpose to a bilge keel on a ship. organ of locomotion and balance in fishes and some other aquatic animals a stabilizer that resembles the fins of a fish show the fins above the water while swimming
    • "The sharks were finning near the surface" propel oneself through the water in a finning motion equip with fins.
  1516. Fin Tür.
    • A finlike organ or attachment
    • a part of an object or product which protrudes like a fin The hand.
  1517. Fin Tür.
    • A finlike appendage, as to submarine boats.
  1518. Fin Tür.
    • A feather
    • a spline.
  1519. Fin Tür.
    • A fan-like body part in ray-finned fish It has spines covered with a thin skin The fish uses it to move.
  1520. Fin Tür.
    • A control bit occupying one sequence number, which indicates that the sender will send no more data or control occupying sequence space. the ball-pass frequency on the inner race.
  1521. Fin Tür.
    • A blade of whalebone.
  1522. fin İng.
    • (i). yüzgeç
    • yüzgece benzeyen sey
    • (den). salma omurga
    • (hav). sabit dikey yüzey. finback (i). bir çesit balina. fin keel (den). kotra omurgası. dorsal fin (zool). sırt yüzgeci. pectoral fin (zool). göğüs yüzgeci.
  1523. Fin hamamı Tür.
    • sauna.
  1524. finagle İng.
    • (f)., (k).dili hile yaparak elde etmek
    • aldatmak, kandırmak.
  1525. final Tür.
    • VARCHAR2 Indicates whether the type is a final type or not.
  1526. final Tür.
    • VARCHAR2 Indicates whether the method is final or not. exam that comes at the end of each semester.
  1527. final Tür.
    • The phase of a landing approach where the aircraft is flying toward the approach end of the runway along the extended runway centerline ATC references to "short final" indicate that the aircraft is within about one mile of touchdown An aircraft crossing the approach end of the runway immediately prior to touchdown may be described as "over the numbers". survey of residential property showing all improvements Usually preceded by a foundation survey Most often used as a legal document when closing on a mortgage loan for on a residence. in a given mode, the note at which the melody comes to rest
    • it is usually therefore employed as the ending note of the melody
    • for the Greek modes the choice of final determines the mode.
  1528. final Tür.
    • the final match between the winners of all previous matches in an elimination tournament. an examination administered at the end of an academic term. occurring at or forming an end or termination
    • "his concluding words came as a surprise"
    • "the final chapter"
    • "the last days of the dinosaurs"
    • "terminal leave". conclusive in a process or progression
    • "the final answer"
    • "a last resort"
    • "the net result". not to be altered or undone
    • "the judge"s decision is final"
    • "the arbiter will have the last say".
  1529. final Tür.
    • The final keyword is a modifier that may be applied to classes, methods, and variables It has a similar, but not identical, meaning in each case When final is applied to a class, it means that the class may never be subclassed java lang System is an example of a final class When final is applied to a variable, the variable is a constant
    • i e, it can"t be modified. any single race which determines final places and times in an event.
  1530. final Tür.
    • The final keyword is a modifier that may be applied to classes, methods, and variables It has a similar, but not identical meaning in each case When final is applied to a class, it means that the class may never be subclassed java lang System is an example of a final class When final is applied to a variable, the variable is a constant
    • i e, it can"t be modified.
  1531. final Tür.
    • The championship final of an event in which the fastest eight swimmers from the morning preliminaries compete Top.
  1532. final Tür.
    • The championship final of an event in which the fastest eight swimmers from the morning preliminaries compete.
  1533. final Tür.
    • Respecting an end or object to be gained
    • respecting the purpose or ultimate end in view. the final match between the winners of all previous matches in an elimination tournament not to be altered or undone
    • "the judge"s decision is final"
    • "the arbiter will have the last say" conclusive in a process or progression
    • "the final answer"
    • "a last resort"
    • "the net result".
  1534. final Tür.
    • Pertaining to the end or conclusion
    • last
    • terminating
    • ultimate
    • as, the final day of a school term.
  1535. final Tür.
    • Keyword used to define a constant.
  1536. final Tür.
    • Java keyword indicating that a variable, method or class cannot be further defined or overridden or subclassed.
  1537. final Tür.
    • Grade assigned at the end of a course to indicate the degree to which a learner has met the learning outcomes of the course. keyword that may be applied to classes, methods, and data which will prevent it from being extended, overriden, or changed, respectively.
  1538. final Tür.
    • Final is a mantra that is meant to reflect an ultimatum or resolution.
  1539. final Tür.
    • Final Approach One of the many words describing the approach segments The part of a landing sequence or aerodrome circuit procedure in which the aircraft has made its final turn and is inbound to the active runway See picture at right.
  1540. final Tür.
    • final.
  1541. final Tür.
    • Conclusive
    • decisive
    • as, a final judgment
    • the battle of Waterloo brought the contest to a final issue.
  1542. final Tür.
    • coda. final. finale.
  1543. final Tür.
    • A modifier that prevents subclass definition, makes variables constant, and prevents a subclass from overriding a method. noref, nohrehf.
  1544. final Tür.
    • A modifier indicating 1 that the value associated with a name, once assigned, cannot be changed, or 2 that a method cannot be overridden in a subclass, or 3 that a class cannot be extended. the championship final of an event in which the fastest eight swimmers from the morning preliminaries compete.
  1545. final Tür.
    • A JavaTM programming language keyword You define an entity once and cannot change it or derive from it later More specifically: a final class cannot be subclassed, a final method cannot be overridden and a final variable cannot change from its initialized value.
  1546. final Tür.
    • A Java reserved word which serves as a modifier for classes, methods, and variables A final class cannot be used to derive a new class A final method cannot be overridden A final variable is a constant.
  1547. final Tür.
    • A Java programming language keyword You define an entity once and cannot change it or derive from it later More specifically: a final class cannot be subclassed, a final method cannot be overridden and a final variable cannot change from its initialized value.
  1548. final Tür.
    • A cumulative exam on a particular course in one term encompassing all material covered throughout the duration of the course.
  1549. final İng.
    • (s)., (i). son, nihai
    • kati, kesin
    • sonuncu
    • (i)., (matb). son baskı
    • (çoğ)., spor kesin sonuç veren oyun, final, bir spor karşılaşmasmın son ve kati denemesi
    • sömestre sonu imtihanı. finally (z). nihayet, sonunda. final cause nihai maksat, son gaye.
  1550. finale İng.
    • (i)., (müz). final, bitiş.
  1551. finalist Tür.
    • person who goes to the finals. finalist.
  1552. finalist Tür.
    • finalist.
  1553. finalist Tür.
    • Any of the players who meet in the final round of a tournament in which the losers in any round do not play again. a contestant who reaches the final stages of a competition.
  1554. finalist Tür.
    • a contestant who reaches the final stages of a competition.
  1555. finalist İng.
    • (i)., spor finale kalan yarışmacı, finalist.
  1556. finality İng.
    • (i). kesinlik, katiyet
    • nihai oluş.
  1557. finalize İng.
    • (f). bitirmek, son şeklini vermek.
  1558. finalizm Tür.
    • finalism.
  1559. finance İng.
    • (i)., (f). maliye, mali işler
    • (çoğ). mali durum
    • gelir
    • (f). bir kimsenin veya müessesenin mali işlerini idare etmek
    • bir işin masraflarını karşılamak
    • mali teşebbüslere sermaye yatırmak veya temin etmek. financial (s). mali. financial engagements mali taahhütler, akçalı yüklenmeler. financially (z). mali bakımdan.
  1560. financier İng.
    • (i). maliyeci, sermayedar
    • banker.
  1561. finans Tür.
    • finance. long-term bonds. leading figures in finance, industry and trade.
  1562. finans Tür.
    • finance.
  1563. finansal Tür.
    • financial. monetary. pecuniary.
  1564. finansman Tür.
    • financing. finance. floating. funding.
  1565. finansman Tür.
    • financing. finance. a financing.
  1566. fincan Tür.
    • cup. porcelain insulator. coffee cup. tea cup. porcelain.
  1567. fincan Tür.
    • cup.
  1568. fincan Tür.
    • coffee cup. teacup. brim. insulator.
  1569. fincan tabağı Tür.
    • saucer.
  1570. fincan tabağı Tür.
    • saucer.
  1571. fincancı Tür.
    • maker/seller of cups.
  1572. fincancı Tür.
    • maker or seller of cups.
  1573. Fince Tür.
    • finnish.
  1574. Fince Tür.
    • finnish.
  1575. finch İng.
    • (i)., (zool). ispinoz (kuş).
  1576. find İng.
    • (f). (i). bulmak, keşfetmek
    • anlamak, sezmek
    • tedarik etmek
    • arayıp bulmak
    • ulaşmak, erişmek
    • (i). buluş, bulunmuş şey, bulgu, keşif. find expression ifade edilmek
    • kendini göstermek. find fault (with) kusur bulmak. find for the plaintive (huk). davacı lehine karar vermek. find guilty suçlu çıkarmak, mahkum etmek. find oneself olmak
    • kendini bulmak, kendine gelmek. find one's feet durumu düzeltmek, kendini geçindirecek hale gelmek, istidatlarını geliştirmek. find out öğrenmek, haberdar olmak, farkına varmak, anlamak. find wanting kusurlu bulmak, eksik bulmak. finder (i). bulucu
    • (astr). büyük teleskopa iliştirilen ve keşif vazifesini gören ufak teleskop
    • (foto). vizör. finding (i). bulunmuş veya keşfedilmiş şey
    • bulgu
    • sonuç, netice, karar.
  1577. findesiecle İng.
    • (Fr). on dokuzuncu yüzyılın sonu
    • 1880-1910 devrinin özelliklerini arzeden. fin-de-siecle (s). çökmüş, soysuzlaşmış.
  1578. fine İng.
    • (i)., (f). para cezası
    • (f). para cezasına çarptırmak. finable (s). para ile cezalandırılabilir, para cezası verilebilir.
  1579. fine İng.
    • (s)., (z)., (f). güzel, ince, zarif
    • (saf, katkısız, katışıksız, halis
    • hassas, ince ruhlu, duygulu
    • ala, mükemmel, üstün: berrak, açık
    • (z)., (k).dili güzel, hoş, iyi
    • (f). toz haline getirmek
    • güzelleşmek. fine arts güzel sanatlar. finedraw (f)., (terz). kumaşın iki kenarını görünmez surette birbirine dikmek
    • inceltmek (tel). finedrawn (s). inceltilmiş (tel), bütün ayrıntılarıyla düşünülmüş. in fine feather (k).dili havasında. finegrained (s)., (bot). ince damarlı (ağaç)
    • (foto). ince tanecikli. fine-spoken (s). kibar bir şekilde konuşan. finespun (s). ince eğrilmis
    • aşırı derecede ince. fine-toothed comb ince dişli tarak. go over the matter with a fine-toothed comb meseleyi inceden inceye gözden geçirmek, ince eleyip sık dokumak. a fine distinction ince fark. afine lady hanımefendi. fine gold saf altın. My fine fellow ! Oğlum ! Yahu ! some fine day günün birinde. finely (z). inceden inceye, güzel bir şekilde. fineness(i). incelik, zarafet, güzellik
    • karışımdaki saf altın oranı.
  1580. fine İng.
    • (i)., (müz). son.
  1581. finery İng.
    • (bak). refinery.
  1582. finery İng.
    • (i). süs, şıklık
    • süslü giyim.
  1583. finesse İng.
    • (i)., (f). incelik
    • kurnazlık, hile, ustalık
    • (f)., iskambil fines yapmak
    • ustalıkla durumu idare etmek.
  1584. finger İng.
    • (i)., (f). parmak
    • parmak gibi şey
    • parmak boyu
    • (A.B.D). alkol ölçüsü
    • (f). parmakla dokunmak, el sürmek, parmakların arasına alıp oynamak, ellemek
    • çalmak, aşırmak
    • (A.B.D)., argo ele vermek
    • parmaklarla ince iş yapmak
    • (müz). parmakla çalgı çalmak, notaların hangi parmakla çalınacağını göstermek. fingerboard (i). keman veya ut sapı
    • piyano klavyesi. finger bowl sofrada parmak yıkayacak kap, el tası. finger post yön belirtmek için yol ağızlarına dikilen parmak şeklindeki levha. finger painting ıslak kâğıt üzerine parmaklar ve elin bütünü ile desenli resim yapma. fingerprint (i). parmak izi. finger tip parmak ucu. burn one's fingers bir kimsenin işine karışıp kendi başınaa dert açmak. get one's fingers on kapmak, el atmak. have a finger in the pie iştirak etmek, katılmak, çorbada tuzu bulunmak, işe karışmak. have at one's finger tips çok iyi bilmek. Iet slip through one's fingers elinden kaçırmak. My fingers itch to do it. Bu işi yapmak için sabırsızlanıyorum. şu işi bir an evvel yapsam. put one's finger on bulmak, doğru olarak gösterebilmek. put the finger on suç ortağını polise haber vermek, soyulacak evi seçmek
    • kurbanını seçmek. to the finger tips tırnaklarının ucuna kadar, tamamen. twist around one's little finger parmağının ucunda oynatmak.
  1585. fingering İng.
    • (i). parmakla dokunma, yoklama
    • (müz). parmakları kullanma usulü.
  1586. fingerling İng.
    • (i). parmak büyüklüğünde balık yavrusu.
  1587. fingirdek Tür.
    • coquettish. frivolous.
  1588. fingirdek Tür.
    • coquettish. flirtatious.
  1589. fingirdemek Tür.
    • to behave coquettishly.
  1590. fingirdeşmek Tür.
    • dally with.
  1591. finial İng.
    • (i)., (mim). Gotik binaların tepelerindeki süs.
  1592. finical İng.
    • (s). titiz, kılı kırk yaran, çok meraklı. finically (z). kılı kırk yararak, titizlikle.
  1593. finicking, finicky İng.
    • (s). titiz, kılı kırk yaran, çok meraklı.
  1594. finis İng.
    • (i). son, hitam, nihayet.
  1595. finish İng.
    • (f)., (i). bitirmek, sona erdirmek
    • tamamlamak, ikmal etmek
    • terbiye etmek
    • mahvetmek
    • telef etmek, yıkmak
    • (k).dili yok etmek
    • bitmek, sona ermek, nihayet bulmak
    • (i). nihayet, son
    • en mükemmel durum, son iş, cila, rötuş. finish off veya up bitirmek. finish with ilişkiyi kesmek. finishing school genç kızları toplum hayatı için hazırlayan özel okul. fight to a finish sonuna kadar mücadele etmek. in at the finish sonunda iştirak eden.
  1596. finisher İng.
    • (i). bitiren veya tamamlayan kimse, ikmal eden kimse
    • fabrikadan çıkacak mamullerin son işlerini yapan işçi veya makina
    • nihai darbe.
  1597. finite İng.
    • (s). sınırlı, mahdut, sonu olan, biten, fani: ölçülebilir, sayılabilir
    • (mat). sonlu. finite verb (gram). mastar ve sıfat fiillerin aksine olarak fiilin belirli şahıs ve sayı gösteren şekli. finitely (z). sınırlı olarak. finiteness (i). fanilik.
  1598. fink Tür.
    • someone acting as an informer or decoy for the police.
  1599. fink Tür.
    • someone acting as an informer or decoy for the police.
  1600. fink Tür.
    • finch.
  1601. fink İng.
    • (i)., (A.B.D)., argo grevi bozan işçi, ihbar eden işçi, muhbir, ele veren işçi, oyun bozan işçi
    • hoşa gitmeyen kimse.
  1602. finland İng.
    • (i). Finlandiya.
  1603. Finlandiya Tür.
    • Finland. finland.
  1604. Finlandiya Tür.
    • finland.
  1605. Finlandiyalı Tür.
    • finn. finlander.
  1606. Finlandiyalı Tür.
    • finn.
  1607. Finlandiyalı Tür.
    • Finn.
  1608. finn İng.
    • (i), Finlandiyalı, Finli. Finnic (s). Finlandiya'ya veya Fin diline ait. Finnish (s).,(i). Finlandiya'ya mahsus
    • (i). Fin dili.
  1609. finnanhaddie, finnan haddock İng.
    • bir çeşit tütsülenmiş mezit balığı.
  1610. finny İng.
    • (s). balık gibi yüzgeçleri olan, yüzgece benzeyen
    • balıklara ait, balığı çok olan.
  1611. fino Tür.
    • Term found on some Sherry labels to denote the winery"s lightest and driest sherries.
  1612. fino Tür.
    • pet-dog. lap-dog. pet dog. lap dog.
  1613. fino Tür.
    • A style of Sherry that is pale in color, light in flavor, and dry Fino is served cold as a refreshing aperitif.
  1614. fino Tür.
    • A high-alcohol wine typical of Andalusia.
  1615. fiord İng.
    • fjord (i). fiyort.
  1616. fipple İng.
    • (i)., (müz). nefesli çalgıların ağız kısmındaki tahta tıkaç.
  1617. fir İng.
    • (i)., (bot). çam ağacı, köknar
    • bu ağacın tahtası. Scotch fir, yellow fir sarı çam, (bot). Pinus sylvestris. silver fir akçam ağacı, gümüşselvi, (bot). Picea pectinata.
  1618. firar Tür.
    • escape. flight. desertion. jailbreak. prison-breaking. break. breakout. getaway. absence without leave.
  1619. firar Tür.
    • desertion. escape. flight. evasion.
  1620. firar Tür.
    • breakaway. escape. getaway. jailbreak. running away. flight. desertion. absentee without leave.
  1621. firari Tür.
    • fugitive. deserter. absconder. escapee. renegade. runaway.
  1622. firari Tür.
    • fugitive. deserter.
  1623. firari Tür.
    • deserter. escapee. runaway. jailbreaker. prison-breaker. fugitive.
  1624. firavun Tür.
    • pharaoh. pharaon.
  1625. firavun Tür.
    • pharao.
  1626. firavun faresi Tür.
    • mongoose.
  1627. firavun inciri Tür.
    • prickly pear.
  1628. fire Tür.
    • ullage. wastage. shrinkage. leakage. outage. turnover. wantage.
  1629. fire Tür.
    • To take fire
    • to be kindled
    • to kindle.
  1630. fire Tür.
    • To subject to intense heat
    • to bake
    • to burn in a kiln
    • as, to fire pottery.
  1631. fire Tür.
    • To set on fire
    • to kindle
    • as, to fire a house or chimney
    • to fire a pile.
  1632. fire Tür.
    • Torture by burning
    • severe trial or affliction.
  1633. fire Tür.
    • To light up as if by fire
    • to illuminate.
  1634. fire Tür.
    • To inflame
    • to irritate, as the passions
    • as, to fire the soul with anger, pride, or revenge.
  1635. fire Tür.
    • To feed or serve the fire of
    • as, to fire a boiler.
  1636. fire Tür.
    • To execute a state transition See: transition.
  1637. fire Tür.
    • To drive by fire.
  1638. fire Tür.
    • To cauterize.
  1639. fire Tür.
    • To cause to explode
    • as, to fire a torpedo
    • to disharge
    • as, to fire a musket or cannon
    • to fire cannon balls, rockets, etc.
  1640. fire Tür.
    • To cause a state transition See: transition.
  1641. fire Tür.
    • To be irritated or inflamed with passion.
  1642. fire Tür.
    • To animate
    • to give life or spirit to
    • as, to fire the genius of a young man.
  1643. fire Tür.
    • The great shaper and transformer of the northern forest Ishkote or ashkote in the Ojibwe. a combustion accompanied by a flame or glow, which escapes from its normal confines to cause damage. An act signed into law in August 1989, by President Bush that restructured the thrift regulatory insurance system.
  1644. fire Tür.
    • The evolution of light and heat in the combustion of bodies
    • combustion
    • state of ignition.
  1645. fire Tür.
    • The discharge of firearms
    • firing
    • as, the troops were exposed to a heavy fire.
  1646. fire Tür.
    • The burning of a house or town
    • a conflagration.
  1647. fire Tür.
    • Splendor
    • brilliancy
    • luster
    • hence, a star.
  1648. fire Tür.
    • South
    • wand
    • powers of passion and will, the ability to act effectively, to destroy, purify and change
    • the qualities of the flame, heat, anger, aggression, affection, sexual desire
    • red, orange, gold, deep yellow
    • snakes, scorpions, fire ants, sparkles, the sun, the God. results from malfunction of the internal organs or from extreme mood swings Symptoms include fever, red or bloodshot eyes, swelling, sore throat and flushed face May also include dry mouth, bleeding or inflammed gums, and a desire for cold drinks. - one of the four elements of Creation, associated with the south and with the ritual spirit blade. a metaphorical quality associated with the signs Aries, Leo and Sagittarius
    • the 1st, 5th and 9th houses and the planets Mars, Jupiter and the Sun Fire represents the initiation of action, confidence, outreach, spontaneity, creativity, eagerness, zest, excitement and the need to do something new.
  1649. fire Tür.
    • Simultaneous release of heat, light, and flame, generated by the combustion of flammable material.
  1650. fire Tür.
    • shrinkage. outage.
  1651. fire Tür.
    • One of the four elements The fire element finds expression in zodiac through the three signs Aries, Leo and Sagittarius and is held to represent among other things: intuition, action, spiritualty, creativity and drive toward individuality See also Earth, Air and Water.
  1652. fire Tür.
    • One of the four classic elements of the fantasy world Also, a spell domain composed of nine divine spells and a granted power themed around the element fire Also, a spell descriptor denoting spells that produce or use fire.
  1653. fire Tür.
    • One of the 4 classical elements, representing spirit, intuition, vitality and inspiration The fire signs are Aries, Leo, Sagittarius.
  1654. fire Tür.
    • Liveliness of imagination or fancy
    • intellectual and moral enthusiasm
    • capacity for ardor and zeal.
  1655. fire Tür.
    • leakage. shrinkage. ullage. waste. loss. decrease. refuse. allowance. diminution. wastage.
  1656. fire Tür.
    • In property insurance, "fire" refers to the unintentional or "hostile" occurrences of flame and combustion Damage caused by fire in your fireplace, for instance, is not covered under your homeowners insurance quotes policy But if your rug were ignited by a spark from that same fireplace, you would be covered.
  1657. fire Tür.
    • Fuel in a state of combustion, as on a hearth, or in a stove or a furnace.
  1658. fire Tür.
    • Court decisions have held generally that there are three elements which constitute a fire within the meaning of an insurance policy: Rapid oxidation Visible flame or glow Hostile or unfriendly.
  1659. fire Tür.
    • Combustion which is rapid enough to produce a flame or glow A fire, for purposes of Property Insurance, must be "hostile," which means it is not in a place in which it is intended to be Fires in their proper contained area are called "friendly fires" and are not covered under most basic Property Insurance policies.
  1660. fire Tür.
    • Combustion sufficient to product a spark, flame or glow and which is hostile.
  1661. fire Tür.
    • Combustion evidenced by a flame or glow Insurance distinguishes between a "hostile" fire and "friendly" fire.
  1662. fire Tür.
    • Because of the high incidence of fires in theatres during the candle and gas lighting eras, to speak of fire whilst in a theatre is generally considered unlucky.
  1663. fire Tür.
    • A rule is said to "fire" when its action is executed A rule fires only when its condition evaluates to true. To ignite, to cause burning, the chemical change in combustion producing heat and light Fire has long been used for the benefit of humans Fires heat our premises, cook our meals and are used in many manufacturing processes Such situations are known as "friendly fires" When uncontrolled, fire can be an enemy and can destroy houses, crops, lumber stands, etc Such fires are known as "hostile fires" and are the subject of insurance.
  1664. fire Tür.
    • Ardor of passion, whether love or hate
    • excessive warmth
    • consuming violence of temper.
  1665. fire Tür.
    • Anything which destroys or affects like fire.
  1666. fire İng.
    • (f). tutuşturmak, ateşe vermek, alevlendirmek
    • yakmak, pişirmek
    • canlandırmak, harekete geçirmek, gayrete getirmek, tahrik etmek
    • teşvik etmek
    • patlatmak, ateş etmek
    • atmak, püskürtmek
    • tutuşmak
    • silahla ateş etmek. fire a volley yaylım atesi açmak. Fire away! Haydi, başla! fire a broadside (den). borda ateşi etmek, geminin bir tarafındaki bütün toplarla birden ateş açmak. fire off pişirmeyi tamamlamak (tuğla, çanak)
    • (k).dili hemen göndermek. fire up fayrap etmek
    • birdenbire kızmak, parlamak.
  1667. fire İng.
    • (i). ateş, alev
    • kıvılcım
    • yangın
    • cehennem, cehennem azabı
    • hararet, ısı, sıcaklık
    • hırs. fire alarm yangın zili, alarm. firearms (i). ateşli silahlar. fireball (i). akanyıldız
    • top şeklindeki şimşek
    • atom bombası patladığında hasıl olan ateş topu
    • (A.B.D)., (k).dili enerjik kimse. fireboat (i). yangın söndürme gemisi. firebrand (i). alevli odun parçası, meşale, öksü
    • fesatçı, kundakçı, tahrikçi. firebreak (i). ,(A.B.D).orman yangınının yayılmasını önlemek için ağaçları kesilen bölge. fire brick ateş tugğası. fire brigade itfaiye teşkilatı. fire bucket yangın söndürmeye mahsus su kovası. fire bug (A.B.D)., (k).dili kasten yangın çıkarma egilimi olan deli. fire control (ask). gemi veya istihkam top ateşini idare sistemi. firecracker (i). kağıt fişek, torpil. firedamp (i). kömür madenlerinde hâsıl olan kolay ateş alır gaz, metan. fire department itfaiye teşkilatı. firedog (i). ocağın demir ayaklığı. fire drill yangından kaçma talimi. fireeater (i). ateş yutan hokkabaz
    • kavgacı kimse. fire engine itfaiye arabası
    • yangın tulumbası. fire escape yangın merdiveni. fire extinguisher yangın söndürme aleti. firefighter (i). itfaiyeci. firefly (i). ateşböceği. fire hazard yangın tehlikesi çok olan yer. fire hydrant yangın söndürme musluğu. fire insurance yangın sigortası. fire irons maşa ile kürek ve kömür karıştıracak demirden ibaret ocak takımı. firelight (i). alev ışığı. firelock (i). eski tip bir tüfek. fireman (i). itfaiye neferi
    • ateşçi. visiting fireman (A.B.D)., (k).dili ağırlanacak misafir. fire marshall yangın tehlikesine karşı binaları kontrol eden görevli. fireplace (i). şömine, ocak. fireplug (i). yangın musluğu. fire power (ask). ateş kudreti. fireproof (s). yanmaz, ateş geçmez. fire sale (A.B.D). yangında hasar gören malın tenzilâtlı satışı. fire screen ocak önüne konulan perde
    • ateş siperi. fire ship yakılarak düşman gemileri arasına salıverilen gemi. fireside (i). ocak başı: ev, yurt. firethorn (i). ateş dikeni. fire tongs iri ateş maşası. fire tower yangın kulesi. firetrap (i). yangın tehlikesi karşısında kolay kaçılamayan bina. fire wall yangın duvarı, yangının sirayet etmesine engel olmak için yapılan duvar. firewarden (i). yangından korunma veya yangın söndürme işlerine nezaret eden kimse, yangın bekçisi. firewater (i). viski fireweed (i). yangın yerlerinde çabuk biten birkaç çeşit ot, yakıotu, (bot). Epilobium angustifolium. firewood (i). odun. fireworks (i). donanma fişekleri. fire worship ateşe tapma, ateşperestlik. fire worshipper ateşperest, Mecusi. a running fire yaylım ateşi. between two fires iki ateş arasında. catch fire tutuşmak, ateş almak. cease fire ateş kesmek. go through fire and water bütün tehlikeleri göze almak. hang fire muallâkta olmak
    • geri kalmak. heap coals of fire on one's head iyilik ederek karşısındakini utandırmak. Iay a fire odunları çatıp ateş için hazırlamak. miss fire ateş almamak (silâh, bomba)
    • başaramamak, isabet kaydedememek. on fire yanmakta
    • coşmuş. open fire atışa başlamak. play with fire ateşle oynamak, tehlikeli bir işe girişmek. set fire to ateşe vermek, tutuşturmak. set on fire yakmak
    • alevlendirmek, tahrik etmek, kışkırtmak, gayret vermek. set the world on fire üstün derecede başarı kazanmak. strike fire kıvılcım saçmak
    • tepki yaratmak. St. Elmo's fire gemici nuru. under fire ateş altında. fireless (s). ateşsiz. fireless cooker sıcaklığı muhafaza eden tencere.
  1668. firing İng.
    • (i). ateş etme
    • yakma. firing line (ask). ateş hattı. firing squad idam mahkumunu kurşuna dizen asker bölüğü
    • ölü kimsenin mezarı başında saygı gösterisi olarak ateş eden asker bölüğü.
  1669. firkete Tür.
    • hairpin.
  1670. firkin İng.
    • (i). ufak yağ fıçısı
    • bir ingiliz sıvı ölçü birimi (bir varilin dörtte biri oylumunda).
  1671. firm İng.
    • (i). şirket, firma, ticarethane. firm name firma adı.
  1672. firm İng.
    • (s)., (f). pek, katı, sert, pekişmiş, sıkı
    • sabit, metin, dönmez
    • (f)., (gen). up ile sabit kılmak, pekiştirmek, sağlamlaştırmak. firm order (tic). kesin sipariş. firmly (z). metanetle, katiyetle, sebatla, kuvvetle. firmness (i). metanet sebatlılık.
  1673. firma Tür.
    • firm. company.
  1674. firma Tür.
    • firm. business.
  1675. firma Tür.
    • concern. firm. firm.
  1676. firma Tür.
    • company, concern, enterprise, firm, employer.
  1677. firmament İng.
    • (i). sema, gök kubbe, asuman.
  1678. firman İng.
    • (i). ferman.
  1679. first İng.
    • (s)., (i)., (z). ilk, birinci, baş, en büyuk
    • (i). başlangıç
    • baş yer, birincilik
    • (müz). en tiz ses
    • birinci mal
    • ayın ilk günü
    • (z). evvelâ, ilk önce, başta, en ileride
    • ilk defa olarak
    • ondan evvel. firsts (i). en iyi kalite eşya. first edition ilk baskı. first aid (tıb). ilk yardım. first aidedecamp baş yaver. first and foremost ilk önce, en başta. first and last ilk ve son, her şeyi hesaba katarak, umumiyet itibariyle. firstborn (i).,(s). ilk çocuk
    • (s). ilk doğan. first base başarının başlangıcı. First Cause ilk neden, Cenabı Hak. first class (s)., (z). birinci sınıfa ait
    • birinci sınıftan, mükemmel, âIâ
    • adi mektup cinsinden
    • (z). birinci mevki ile. first cost maliyet fiyatı. First Day pazar günü. firstday cover ilk gün satışa çıkarılan yeni pulla pullanmış zarf. first floor zemin kat
    • (ing). birinci kat. first form (bak). form. first fruits ilk sonuç, ilk hasılât. firsthand (z)., (s). doğrudan doğruya, vasıtasız olarak, aracı olmadan
    • (s). dolaysız. first lady cumhurbaşkanının karısı. first lieutenant (ask). üsteğmen. first mate (den). kaptan yardımcısı. first mortgage ipotek, birinci derecede ipotek. first name isim, ad. first night gala temsili, açılış gecesi. first offender ilk defa sabıkalı olan kimse. first person birinci tekil veya çoğul şahıs (ben, biz). first or last er geç. first papers (A.B.D). vatandaşlığa kabul için yapılan ilk müracaat. firstrate (s). mükemmel, birinci sınıf. first water en yüksek kalite (mücevher). at first ilk önce, evvelce. from the first baştan itibaren. the first two baştan itibaren ilk ikisi, birinci gelen iki (kimse veya şey).
  1680. firstling İng.
    • (i). ilk sonuç
    • ilk doğan çocuk.
  1681. firstly İng.
    • (z). evvela, ilk olarak, ilkin.
  1682. firth İng.
    • (i). (iskoçya'da) haliç, nehir ağzı olan uzun ve dar körfez.
  1683. firuze Tür.
    • turquoise. turquoise blue. azure.
  1684. firuze Tür.
    • turquoise.
  1685. firuze Tür.
    • turquoise.
  1686. fiş Tür.
    • slip. jack. plug. check. tag. plug. index card. chip. token. counter. slip (of paper. receipt. marker. slug. form. connection plug. courtesy card. record card. register card. voucher.
  1687. fiş Tür.
    • receipt. sales slip. voucher. ticket. police record. filing card. counter. chip. check. jetton. outlet.
  1688. fiş Tür.
    • check. counter. receipt. tag. token. plug. counter. chip. ticket. index card. card. form. chit.
  1689. fisc İng.
    • (i). devlet veya hükümdar hazinesi.
  1690. fiscal İng.
    • (s). mali. fiscal year mali sene.
  1691. fişek Tür.
    • cartridge. squib. fuse. rocket. missile. garnish. ammunition. shell. scroll. cartridge. skyrocket. any projectile used as a firework. shot shell. shotshell.
  1692. fişek Tür.
    • cartridge. squib. cartdridge. rocket. roll. fireworks.
  1693. fişek Tür.
    • cartridge. cracker. girandole. shell. squib.
  1694. fişekçi Tür.
    • display hand. fireworker.
  1695. fişeklik Tür.
    • cartridge belt. bandoleer.
  1696. fişeklik Tür.
    • cartouche.
  1697. fish İng.
    • (i). (çoğ. fish, değişik türler için fishes) balık
    • balık eti
    • tahta veya demir takviye parçası, berkitme parçası. fish and chips (ing).balık fileto ve kızarmış patates. fish ball balık köftesi. fishbone (i). balık kılçığı. fishbowl (i). kavanoz biçiminde akvaryum. fish cake patatesli balık köftesi. fishgig (i). balık kargısı. fish hawk balık kartalı. fishhook (i). olta. fish line olta ipi. fish market balık pazarı. fishmonger (i). balıkçı, balık satan kimse. fish out of water yerini yadırgayan kimse, sudan çıkmış balık. fishplate (i)., (mak). iki direği uç uca bağlamak için kullanılan takviye parçası. fish pond balık havuzu, balık gölü. fishspear (i). balık kargısı. fish story (k).dili martaval. fishwife (i). balıkçı kadın, balık satan kadın
    • pis konuşan kadın. bony fishes kemikli balıklar, (zool). Teleostomi. cold fish soğuk kimse. drink like a fish alışkanlıktan dolayı fazla içki içmek. feed the fishes denizde boğulmak
    • deniz tutmasından dolayı kusmak. have other fish to fry daha önemli bir işi olmak. neither fish, flesh nor fowl hiç bir özelliği olmayan şey.
  1698. fish İng.
    • (f). balık tutmak, balık avlamak, çekip çıkarmak
    • içinde balık avlamak
    • tahta veya demir parçası ile takviye etmek, seren berkitmek
    • for ile aramak, ağız aramak. fish for a compliment kendisine kompliman yapılmasını istemek
    • up veya out ile arayıp bulmak. fish in troubled waters bulanlk suda balık avlamak. fish the anchor (den). gemi demirini fışkıya vurmak. fish out balık neslini tüketmek
    • seçip almak.
  1699. fisher İng.
    • (i). balık tutan kimse, balıkçı
    • balık avlayan hayvan veya kuş. fisherman (i). baIıkçı. fishery (i). balıkçılık
    • balık tarlası, dalyan.
  1700. fishing İng.
    • (i). balık avlama, balık avı, balıkçılık
    • ağız arama. fishing boat balıkçı kayığı veya gemisi. fishing rod olta kamışı. fishjng tackle veya gear balık takımı, baIıkçı takımı.
  1701. fishy İng.
    • (s). balıktan ibaret
    • balık gibi, içinde balık tadı veya kokusu olan
    • balığı çok
    • (k).dili şüpheli, inanılmaz. fishy eye donuk göz
    • şüpheci göz. fishiness (i). balık vasfı olma, içinde balık tadı veya kokusu bulunma
    • şüphelilik.
  1702. fiske Tür.
    • flick. flip (with finger. inch (of salt. pimple. blister. fillip. flip.
  1703. fiskos Tür.
    • whispering. gossip.
  1704. fiskos Tür.
    • furtive whispering.
  1705. fişleme Tür.
    • card indexing.
  1706. fişlemek Tür.
    • to prepare an index card on. to open a file on sb.
  1707. fişlenmek Tür.
    • to be entered on an index card. to be indexed on cards.
  1708. fissile İng.
    • (s). çatlayıp yarılma kabiliyeti olan. fissility (i). yanıma kabiliyeti.
  1709. fission İng.
    • (i). ortadan ikiye ayrılma
    • (biyol). ortasından bölünerek üreme
    • (fiz). uranyum gibi bir elemanın daha basit ve sabit parçalara ayrılıp dağılması.
  1710. fissionnble İng.
    • (s). atom çekirdeği parçalanabilen.
  1711. fissiparous İng.
    • (s)., (biyol). ikiye bölünme suretiyle üreyen.
  1712. fissiped İng.
    • (s)., (i)., (zool). çok tırnaklı, parmakları birbirinden ayrı olan (hayvan)
    • (i). Fissipedia familyasından bir hayvan (kedi, ayı, vb).
  1713. fissure İng.
    • (i)., (f). yarık, çatlak, rahne
    • yarma
    • (tıb). fisur, cilt veya mukozanın hafifçe veya yüzeysel olarak çatlaması
    • (f). yarmak, çatlatmak
    • ayrılmak, çatlamak.
  1714. fist İng.
    • (i)., (f). yumruk, muşta
    • (h). dili el, el yazısı
    • (matb). işaret parmağı
    • (f). yumruklamak
    • avuçlamak.
  1715. fistic İng.
    • (s). boks sporuna ait.
  1716. fisticuffs İng.
    • (i). yumruk yumruğa kavga.
  1717. fisto Tür.
    • scallop.
  1718. fisto Tür.
    • festoon. scallop.
  1719. fistül Tür.
    • fistula.
  1720. fistül Tür.
    • fistula.
  1721. fistula İng.
    • (i). (çoğ, las, Iae) (tıb). fistül.
  1722. fistular, fistulous İng.
    • (s). boru şeklinde
    • (tıb). fistül gibi, fistüle ait.
  1723. fit Tür.
    • Viewing operation that expands the window area to include all elements, on all turned on levels in the view.
  1724. fit Tür.
    • To supply with something that is suitable or fit, or that is shaped and adjusted to the use required.
  1725. fit Tür.
    • To make fit or suitable
    • to adapt to the purpose intended
    • to qualify
    • to put into a condition of readiness or preparation.
  1726. fit Tür.
    • To bring to a required form and size
    • to shape aright
    • to adapt to a model
    • to adjust
    • said especially of the work of a carpenter, machinist, tailor, etc.
  1727. fit Tür.
    • To be suitable to
    • to answer the requirements of
    • to be correctly shaped and adjusted to
    • as, if the coat fits you, put it on.
  1728. fit Tür.
    • To be proper or becoming.
  1729. fit Tür.
    • To be adjusted to a particular shape or size
    • to suit
    • to be adapted
    • as, his coat fits very well.
  1730. fit Tür.
    • The relation between two mating parts with reference to the conditions of an assembly For example: Wrench fit
    • close fit
    • medium fit
    • free fit
    • loose fit The quality of fit is dependent upon both the relative size and the quality of finish of the mating parts.
  1731. fit Tür.
    • The quality of being fit
    • adjustment
    • adaptedness
    • as of dress to the person of the wearer.
  1732. fit Tür.
    • The part of an object upon which anything fits tightly.
  1733. fit Tür.
    • The matching of the investor"s requirements and needs such as risk tolerance and growth potential preference with a specific investment.
  1734. fit Tür.
    • The general term used to specify the range of tightness or looseness as a result of a specific combination of allowances and tolerances in the design of mating part features There are four fits: clearance, interference, transition, and line.
  1735. fit Tür.
    • The consistencies, coherence and congruence of the organisation. find the values that make the equation agree best with the data You can use a least squares fit program to get a and b, the parameters of a straight line that describe the data well.
  1736. fit Tür.
    • The coincidence of parts that come in contact.
  1737. fit Tür.
    • The amount of internal clearance in a bearing Fit can also be used to describe shaft and housing size and how they relate to the bore or outside diameter.
  1738. fit Tür.
    • The alignment of two or more printed images on the same paper, negative, or other material See register/registration.
  1739. fit Tür.
    • The ability of an item to physically interface or interconnect with or become an integral part of another item.
  1740. fit Tür.
    • Refers to ability of film to be registered during stripping and assembly Good fit means that all images register to other film for the same job.
  1741. fit Tür.
    • Referring to the relationship between the business strategy and the business environment, when the organization pursues purposes and takes actions that are consistent with the needs, perceptions, and behaviors of the other actors within the environment. abbreviation standing for Five Intersecting Tetrahedra, the name of a modular design by the American paperfolder Tom Hull.
  1742. fit Tür.
    • quits.
  1743. fit Tür.
    • Prepared
    • ready.
  1744. fit Tür.
    • One Failure In Time corresponds to one fail per billion chip-hours.
  1745. fit Tür.
    • In Old English, a song
    • a strain
    • a canto or portion of a ballad
    • a passus.
  1746. fit Tür.
    • Individual travel in which a tour operator has previously arranged blocks of rooms at various destinations in advance for use by individual travelers These travelers travel independently, not in a group, usually by rental car or public transportation.
  1747. fit Tür.
    • Fundamentals of Instructor Training.
  1748. fit Tür.
    • Foundation for International Training.
  1749. fit Tür.
    • Fitness Improvement Training.
  1750. fit Tür.
    • Feature Integration Testing.
  1751. fit Tür.
    • Failures In Time.
  1752. fit Tür.
    • dishwashing liquid, washing-up liquid.
  1753. fit Tür.
    • Conformed to a standart of duty, properiety, or taste
    • convenient
    • meet
    • becoming
    • proper.
  1754. fit Tür.
    • being even. having no store to settle. feet. quits.
  1755. fit Tür.
    • A sudden and violent attack of a disorder
    • a stroke of disease, as of epilepsy or apoplexy, which produces convulsions or unconsciousness
    • a convulsion
    • a paroxysm
    • hence, a period of exacerbation of a disease
    • in general, an attack of disease
    • as, a fit of sickness.
  1756. fit Tür.
    • A stroke or blow.
  1757. fit Tür.
    • A situation in which the investor"s requirements and needs such as risk tolerance and growth potential preference are met by a specific investment.
  1758. fit Tür.
    • A passing humor
    • a caprice
    • a sudden and unusual effort, activity, or motion, followed by relaxation or inaction
    • an impulsive and irregular action.
  1759. fit Tür.
    • A mood of any kind which masters or possesses one for a time
    • a temporary, absorbing affection
    • a paroxysm
    • as, a fit of melancholy, of passion, or of laughter.
  1760. fit Tür.
    • a display of bad temper
    • "he had a fit"
    • "she threw a tantrum"
    • "he made a scene". a sudden uncontrollable attack
    • "a paroxysm of giggling"
    • "a fit of coughing"
    • "convulsions of laughter". the manner in which something fits
    • "I admired the fit of her coat". a sudden flurry of activity
    • "a burst of applause"
    • "a fit of housecleaning". be agreeable or acceptable to
    • "This suits my needs". be the right size or shape
    • fit correctly or as desired
    • "This piece won"t fit into the puzzle". satisfy a condition or restriction
    • "Does this paper meet the requirements for the degree?". make fit
    • "fit a dress"
    • "He fitted other pieces of paper to his cut-out". insert or adjust several objects or people
    • "Can you fit the toy into the box?"
    • "This man can"t fit himself into our work environment". be compatible, similar or consistent
    • coincide in their characteristics
    • "The two stories don"t agree in many details"
    • "The handwriting checks with the signature on the check"
    • "The suspect"s fingerprints don"t match those on the gun". conform to some shape or size
    • "How does this shirt fit?". provide with usually for a specific purpose
    • "The expedition was equipped with proper clothing, food, and other necessities". make correspond or harmonize
    • "Match my sweater". meeting adequate standards for a purpose
    • "a fit subject for discussion"
    • "it is fit and proper that you be there"
    • "water fit to drink"
    • "fit for duty"
    • "do as you see fit to". on the point of or strongly disposed
    • "in no fit state to continue"
    • "fit to drop"
    • "laughing fit to burst"
    • "she was fit to scream"
    • "primed for a fight"
    • "we are set to go at any time". physically and mentally sound or healthy
    • "felt relaxed and fit after their holiday"
    • "keeps fit with diet and exercise".
  1761. fit Tür.
    • A darting point
    • a sudden emission. the manner in which something fits
    • "I admired the fit of her coat" a display of bad temper
    • "he had a fit"
    • "she threw a tantrum"
    • "he made a scene" insert or adjust several objects or people
    • "Can you fit the toy into the box?"
    • "This man can"t fit himself into our work environment" make fit
    • "fit a dress"
    • "He fitted other pieces of paper to his cut-out" be the right size or shape
    • fit correctly or as desired
    • "This piece won"t fit into the puzzle" conform to some shape or size
    • "How does this shirt fit?" physically and mentally sound or healthy
    • "felt relaxed and fit after their holiday"
    • "keeps fit with diet and exercise" meeting adequate standards for a purpose
    • "a fit subject for discussion"
    • "it is fit and proper that you be there"
    • "water fit to drink"
    • "fit for duty"
    • "do as you see fit to".
  1762. fit Tür.
    • Adapted to an end, object, or design
    • suitable by nature or by art
    • suited by character, qualitties, circumstances, education, etc.
    • qualified
    • competent
    • worthy.
  1763. fit Tür.
    • Abr /CRS Foreign independent tour Now generally used to indicate any independent travel, domestic or international, that does not involve a package tour.
  1764. fit İng.
    • (i). hastalık nöbeti, sara, ihtilaç, tutarak
    • ani olarak zuhur eden geçici hal
    • devre. a fainting fit baygınlık nöbeti, bayılma. by fits and starts ara sıra, düzensiz olarak, ıspazmoz kabilinden. have a fit sarası tutmak
    • slang deli olmak. have a fit of laughter gülmesi tutmak. fitful (s). düzensiz, kesik kesik.
  1765. fit İng.
    • (f). (ted, ting) (i). uygun olmak
    • uygun bir hale getirmek, prova etmek
    • uydurmak
    • dikkatle üzerine koymak
    • uymak
    • uygun gelmek, münasip olmak
    • yakışmak
    • (i). uyma, uygun gelme, munasip olma. tight fit sıkı geçme. fit out ihtiyacını temin etmek, teçhiz etmek.
  1766. fit İng.
    • (s). uygun, münasip, yakışır, yaraşır, Iâyık, elverişli
    • hazır
    • zinde, sıhhatli. fit for nothing hiç bir işe yaramaz. fit to be seen görülmeye hazır. fit to be tied (h). dili çok kızmış, çok sinirli
    • sabırsız, patlayacak halde. a dish fit for a king krallara lâyık bir yemek. dressed up fit to kill (A.B.D)., (k).dili çok gösterisli bir şekilde giyinmiş.
  1767. fitch, fitchet, fitchew İng.
    • (i). (zool). sansara benzer küçük bir hayvan, kokarca
    • bu hayvanın kürkü. fitch (i)., fitch brush kokarca kılından fırça.
  1768. fitil Tür.
    • wick. suppository. fuse. slow match.
  1769. fitil Tür.
    • wick. candlewick. cord. fuse. fuze. portfire. detonator. flute. piping.
  1770. fitil Tür.
    • fuse. match. suppository. wick. seton. tent. piping. primer. tampon. bob. heart yarn. heart. core. cord. stripe. slow match. slub. roving. silver. detonator. pissed.
  1771. fitillemek Tür.
    • to light the fuse of. to incite. to enrage.
  1772. fitillemek Tür.
    • to attach a fuse or wick to. to light the fuse of. to incite sb to do something rash. set off.
  1773. fitilli Tür.
    • having a wick. corded. having a suppository. having a fuse.
  1774. fitilli Tür.
    • fitted with a wick. fuse. seton or piping.
  1775. fitly İng.
    • (z). Iâyık olduğu şekilde, munasip surette, yerinde.
  1776. fitne Tür.
    • instigation. disorder. sedition. mischief-making. factious. factional.
  1777. fitne Tür.
    • discard. dissension. strife (caused by sb not actually involved in it. cabal. sedition.
  1778. fitne Tür.
    • cabal.
  1779. fitneci Tür.
    • mischief-maker. sower of dissent. factious. seditious.
  1780. fitneci Tür.
    • factious.
  1781. fitnelemek Tür.
    • to criticize sb behind his / her back.
  1782. fitness İng.
    • (i). Iiyakat
    • uygun ve yerinde oluş
    • sıhhatte oluş.
  1783. fitter İng.
    • (i). prova eden terzi
    • (mak). boru işlerine bakan kimse.
  1784. fitting İng.
    • (i)., (s)., (gen). (çoğ). prova
    • tertibat, teçhizat, takım
    • (s). uygun, münasip, yerinde.
  1785. five İng.
    • (s)., (i). beş
    • (i). beş rakamı
    • beş sayısı (5, V)
    • iskambil beşli
    • spor beş kişilik takım. five and ten, five and dime tuhafiye mağazası. fivefingers (i). beşparmakotu
    • (zool). beş parmak denilen deniz hayvanı. fivefold (s)., (z). beş kat, beş misli. fiver (i). beş dolarlık kâğıt para. fivespot (i)., argo beş dolar. Five Year Plan Beş Senelik Plan.
  1786. fix İng.
    • (f). yerleştirmek, oturtmak
    • sabitleştirmek
    • kararlaştırmak
    • (A.B.D). düzene sokmak
    • (A.B.D)., (k).dili tamir etmek
    • (A.B.D). (yemek) hazırlamak
    • (k).dili rüşvet yoluyla sonucu garanti altına almak
    • spor şike yapmak
    • (A.B.D)., (k).dili yola getirmek
    • mikroskopik çalışma için hazırlamak
    • (kim). katılaştırmak
    • (foto). tespit banyosu yapmak
    • (k).dili (kedi, köpek) kısırlaştırmak. fix one's eyes on a thing bir şeye gözünü dikmek. fix on kararlaştırmak. fix up (k).dili tamir etmek
    • düzene sokmak, tertip etmek, hazırlamak
    • ihtiyacını karşılamak.
  1787. fixation İng.
    • (i). marazi bağlılık, düşkünlük
    • tespit, katılaşma.
  1788. fixative İng.
    • (s)., (i). değişme veya solmaktan alıkoyan
    • olduğu gibi koruyan
    • (i). bu işi gören ilâç.
  1789. fixed İng.
    • (s). durağan, kımıldamaz, bağlı
    • sabit, solmaz (renk)
    • (A.B.D)., (k).dili önceden ayarlanmış. well fixed argo paralı. fixed assets sabit değerler. fixed charges sabit masraflar. fixed focus (foto). sabit mihrak. fixed idea sabit fikir, idefiks. fixed liability uzun vadeli borç. fixed oil (kim). uçmaz yağ. fixed star durağan yıldız, sabite. fixedly (z). gözlerini dikerek, sabit bakışlarla. fixedness (i). sabit oluş, hareketsizlik.
  1790. fixer İng.
    • (i). tamirci
    • rüşvet yediren kimse
    • slang piston, torpil
    • (foto). fiksatif, sabitleştirici ilâç.
  1791. fixgig İng.
    • (i). hoppa kız
    • yaş baruttan yapılmış fişek, vızlayan fişek
    • sesli oyuncak, kaynana zırıltısı
    • zıpkın.
  1792. fixings İng.
    • (i)., (k).dili tertibat, teçhizat
    • garnitür.
  1793. fixity İng.
    • (i). sabit oluş, karar, sebat.
  1794. fixture İng.
    • (i). sabit şey. fixtures (i). sabit eşya
    • (huk). müştemilât, demirbaş. Iight fixtures elektrik teçhizatı.
  1795. fiyaka Tür.
    • splash. showing off. swagger. swank.
  1796. fiyaka Tür.
    • showing off. swagger. posing. monkey tricks. swank.
  1797. fiyakacı Tür.
    • show off. swanky.
  1798. fiyakalı Tür.
    • showy. nifty. swanky gösterişli. cakalı.
  1799. fiyakalı Tür.
    • ostentatious.
  1800. fiyasko Tür.
    • fiasco. failure. washout. bust. clinker. dead duck. dead failure. debacle. fizzle.
  1801. fiyasko Tür.
    • fiasco.
  1802. fiyasko Tür.
    • bust. fiasco. flop. washout. failure.
  1803. fiyat Tür.
    • price. cost. figure. terms.
  1804. fiyat Tür.
    • price. charge. cost. demand function. expense. figure. rate. rate regulation.
  1805. fiyat Tür.
    • cost. price. rate. valuation.
  1806. fiyatlandırma Tür.
    • quotation.
  1807. fiyatlandırma Tür.
    • pricing. inventory pricing.
  1808. fiyatlandırmak Tür.
    • price.
  1809. fiyatlanmak Tür.
    • to get expensive. to go up in price.
  1810. fiyatlı Tür.
    • expensive. priced. dear.
  1811. fiyonk Tür.
    • tie.
  1812. fiyonk Tür.
    • bow. bow tie. bowknot. bowtie.
  1813. fiyort Tür.
    • fjord. fiord.
  1814. fiyort Tür.
    • fiord. fjord.
  1815. fizibilite Tür.
    • feasibility.
  1816. fizibilite Tür.
    • feasibility.
  1817. fizik Tür.
    • physics. physique. physics.
  1818. fizik Tür.
    • physics. physical science.
  1819. fizik Tür.
    • physics. physical. physical science.
  1820. fizikçi Tür.
    • physicist. physics teacher.
  1821. fizikçi Tür.
    • physicist.
  1822. fizikçi Tür.
    • physicist.
  1823. fiziki Tür.
    • physical. physically.
  1824. fiziki Tür.
    • physical.
  1825. fiziki coğrafya Tür.
    • physical geography.
  1826. fiziksel Tür.
    • physical. somatic.
  1827. fiziksel Tür.
    • physical. sensual.
  1828. fiziksel Tür.
    • physical.
  1829. fizyokrat Tür.
    • physiocrat.
  1830. fizyoloji Tür.
    • physiology.
  1831. fizyoloji Tür.
    • physiology.
  1832. fizyolojik Tür.
    • physiological.
  1833. fizyolojik Tür.
    • physiological.
  1834. fizyonomi Tür.
    • physiognomy.
  1835. fizyoterapi Tür.
    • physiotherapy. physical therapy.
  1836. fizyoterapi Tür.
    • physiotherapy.
  1837. fizyoterapist Tür.
    • physiotherapist.
  1838. fizz İng.
    • (f)., (i). yaş barut gibi vızlamak, fışırdamak
    • vızıltı, fışırtı
    • köpüklü içki. fizzy (s). fışırtılı, köpüren, köpüklü.
  1839. fizzle İng.
    • (f)., (i). vızlamak
    • out ile, (k).dili vızlayıp sönmek, evvelâ iyi başlayıp sonradan suya düşmek, bozulmak
    • (i). vızıltı, fışırtı, köpürme
    • (k).dili fiyasko, başarısızlık.
  1840. fıçı Tür.
    • cask. barrel. tub. barrels. vat.
  1841. fıçı Tür.
    • barreled. barrelled. cask. barrel. vat. tub. keg. wood.
  1842. fıçı Tür.
    • barrel. butt. cask. vat.
  1843. fıçıcı Tür.
    • cooper.
  1844. fıçıcı Tür.
    • cooper.
  1845. fıçıcılık Tür.
    • the work of a cooper.
  1846. fıçılama Tür.
    • barreling. casking.
  1847. fıkıh Tür.
    • canon law.
  1848. fıkırdak Tür.
    • flirtatious.
  1849. fıkra Tür.
    • paragraph. vertebra. anecdote. column. short feature. article. chestnut. clause. head. item. subclause. subparagraph. subsection.
  1850. fıkra Tür.
    • anecdote. joke. clause. paragraph. funnies.
  1851. fıkra Tür.
    • anecdote. article. clause. joke. vertebra.
  1852. fıkramak Tür.
    • to ferment.
  1853. fındık Tür.
    • nut. hazelnut. filbert.
  1854. fındık Tür.
    • hazelnut. filbert.
  1855. fındık Tür.
    • filbert. hazelnut.
  1856. fındık ağacı Tür.
    • hazel.
  1857. fındık ağacı Tür.
    • hazel.
  1858. fındık faresi Tür.
    • hazel mouse.
  1859. fındık faresi Tür.
    • dormouse.
  1860. fındıkçı Tür.
    • seller/grower of hazelnuts. hussy.
  1861. fındıkçı Tür.
    • lively and flirtatious woman.
  1862. fındıkkıran Tür.
    • nutcrackers.
  1863. fındıkkıran Tür.
    • nutcracker.
  1864. fındıklık Tür.
    • hazelnut grove.
  1865. fır Tür.
    • with a whirling motion. bastard piç. fırlama.
  1866. fır Tür.
    • for, in favour, per.
  1867. fırça Tür.
    • brush. whisk. scrub. tongue-lashing. rating. scolding.
  1868. fırça Tür.
    • brush.
  1869. fırça Tür.
    • brush.
  1870. fırçalama Tür.
    • brush. scrub.
  1871. fırçalamak Tür.
    • to brush. scrub.
  1872. fırçalamak Tür.
    • brush. scrub.
  1873. fırçalanmak Tür.
    • to be brushed.
  1874. fırdöndü Tür.
    • swivel. barrel swivel. vane.
  1875. fırfır Tür.
    • frill. ruffle. furbelow. fall. flounce.
  1876. fırfır Tür.
    • frill. furbelow.
  1877. fırfır Tür.
    • frill. furbelow.
  1878. fırıl fırıl Tür.
    • around and around.
  1879. fırıldak Tür.
    • whirligig used as child"s toy. weather cock. pin wheel. rotor. vane. weathercock. whirligig. wind vane.
  1880. fırıldak Tür.
    • weathercock. spinning top. whirligig. windmill. ventilator. intrigue. trick. hanky-panky.
  1881. fırıldak Tür.
    • pinwheel.
  1882. fırıldakçı Tür.
    • whirligig seller. swindler. con man.
  1883. fırıldanmak Tür.
    • whirl.
  1884. fırın Tür.
    • oven. stove. bakery. furnace. coke oven. blast furnace. kiln. hearth. muffle. bakehouse. incinerator. retort. burner. cooker. grate. klin.
  1885. fırın Tür.
    • oven. roaster. cooker. stove. furnace. kiln. hearth. bakery. bakehouse.
  1886. fırın Tür.
    • bakery. furnace. kiln. oven. stove.
  1887. fırıncı Tür.
    • baker.
  1888. fırıncı Tür.
    • baker.
  1889. fırıncılık Tür.
    • the work of a baker.
  1890. fırınlama Tür.
    • kiln drying.
  1891. fırınlama Tür.
    • baking.
  1892. fırınlamak Tür.
    • to put sth in the oven to bake. to dry sth in an oven or kiln.
  1893. fırınlamak Tür.
    • bake. fire. to dry in an oven or kiln. to bake. to kiln-dry. to fire.
  1894. fırınlatmak Tür.
    • to have sth kiln-dried.
  1895. fırka Tür.
    • division. squadron. party. legion. side.
  1896. fırkateyn Tür.
    • frigate.
  1897. fırlak Tür.
    • protrusive.
  1898. fırlama Tür.
    • popping up. protruding. bastard. brat. smart child. dash. jumping.
  1899. fırlama Tür.
    • leap. spring. a hurling. a throw. popping up. flying off. bastard. son of a gun. son of a bitch. brat.
  1900. fırlamak Tür.
    • to jump up. to rush. to protrude. to stick out. to soar. bound. fling. leap. pop out. shoot. take by storm. whisk.
  1901. fırlamak Tür.
    • dash. hare. hurtle. jump. nip. plunge. soar. spring.
  1902. fırlatılmak Tür.
    • to be hurled / flung.
  1903. fırlatma Tür.
    • projection.
  1904. fırlatma Tür.
    • hurling. throwing. cast. delivery. ejection. fling. heave. launching. projection. put.
  1905. fırlatma Tür.
    • fling. pitch. projection. throw. toss. hurling. cast.
  1906. fırlatmak Tür.
    • to hurl. to fling. cast. dart. dash. pitch. send. shoot. shy. sling. spin. spring. throw. toss. whack. whip.
  1907. fırlatmak Tür.
    • hurl. launch. eject. throw. toss. bung. cast. cast away. catapult. chuck. chuck away. dart. fling. hurtle. pelt. project. send. shoot. shoot out. shy. swing. whisk.
  1908. fırlatmak Tür.
    • bung. cast. chuck. dart. eject. heave. hurl. project. put. shoot. shy. sling. throw.
  1909. fırlayış Tür.
    • leap. jump. protruding. protrusion.
  1910. fırsat Tür.
    • opportunity. chance. occasion. opening. break. facility. show. turn. room. scope.
  1911. fırsat Tür.
    • opportunity. chance. occasion. opening. break. facility. show. turn.
  1912. fırsat Tür.
    • occasion. opportunity. break. chance. leisure. look in. permit. room. scope. show.
  1913. fırsat düşkünü Tür.
    • pusher.
  1914. fırsat eşitliği Tür.
    • equal opportunity.
  1915. fırsatçı Tür.
    • temporizing. timeserving. opportunist. profiteer. time-server. pusher. temporizer.
  1916. fırsatçı Tür.
    • opportunist. pusher.
  1917. fırsatçı Tür.
    • opportunist. fence-straddler.
  1918. fırsatçılık Tür.
    • opportunism.
  1919. fırsatçılık Tür.
    • opportunism.
  1920. fırt Tür.
    • pull.
  1921. fırtına Tür.
    • storm. tempest. gale.
  1922. fırtına Tür.
    • storm. gale. tempest. hurricane. gust. snorter. squall.
  1923. fırtına Tür.
    • gale. storm. tempest. flurry. lightning storm. comprehensive / household policy.
  1924. fırtınalı Tür.
    • stormy. tempestuous. dirty. gust. inclement. rough. turbulent. ugly. windy.
  1925. fırtınalı Tür.
    • gusty.
  1926. fırtınalı Tür.
    • dirty. foul. gusty. heavy. inclement. rough. stormy. tempestuous. turbulent. boisterous.
  1927. fırttırmak Tür.
    • to go crazy. to go nuts.
  1928. fısıldamak Tür.
    • to whisper sth to sb. murmur. pig"s whisper.
  1929. fısıldamak Tür.
    • breathe. whisper. to whisper. to breathe.
  1930. fısıldaşmak Tür.
    • to talk in whispers.
  1931. fısıltı Tür.
    • whisper. breath. mutter.
  1932. fısıltı Tür.
    • aside. whisper.
  1933. fısıltı gazetesi Tür.
    • the grapevine.
  1934. fışırtı Tür.
    • light splashing / rustling sound. fizz.
  1935. fıskiye Tür.
    • jet. fountain.
  1936. fıskiye Tür.
    • fountain. jet. spout. water jet.
  1937. fıskiye Tür.
    • ejector.
  1938. fışkı Tür.
    • horse dung. manure.
  1939. fışkırma Tür.
    • squirting. effusion. gush. spout. squirt.
  1940. fışkırma Tür.
    • gush. jet. outburst. spurt. squirt. emanation. eruption. spout.
  1941. fışkırma Tür.
    • flush. jet. spurt.
  1942. fışkırmak Tür.
    • to gush out. to spurt out. to squirt forth. to jet. to spring up. emanate. gush. shoot. spew. spout. spurt. squirt. well.
  1943. fışkırmak Tür.
    • gush out. spurt. burst. belch. blow. ejaculate. erupt. flush. spout. squirt. well. well forth. well out. well up.
  1944. fışkırmak Tür.
    • flush. gush. spout. spurt. squirt. to gush out. spurt out. squirt forth. to spurt out. to gush. to squirt. to spout. to jet.
  1945. fışkırtı Tür.
    • squirt.
  1946. fışkırtma Tür.
    • flush. spouting. ejaculation.
  1947. fışkırtma Tür.
    • ejection. jet. blast. blasting. spraying. flushing. sprouting. atomization. ejaculation. spurt.
  1948. fışkırtmak Tür.
    • to make sth gush or squirt. to stream. to jet. to sprout. to flush. to erupt. to spring. to spurt. to spatter. to scoot. to spout. to gush out. to spring up. to shoot up. to gush. ejaculate. eject. spew. vomit.
  1949. fışkırtmak Tür.
    • jet. spurt. dash. ejaculate. splutter. spout. squirt.
  1950. fışkırtmak Tür.
    • flush. jet. spout. spurt. squirt. to spout. to spurt. to squirt. to jet. to ejaculate.
  1951. fıstık Tür.
    • pistachio nut. beautiful woman. babe. cracker. dolly bird.
  1952. fıstık Tür.
    • peanut. pistachio. crumpet. fluff. bit of fluff.
  1953. fıstık Tür.
    • babe. babunbaby. cracker. pistachio. pistachio nut. peanut. chick. peach. smasher of a girl. baby.
  1954. fıstık ezmesi Tür.
    • peanut butter.
  1955. fıstıkçı Tür.
    • seller or grower of pistachio.
  1956. fıstıkçılık Tür.
    • the cultivation or selling of pistachios.
  1957. fıstıklık Tür.
    • pistachio grove.
  1958. fıtık Tür.
    • hernia. rupture. rupture kavlıç. yarımlık.
  1959. fıtık Tür.
    • hernia. rupture.
  1960. fıtık Tür.
    • hernia. rupture.
  1961. fıtık olmak Tür.
    • rupture.
  1962. fıtri Tür.
    • connate. inborn. inbred.
  1963. fjord İng.
    • (bak). fiord.
  1964. fl İng.
    • (kıs). florin, flourished, flower, fluid.
  1965. fl oz İng.
    • (kıs). fluid ounce.
  1966. flabbergast İng.
    • (f)., (k).dili şaşırtmak, hayrete düşürmek.
  1967. flabby İng.
    • (s). sarkık, yumuşak, gevşek
    • zayıf, iradesiz.
  1968. flabellate , flabelliform İng.
    • (s)., (bot)., (zool). yelpaze şeklinde.
  1969. flaccid İng.
    • (s). kıvamını kaybedip yumuşamış, gevşemiş, gevşek. flaccid'ity (i). gevşeklik, kıvamsızlık.
  1970. flag İng.
    • (i). zambak, süsen, saz, (bot). Iris pseudacorus
    • zambak yaprağı. sweet flag eğir, (bot). Acorus calamus.
  1971. flag İng.
    • (i)., (f). (ged, ging) bayrak, sancak, bandıra, flama
    • köpek veya geyik kuyruğu
    • (müz). çengel
    • (f). bayrak çekmek, bayraklarla donatmak
    • bayrakla işaret vermek
    • bir şey sallayarak avını tuzağa düşürmek. flag down a train durması için trene bayrakla işaret vermek. flag captain amiral gemisi suvarisi. flag of truce mütareke flaması. flag officer (den). sancak sahibi, amiral veya komodor. flagship (i). amiral gemisi. flagstaff (i). gönder, bayrak direği. flag station, flag stop yalnız işaret verildiği zaman trenlerin durduğu istasyon. dip the flag sancakla selâmlamak. hang the flag at half mast bayrağı yarıya indirmek. haul down the flag bayrak indirmek
    • teslim olmak. hoist a flag bayrak veya sancak çekmek. strike the flag teslim olmak üzere bayrağı aşağı indirmek. the white flag beyaz bayrak, mütareke flaması. wave a red flag kızdırmak, tahrik etmek (boğa güreşinde olduğu gibi).
  1972. flag İng.
    • (f). (ged, ging) gevşemek
    • yorulmaya başlamak, kuvveti kesilmek, neşesi kaçmak.
  1973. flag İng.
    • (i)., (f). (ged, ging) büyük ve yassı kaldırım taşı
    • (f). bu taşlarla döşemek. flagstone (i). iri ve yassı kaldırım taşı.
  1974. flagellant İng.
    • (s)., (i). döven, kırbaçlayan
    • (i). özellikle kendisini kırbaçlayan veya kırbaçlatmaktan hoşlanan kimse.
  1975. flagellate İng.
    • (f). kırbaçlamak, dövmek. flagella'tion (i). kırbaçlama, dövme, dayak atma
    • dövünme.
  1976. flagellum İng.
    • (i). (çoğ. -lums, la) (biyol). kamçı şeklinde parça
    • kamçı, kırbaç.
  1977. flageolet İng.
    • (i)., (müz). en yüksek sesli flüt.
  1978. flagging İng.
    • (s). gevşek, zayıf, cansız.
  1979. flagging İng.
    • (i). iri ve yassı taşlarla döşenmiş kaldırım veya sokak
    • iri ve yassı kaldırım taşları.
  1980. flagitious İng.
    • (s).habis, çok çirkin, alçakça
    • ağır suç kabilinden. flagitiously (z). habis bir şekilde, ağır suç teşkil edecek şekilde.
  1981. flagon İng.
    • (i). bir çeşit kapaklı sürahi, büyük şişe.
  1982. flagrant İng.
    • (s). pek çirkin, rezalet nevinden
    • göze batan, bariz (kötülük, ahlaksızIık). flagrancy (i). kabahatin aşikarlığı ve büyüklüğü. flagrantly (z). aleni ve çirkin bir şekilde, bile bile, alçakça.
  1983. flagrantedelicto İng.
    • (Lat). cürmümeşhut halinde, suçüstü.
  1984. flail İng.
    • (i). harman döveni
    • ortaçağda kullanılan buna benzer silâh.
  1985. flair İng.
    • (i). yetenek, kabiliyet, Allah vergisi
    • anlayış, seziş, hissediş
    • (k).dili gösterişli uslup.
  1986. flak İng.
    • (i)., (ask). uçaksavar ateşi
    • argo itiraz, karşı çıkma, karsı koyma
    • şikâyet.
  1987. flake İng.
    • (i)., (f). ufak kar tanesi
    • ince tabaka, ince parça
    • pul
    • (f)., away veya off ile tabaka tabaka soymak veya soyulmak
    • out ile yorgunluktan çöküp kalmak. flaky (s). Iapa lapa
    • kuşbaşı kar taneleri halinde. flakiness (i). Iapa lapa oluş, ince tabakalar halinde bulunma.
  1988. flake İng.
    • (i). balık kurutmaya mahsus ızgara
    • (den). gemi tamir edilirken işçilerin üzerinde çalıştıkları asma iskele.
  1989. flam Tür.
    • To deceive with a falsehood.
  1990. flam Tür.
    • A freak or whim
    • also, a falsehood
    • a lie
    • an illusory pretext
    • deception
    • delusion.
  1991. flam İng.
    • (i)., (k).dili yalan, hile.
  1992. flama Tür.
    • pennant. streamer. signal flag. colours. pennon. alignment picket.
  1993. flama Tür.
    • pennant.
  1994. flamacı Tür.
    • semaphorist.
  1995. Flaman Tür.
    • Flemish.
  1996. Flaman Tür.
    • Fleming.
  1997. Flamanca Tür.
    • flemish.
  1998. Flamanca Tür.
    • Flemish.
  1999. flambe Tür.
    • To ignite warmed alcoholic beverages, which are then poured over foods just before serving.
  2000. flambe Tür.
    • Served with ignited spirits poured over.
  2001. flambe Tür.
    • It is a brief process performed to burn off the alcohol in a spirit or wine When done properly, the harshness of the raw alcohol disappears in the blue flames, leaving behind an assertive yet smooth flavor Flaming also adds flavor when deglazing a pan after meat or poultry has been sauteed over high heat A residue of meat drippings remains caramelized in the pan The cook flames the food over low heat, which also burns off some grease, then adds a warm liquid such as wine, broth, or water and scrapes the bottom of the pan The residue colors and flavors the liquid, which then is used in a sauce.
  2002. flambeau İng.
    • (i)., (Fr). meşale, fener
    • süslü şamdan.
  2003. flamboyant İng.
    • (s). parlak, aşırı derecede süslü, şaşaalı, göz alıcı, rengârenk
    • (mim). alev gibi dalgalı kıvrıntılarla süslü. flamboyancy (i). aşırı derecede parlaklık, süs, saşaa.
  2004. flame İng.
    • (f). alevlenmek, alev çıkarmak, alev alev yanmak
    • (mec). alevlenmek, yanmak, tutuşmak
    • öfkelenmek
    • parlamak, alev gibi kızarmak. flame up alevlenmek, tutuşmak.
  2005. flame İng.
    • (i). alev, yalaz, ateş
    • hiddet, şiddet
    • aşk, aşk ateşi
    • (k).dili sevgili. flame-colored (s). ateş rengi. flameproof (s). ateş almaz, yanmaz, ateş geçmez. flame test (kim). alev testi. flame thrower (ask). yanar benzin saçan bir silâh. flametree (i). alev ağacı, alpa gülü. an old flame eski sevgili. burst into flame tutuşmak, alev almak. fan the flames ateşi yelpazelemek, alevlendirmek, kışkırtmak. in flames alevler içinde, yanmakta.
  2006. flamen İng.
    • (i). Eski Roma'da kâhin.
  2007. flamenco İng.
    • (i). ispanyol çingenelerine ait bir dans ve şarkı cinsi.
  2008. flamingo Tür.
    • Their color is usually red or pink.
  2009. flamingo Tür.
    • The flamingoes have webbed feet, very long legs, and a beak bent down as if broken.
  2010. flamingo Tür.
    • The American flamingo is P. ruber
    • the European is P. antiquorum. large pink to scarlet web-footed wading bird with down-bent bill
    • inhabits brackish lakes.
  2011. flamingo Tür.
    • large pink to scarlet web-footed wading bird with down-bent bill
    • inhabits brackish lakes.
  2012. flamingo Tür.
    • flamingo.
  2013. flamingo Tür.
    • flamenco. flamingo.
  2014. flamingo İng.
    • (i). (çoğ. -gos, goes) (zool). flamingo.
  2015. flammable İng.
    • (s). yanar, yanabilir, kolaylıkla yanar.
  2016. flan İng.
    • (i). börek, tart
    • sikke yapılması için boş metal.
  2017. flandra Tür.
    • pennant. streamer.
  2018. flanel Tür.
    • flannel.
  2019. flanel Tür.
    • flannel.
  2020. flanerie İng.
    • (i)., (Fr). tembellik, gevşeklik, ağırlık.
  2021. flange İng.
    • (i). kenar, yaka, kulak, flanş
    • flanş yapmakta kullanılan döküm aleti.
  2022. flank İng.
    • (i)., (f). böğür
    • yan taraf
    • (ask)., (den). cenah, kanat
    • tabya koltuğu
    • (f). cenahını muhafaza veya takviye etmek, cenaha hücum etmek, cenahı tehdit etmek, cenahtan geçmek
    • yan tarafında olmak. flank attack (ask). kanat taarruzu, cenah taarruzu, kuşatıcı taarruz, çevirme hareketi. flank march (ask). yan yürüyüş, kanat taarruzu yapmak maksadıyla düşman kuvvetlerine paralel yürüyüş. flank movement yan yürüyüş, çevirme hareketi. turn the flank of yandan çevirme hareketiyle (duşman) cenahı geri çevirmeye mecbur etmek.
  2023. flannel İng.
    • (i)., (f). (ed, Ied
    • ing,ling) fanila, pazen
    • (çoğ). fanila, iç çamaşırı
    • faniladan yapılmış spor pantolon
    • (f). fanila giydirmek, fanila ile oğmak. flanneled (s). fanila kaplı. flannelette' (i). hafif fanila, fanilaya benzer pamuklu kumaş, pazen.
  2024. flap İng.
    • (i)., (f). (ped, ping) aşağı sarkan kanat veya kapak
    • (tıb). sarkan et parçası
    • sarkan bir şeyin çarpması veya çarpma sesi
    • (k).dili fazla heyecan
    • heyecan verici durum
    • (f). sarkan bir şey ile vurmak, kuş kanadı gibi vurmak, çırpmak
    • birden atmak, çevirmek, katlamak
    • sarkık kapak veya örtü koymak:çarpmak, vurmak. flapjack (i). tavada pişerken silkerek çevrilen bir çeşit börek.
  2025. flapdoodle İng.
    • (i)., argo saçmalık, boş laf.
  2026. flapper İng.
    • (i). 1920-1930 senelerinde son moda giyinen kız
    • çarpan şey
    • keklik palazı.
  2027. flare İng.
    • (f)., (i). birden alevlendirmek veya alevlenmek
    • çan şeklinde yaymak veya yayılmak
    • meşalelerle işaret vermek
    • (i). göz kamaştırıcı ışık, işaret fişeği
    • yayılma veya yayılan şey
    • gösteriş. flareback (i). topun kuyruk kamasından çıkan alev. flare light ateşle işaretleşmede alev çıkaran araç. flare out birden alevlenmek veya öfkelenmek, parlamak. flare chute (hav). aydınlatma fişeği. flare up birden alevlenmek veya öfkelenmek, parlamak. flareup (i). ani öfke, parlama, hiddet. flaring (s). alevle parlayan
    • gösterişli
    • dışa dönük.
  2028. flaş Tür.
    • flash. photo-flash. photoflash. flash gun.
  2029. flaş Tür.
    • flashlight. flash. flashbulb.
  2030. flaş Tür.
    • flash. flasher.
  2031. flash İng.
    • (f). birden alevlenmek, şimşek gibi çakmak veya parlamak
    • birden parlamak
    • birden akla gelmek
    • cam bir mamule ikinci bir renkte ince cam tabakası ilâve etmek
    • telgraf veya radyo ile acele haber ulaştırmak
    • (k).dili birdenbire göstermek
    • yağmurdan korumak için damın üstüne ve altına saç kaplamak. It flashed upon me. Birden aklıma geldi.
  2032. flash İng.
    • (s)., (ing). hırsız veya serserilere ait
    • gösterişli fakat sahte
    • kaba bir şekilde gösterişli. flash language hırsız argosu.
  2033. flash İng.
    • (i). parıltı, ani alev, şule
    • işaret olarak yanıp sönen ışık
    • an
    • birden gelen su akıntısı
    • kaba gösteriş
    • cama renk vermek için maden tuzu ile kaplama
    • bülten. flashback (i). geriye dönme. flashboard (i). suyun yüksekliğini artırmak için barajın üstüne takılan tahta, savak taşırma kapağı. flash bulb (foto). flaş. flash flood seylâp. flashlight (i). el feneri. flash point (fiz). ısınan bir sıvıdan çıkan gazların yanma harareti. flash torch tiyatroda şimşek çakması hissini uyandıran tertibat. flash in the pan gösterişli bir şekilde başlayıp neticesiz kalan hamle veya insan. a flash of lightning şimşek, yıldırım. in a flash ansızın, şimşek gibi, birdenbire. news flash (A.B.D). radyo veya telgrafla gelen acele ve kısa haber.
  2034. flashing İng.
    • (i). parlayan şey veya kimse
    • suni seylâp yapma
    • yağmurdan korumak için saç kaplama.
  2035. flashy İng.
    • (s). parıltılı, alevli, gösterişli, frapan, göze çarpan. flashily (z). gösterişli bir şekilde, göze çarpacak surette.
  2036. flask İng.
    • (i). içine barut veya yağ konan şişe şeklindeki kap, barutluk
    • termos
    • küçük ve yassı şişe, cebe konan içki şisesi, matara:dökümcülükte kullanılan kalıp.
  2037. flasket İng.
    • (i). uzun ve yassı sepet
    • ufak içki şişesi.
  2038. flaşör Tür.
    • flasher.
  2039. flaşör Tür.
    • flasher.
  2040. flat İng.
    • (i). düz ve basık arazi
    • sığlık, kumsal
    • geniş ve düz olan şey, demiryolu arabası
    • düz sal
    • kılıcın yassı yüzü
    • kenarları alçak tepsi
    • madenin yassı damarı
    • tiyatro sahne dekoru için kullanılan kumaş gerili çerçeve
    • (müz). bemol.
  2041. flat İng.
    • (i). apartman dairesi.
  2042. flat İng.
    • (s). (ter, test) (z). düz, müstevi, yassı:yüzüstü, sırtüstü
    • yıkık, harap
    • kati, kesin
    • mat, donuk, tatsız, yavan
    • durgun (ticaret)
    • (müz). bemol
    • (z). açıkça
    • doğrudan doğruya
    • tam
    • (müz). asıl notadan daha aşağı ve yanlış olarak. flat against the wall duvara yapışık. flatboat, flatbottom (i)., (den). düz karinalı gemi. flat broke (h).dili meteliğe kurşun atar durumda, beş parasız. flatcar (i)., (A.B.D). açık yük vagonu. flat denial kesin bir şekilde ret, kati surette inkâr. flatfish (i). kalkan gibi yan yüzen balık. flatfooted (s). düztaban
    • (A.B.D)., (h).dili azimli. flathead (s)., (i). yassı kafalı
    • (i)., (b.h). Amerika'da eski bir yerli kabilenin ferdi. flatiron (i). ütü. flat race düz yerde yarış. flat rate tek fiyat. flat tire patlamış lastik. flattop (i)., (A.B.D). uçak gemisi. flatwork (i). masa örtüsü gibi kolay ütülenir düz parçalar. fall flat büyük bir başarısızlığa uğramak. I'll tell you flat. Sana asıkça söyleyeceğim. The market is flat. Piyasa durgun. in ten seconds flat tam on saniyede. That's flat. Açık ve kesindir. Şüphe götürmez. flatly (z). açıkca, peşin olarak. flatness (i). düzlük, yassılık
    • tatsızlık, yavanlık.
  2043. flat İng.
    • (f). (ted, ting) yassılamak, düzeltmek
    • tadını kaçırmak, neşesini bozmak
    • yassılmak, düşmek
    • neşesiz olmak
    • (müz). yarım ton indirmek
    • belirli perdeden aşagı söylemek veya çalmak.
  2044. flatten İng.
    • (f). yassılatmak
    • yere sermek
    • neşesini kaçırmak
    • matlaştırmak, donuklaştırmak
    • yassılaşmak, dümdüz olmak
    • tatsızlaşmak, neşesiz olmak. flatten out düzeltmek, açmak
    • (hav). dalıştan sonra uçağı yerle paralel duruma getirmek.
  2045. flatter İng.
    • (f)., slang yaltaklanmak, yağ çekmek
    • dalkavukluk etmek
    • gururunu okşamak, ümit vermek, methetmek, övmek, göklere çıkarmak. flatter oneself sanmak, zannetmek, ümit etmek. flatterer (i). dalkavuk, slang yağcı. flatteringly (z). methederek, göklere çıkararak. flattery (i). dalkavukluk, methiye.
  2046. flattish İng.
    • (s). oldukça yassı ve düz
    • tatsız.
  2047. flatulent İng.
    • (s). midede gaz hasıl eden, bu gaza ait
    • yalnız gösterişten ibaret
    • şiskin. flatulence, cy (i). gazlı veya yelli olma. flatulently (z). gösteriş yaparak.
  2048. flatus İng.
    • (i). (çoğ. -tuses, tus) mide veya karındaki gaz.
  2049. flatware İng.
    • (i). düz tabaklar
    • çatal bıçak takımı.
  2050. flatways İng.
    • (z). yassılamasına, düz, düzlemesine.
  2051. flatworm İng.
    • (i). at solucanı, (zool). Ascaris megalocephala.
  2052. flaunt İng.
    • (f)., (i). gösteriş yapmak, kibirlenmek
    • (i). gösteriş flauntingly (z). gösteriş yaparak, kibirle.
  2053. flautist İng.
    • (i)., (müz). flütçü, flavtacı.
  2054. flavescent İng.
    • (s). sararmış, sarımtırak.
  2055. flavin İng.
    • (i)., (biyol). hayvan ve bitkilerde bulunan çeşitli sarı boyalardan her biri.
  2056. flavor İng.
    • (i)., (f). Iezzet, tat, çeşni
    • tat veren şey
    • lezzetli şey
    • koku, rayiha
    • (f). tat veya lezzet vermek. flavoring (i). tat veren şey. flavorless (s). tatsız, lezzetsiz. flavorsome, flavorful, flavory (s). Iezzetli.
  2057. flaw İng.
    • (i). birdenbire çıkan geçici ruzgâr, bora
    • rüzgârın yönünün değişmesi. flawy (s). rüzgârlı.
  2058. flaw İng.
    • (i)., (f). yarık, çatlak, çatlaklık, rahne
    • sakat, kusur, defo
    • ayıp
    • (f). çatlatmak, sakatlamak
    • sakat olmak, defolu olmak
    • çatlamak. flawless (s). kusursuz. flawy (s). kusurlu. flawlessness (i). kusursuzluk.
  2059. flax İng.
    • (i). keten
    • ketene benzer bir çeşit bitki. flaxseed (i). keten tohumu. flaxen (s). keten, ketenden: sarı, lepiska. flaxy (s). ketene benzer.
  2060. flay İng.
    • (f). derisini yüzmek, soymak
    • fena halde azarlamak, haşlamak
    • zorla veya hile yaparak parasını almak.
  2061. flbche İng.
    • (i)., (mim). sivri kilise kulesi
    • (ask). ok tabya.
  2062. flea İng.
    • (i). pire, (zool). Pulex irritans. fleabite (i). pire ısırması, pire yeniği, hafif ağrı. fleabitten (s). pire ısırmış
    • (k).dili köhne
    • çok ufak doru veya kula benekli beyaz (at). fleabane, fleawort (i). pire otu, boğa yaprağı, karnı yarık, (bot). Plantago psyllium. put a flea in one's ear dostça uyarmak, ihtar etmek, kulağını bükmek.
  2063. fleam İng.
    • (i). neşter.
  2064. fleck İng.
    • (i)., (f). nokta, benek, leke
    • çok ufak parça
    • (f). lekelemek, beneklemek.
  2065. flection İng.
    • (bak). flexion.
  2066. fled İng.
    • (bak). flee.
  2067. fledge İng.
    • (f). tüyleri çıkıncaya kadar beslemek
    • tüylendirmek
    • uçmak için tüy çıkarmak, tüylenmek.
  2068. fledgling İng.
    • (i). tüyleri henüz bitmiş yavru kuş
    • acemi çaylak, bir işe yeni başlayan kimse.
  2069. flee İng.
    • (f). (fled, fled, fleeing) kaçmak,firar etmek, slang tüymek
    • gelip geçmek, güzden kaybolmak
    • bırakmak, terketmek.
  2070. fleece İng.
    • (i)., (f). koyun postu
    • bir koyunun bütün yapağısı
    • yün gibi yumuşak örtü
    • muflon
    • (f). koyunu kırkmak
    • (bir kimseyi) soymak, yolmak
    • yünle kaplamak, yün gibi kaplamak. fleecelined (s). içi muflonlu. fleecy (s). yün veya yapağı gibi (bulut)
    • yünden
    • yünle kaplı.
  2071. fleer İng.
    • (f)., (i). alay etmek, terbiyesizce gülmek, eğlenmek
    • (i). istihza, eğlenme, alay.
  2072. fleet İng.
    • (f). çabuk geçmek
    • (den). gitmek, seyretmek, hareket etmek. fleeting (s). çabuk geçen, ömürsüz, fani. fleetingly (z). çabuk geçerek, fani olarak.
  2073. fleet İng.
    • (s). çevik, çabuk, çabuk geçen.
  2074. fleet İng.
    • (i). donanma, filo. fleet of trucks bir firmanın bütün kamyonları.
  2075. fleming İng.
    • (i). Flaman. Flemish (s)., (i). Flamanların oturduğu bölgeye ait
    • (i). Flaman dili.
  2076. flense, flench, flinch İng.
    • (f). balina derisini yüzmek veya yağını çıkarmak, ayıbalığının derisini yüzmek.
  2077. flesh İng.
    • (f). et yedirmek, etle beslemek
    • kan dökmek
    • hırsını tahrik etmek
    • etle kaplamak
    • eti sıyırmak (deriden). flesh out dolgun olmak
    • şişmanlatmak
    • ayrıntılarıyla anlatmak.
  2078. flesh İng.
    • (i). et
    • kasaplık et
    • tavuk veya balık eti
    • beden, cisim, ten, vücut
    • beşer tabiatı, insaniyet
    • ten rengi
    • sişmanlık
    • nesil, soy, ırk
    • insan oğlu
    • canlı yaratıklar
    • meyvanın etli kısmı. flesh and blood nesil, kan, akraba
    • beşer tabiatı. flesh color ten rengi. flesh fly yumurtalarını etin üstüne bırakan karasinek. fleshpots (i). zevk
    • zevki tatmin için gidilen eğlence yerleri. flesh wound hafif yara. all flesh bütün canlı yaratıklar, beşeriyet. in the flesh kendisi, yaşayan, canlı. It makes my flesh creep. Tüylerimi ürpertiyor. fleshiness (i). şişmanlık, semizlik, etlilik. fleshless (s). etsiz. fleshly (s). bedene ait
    • etli, etten ibaret, şişman
    • dünyevi. fleshy (s). ete ait, ete benzer
    • şişman, etli, toplu.
  2079. fleshings İng.
    • (i). ten rengi dar pantolon
    • deriden sıyrılarak alınmış ve tutkal için kullanılan et parçaları.
  2080. fletch İng.
    • (f). okun üzerine tüy koymak.
  2081. fleurdelis İng.
    • (i). (çoğ. fleurs-de-lis) süsen çiçeği, susam
    • eski Fransız armasındaki zambak şekli.
  2082. flew İng.
    • (f)., (bak). fIy.
  2083. flews İng.
    • (i)., (çoğ). bazı köpeklerin aşağı sarkan üst dudağı.
  2084. flex İng.
    • (f). bükmek, eğmek, kasılmak (kas).
  2085. flexible , flexile İng.
    • (s). bükülebilir, eğrilebilir, esnek
    • uysal, yumuşak başlı, mülayim
    • uyabilir, kalıba girer. flexibil'ity (i). eğilme kabiliyeti, esneklik
    • uysallık. flexibly (z). bükülme suretiyle
    • uysallıkla.
  2086. flexion İng.
    • (i). bükülme, esneme, çevrilme, eğilme
    • bükülebilen yer, dirsek.
  2087. flexor İng.
    • (i)., (anat). bükülme hareketini yaptıran kas, fleksör kas.
  2088. flexuous İng.
    • (s). eğri, eğri büğrü, bükümlü, kıvrımlı. flexuosity (i). eğrilik, kıvrımlılık büküntü.
  2089. flexure İng.
    • (i). eğrilik, bükülme, dirsek, katlanma
    • kuş kanadının son mafsalı.
  2090. flibbertigibbet İng.
    • (i). hoppa ve geveze kimse, dedikoducu kimse.
  2091. flic İng.
    • (i)., (ing)., argo polis.
  2092. flick İng.
    • (i)., (f). hafif vuruş
    • fiske
    • leke, çizgi
    • (f). hafifçe vurmak, fiske vurmak
    • atıvermek. flicks (i)., argo sinema.
  2093. flicker İng.
    • (i)., (zool). Amerika'ya mahsus kanatlarının altı sarı renkli bir çeşit ağaçkakan.
  2094. flicker İng.
    • (i)., (f). titrek ve parlak ışık
    • geçici belirti
    • (f). çırpınmak
    • titrek yanmak. flickeringly (z). titreşerek, pırıldayarak.
  2095. flier, flyer İng.
    • (i). uçan şey veya kimse
    • pilot
    • (A.B.D). el ilânı
    • (A.B.D)., (k).dili hem kazancı hem zararı büyük olabilen bir yatırım
    • uzun atlama.
  2096. flight İng.
    • (i)., (f). uçuş, uçma
    • seyir, yol alma, hareket
    • göç, hicret
    • bir kat merdiven
    • bir uçuşta katedilen mesafe, menzil
    • firar, kaçış
    • birkaç uçaktan ibaret hava filosu: (f). (kuşlar) göç etmek. flight of fancy hayal, hayal kurma. put to flight kaçmak mecburiyetinde bırakmak. take to flight kaçmak, firar etmek, slang tüymek.
  2097. flighty İng.
    • (s). ne dediğini bilmez
    • hafifmeşrep
    • kararsız, dönek, maymun iştahlı
    • budala, kaçık. flightily (z). ne dediğini bilmeden, belirli bir fikri olmayarak: kararsızca. flight iness (i). kararsızlık, döneklik: kuş beyinlilik.
  2098. flimflam İng.
    • (i)., (s)., (k).dili saçma, boş laf
    • hile, oyun, dolap
    • (s). hilekar, dalavereci üç kağıtçı.
  2099. flimsy İng.
    • (s)., (i). seyrek dokunmuş ve kolayca yırtılabilen (kumaş), hafif, ince, dayanıksız
    • inanılması güç: (i). müsvedde kâğıdı. flimsily (z). hafifçe, dayanıksız bir şekilde. flimsiness (i). hafif ve ince oluş, dayanıksızlık.
  2100. flinch İng.
    • (f)., (i). çekinmek kaçınmak
    • (i). çekinme, kaçınma
    • bir çeşit iskambil oyunu.
  2101. flinder İng.
    • (i). parça kıymık.
  2102. fling İng.
    • (i). atma, atış
    • sıçrayış, fırlayış
    • hakaret, laf sokuşturma, iğneli söz
    • hareketli dans
    • çıIgınlık, eğlence, serbest davranış. have a fling at denemek, yapmaya çalışmak. have one's fling baskıdan kurtulup serbestçe hareket etmek, meydanı boş bulup bol bol eğlenmek.
  2103. fling İng.
    • (f). (flung) atmak, fırlatmak, savurmak: silkinmek: silkmek
    • binicisini üstünden atmak (at): öteye beriye sallamak
    • yıkmak, düşürmek, devirmek
    • çifte atmak: atılmak
    • savurmak (küfür)
    • dalmak, sıçramak. fling away dışarı atmak, dışarı fırlamak. fling off dağıtmak, yaymak
    • izini kaybettirmek (av)
    • defetmek. fling out yüzüne karşı söylemek (söz)
    • fırlatmak.
  2104. flint İng.
    • (i). çakmaktaşı
    • çakmaktaşı gibi sert olan herhangi bir şey. flint and steel çelik çakmak. flint glass billur, kristal. flint heartted (s). merhametsiz, taş yürekli. flintlock (i). çakmaklı tüfek. flint ware hamurunda çakmaktaşı bulunan iyi cins çanak çömlek. flinty (s). çakmaktaşı gibi çok sert.
  2105. flip İng.
    • (f). (ped, ping) (i)., (s). başparmakla havaya fırlatmak (para atarak oynanan kumarda olduğu gibi)
    • fiske vurmak
    • darılmak, kırılmak
    • (i). fiske, hafif vuruş
    • alkollü bir çeşit içki
    • (s)., (k).dili arsız, küstah. flipflop (i). bir çeşit takla.
  2106. flippant İng.
    • (s). bilir bilmez söz söyleyen, düşüncesizce söylenmiş (söz). flippancy (i). küstahlık. flippantly (z). düşüncesizlikle, küstahca.
  2107. flipper İng.
    • (i). kaplumbağanın yüzmek için kullandığı yassı bacak veya kanadı
    • palet (yüzme)
    • argo el.
  2108. flirt İng.
    • (f)., (i). flört etmek, kur yapmak
    • fırlatmak, hızla hareket ettirmek, iki yana sallamak (yelpaze gibi)
    • fırlamak
    • (i). flört etmeye alışkın kimse: fırlama atılış, ani hareket. flirta'tion (i). flört etme, kur yapma. flirta'tious (s). işvebaz, flörtçü, slang fındıkçı.
  2109. flit Tür.
    • To remove from one place or habitation to another.
  2110. flit Tür.
    • To pass rapidly, as a light substance, from one place to another
    • to remove
    • to migrate.
  2111. flit Tür.
    • To move with celerity through the air
    • to fly away with a rapid motion
    • to dart along
    • to fleet
    • as, a bird flits away
    • a cloud flits along.
  2112. flit Tür.
    • To flutter
    • to rove on the wing.
  2113. flit Tür.
    • To be unstable
    • to be easily or often moved.
  2114. flit Tür.
    • spray insecticide. spray gun used to spread insecticides.
  2115. flit Tür.
    • Small unit of information at link layer, of size of one or several words.
  2116. flit Tür.
    • Nimble
    • quick
    • swift. [Obs.] See Fleet. a secret move
    • "they did a moonlight flit" a sudden quick movement move along rapidly and lightly
    • skim or dart.
  2117. flit Tür.
    • a sudden quick movement. a secret move
    • "they did a moonlight flit". move along rapidly and lightly
    • skim or dart. A flow control unit - the basic unit of information sent through a message passing system that uses virtual cut-through or wormhole routing.
  2118. flit İng.
    • (f). (ted, ting) (i). oradan oraya dolaşmak, gitmek, kuş gibi gelip geçmek
    • çırpınmak: (i). çırpınma, kuş gibi geçme.
  2119. flit İng.
    • (i). flit, böcekleri öIdürücü ilâç. flitgun (i). flit makinası.
  2120. flitch İng.
    • (i). tuzlanmış domuz döşü
    • kızartılmaya elverişli balık eti
    • uzun yekpare kereste parçası, direk.
  2121. flitlemek Tür.
    • to spray insecticide.
  2122. flitter İng.
    • (f). çırpınmak.
  2123. flittermouse İng.
    • (i). yarasa.
  2124. flivver İng.
    • (i)., (A.B.D)., argo eski ve değersiz otomobil.
  2125. float İng.
    • (f). yüzmek, batmamak, su yüzünde durmak, su yüzünde gitmek
    • hava akımına kapılarak sürüklenmek
    • hayal gibi hareket etmek, dolaşmak
    • yüzdürmek
    • su basmak
    • sala yüklemek
    • (hisse senetlerini ve tahvilleri) satışa arzetmek
    • yaymak, neşretmek.
  2126. float İng.
    • (i). su üstünde yüzen herhangi bir şey
    • sal
    • olta mantarı
    • şamandıra, duba
    • geçit resminde kullanılan süslü araba
    • (den). pervane tahtası
    • mala
    • dondurmalı gazoz
    • (çoğ). tiyatro sahnesinin ön kısmındaki ışıklar.
  2127. floater İng.
    • (i). yüzen kimse veya şey
    • bir işten öbür işe geçen kimse
    • çeşitli yerlerde kanuna aykırı olarak oy kullanan kimse.
  2128. floating İng.
    • (s). yüzen
    • bağlı olmayan
    • gezici, seyyar, sabit olmayan
    • değişen. floating anchor (bak). sea anchor. floating bridge yüzen köprü dubalı köprü. floating capital (tic). döner sermaye. floating debt gayri muntazam borç. floating derrick (den). gezer maçuna. floating dock yüzer havuz. floating dredge dubalı tarak. floating island yüzen toprak parçası
    • üzerinde yer yer yumurtalı köpük olan bir çeşit krema. floating kidney (tıb). yer değiştiren böbrek. floating light fener dubası, fener gemisi, fenerli şamandıra. floating population gelip geçici ahali, gayri sabit nüfus. floating trade deniz ticareti.
  2129. floccose İng.
    • (s). yün gibi, yünlü, (bot). top top yumuşak tüylü.
  2130. flocculate İng.
    • (f). pamuk gibi top top olmak (bulut)
    • topaklamak (toprak).
  2131. floccule İng.
    • (i). yün yumağına benzer ufak topak.
  2132. flocculent İng.
    • (s). yün gibi yünlü
    • pamuğu benzer ufak ufak parçaları olan
    • top top yünle kaplı. flocculence,-cy (i). yün gibi olma top top olma, topaklama.
  2133. flocculus İng.
    • (çoğ. li) (i). yün yumağı gibi herhangi bir şey
    • (anat). beyinciğin bir kısmı: (astr). kalsiyum ile hidrojenden ibaret olup güneşin çevresinde bulunan ve buluta benzer şekil.
  2134. flock İng.
    • (i). saç veya yün yumağı şiltelere doldurulan kaba pamuk veya paçavra, kıtık
    • duvar kağıdına kumaş görünüşü kazandırmakta kullanılan ince ince kesilmiş kumaş veya yün parçaları: (kim)., (çoğ). pamuğa benzer ufak parçalar. flock bed kıtık şilte. flocky (s). yünlü, top top yün gibi, topak halinde.
  2135. flock İng.
    • (i)., (f). sürü
    • küme: güruh kalabalık, yığın: cemaat, grup, zümre: (f). sürü halini almak, sürü halinde gitmek, toplanmak, üşüşmek.
  2136. floe İng.
    • (i). denizde yüzen üstü düz buz kitlesi, buz sahrası.
  2137. flog İng.
    • (f). (ged, ging) dövmek dayak atmak kamçılamak. flogging (i). dayak kötek, kamçı ile dövme.
  2138. flok Tür.
    • jibsail. flock.
  2139. flok Tür.
    • jib.
  2140. flood İng.
    • (i)., (f). sel, taşkın tufan, seylap: met, kabarma
    • su, deniz, derya, nehir: bolluk: (f). üstüne sel gibi su salıvermek, sel basmak, istilâ etmek: sel gibi akmak, taşmak coşmak
    • (tıb). (rahim) fazla kanamak. flood control su baskınını önleme. floodgate (i). set kapak. floodlight (i). projektör. floodlighting (i). projektörle aydınlatma. flood of light bol ışık, bol ziya. flood plain (coğr). taşkın ovası. flood of tears sel gibi akan göz yaşı. flood tide met, kabarma. the Flood Nuh tufanı. flooded with letters mektup yağmuruna tutulmuş.
  2141. floor İng.
    • (i)., (f). taş veya tahta döşeme, yer, zemin
    • dip
    • kat
    • yasama meclisi salonunun üyelere ayrılmış kısmı
    • mecliste söz söyleme hakkı
    • taban ücret, asgari ücret veya fiyat
    • (f). taş veya tahta döşemek, kaplamak: vurup yere yıkmak
    • (k).dili şaşırtmak, ağzını kapatmak
    • (k).dili yenmek. floorcloth (i). döşemelik muşamba
    • tahta bezi. floor lamp ayaklı abajur. floor plan (mim). kat planı. floor show varyete, atraksiyon, eğlence programı. floorwalker (i)., (A.B.D). büyük mağazalarda işi idare eden ve müşterilere yardımcı olmak üzere dolaşan adam. ground floor zemin kat. in on the ground floor başlangıçta işe giren. have the floor mecliste söz söyleme hakkı olmak, kürsüye çıkmak. take the floor mecliste söz almak. completely floored tamamen saşırmış. floorer (i). döşemeci. flooring (i). döşemelik.
  2142. floozy İng.
    • (i)., (A.B.D)., argo hafifmeşrep kadın.
  2143. flop İng.
    • (f). (ped, ping) (i). çırpınmak
    • çöküvermek, dönüvermek
    • devrilmek
    • birden düşürmek
    • argo uyumak
    • (k).dili başaramamak: (i). çarpma, çarpma sesi
    • (k).dili başarısız teşebbüs (eser, icat)
    • başarısızlık
    • çökme, devrilme
    • argo uyuyacak yer veya fırsat. flop house (i). yoksul kimselerin kaldığı çok basit ve bakımsız bir otel.
  2144. floppers İng.
    • (i). tavuk pençesi, (bot). Biyophyllum pinnatum.
  2145. flor Tür.
    • The layer of yeast that helps the formation of aldehydes during the aging of certain wines such as those in Jerez, Moriles, Montilla, Rueda and the region of Jura.
  2146. flor Tür.
    • pile.
  2147. flor Tür.
    • fluorine.
  2148. flor Tür.
    • fluorine.
  2149. flor Tür.
    • flohr flower.
  2150. flor Tür.
    • A yeast that produces a film on the wine"s surface and gives it a distinctive flavor Found in Jerez. m: floor, pavement 725.
  2151. flora Tür.
    • The total plant life of an area at a time "Vegetation" is more limited, usually meaning the large vascular plants.
  2152. flora Tür.
    • The plants of a region. [n] plant life.
  2153. flora Tür.
    • The plants of a particular region, geological period, or environment. the plants that live in a particular area.
  2154. flora Tür.
    • The plant life of an area.
  2155. flora Tür.
    • The goddess of flowers and spring.
  2156. flora Tür.
    • The entire plant population of a given area, environment, formation, or time span.
  2157. flora Tür.
    • The entire plant life of a particular region or geological period.
  2158. flora Tür.
    • The entire group of plants found in an area.
  2159. flora Tür.
    • The complete system of vegetable species growing without cultivation in a given locality, region, or period
    • a list or description of, or treatise on, such plants.
  2160. flora Tür.
    • Plants of a given region or period of geologic time.
  2161. flora Tür.
    • Plants.
  2162. flora Tür.
    • Plant life. the plant and/or bacteria species that inhabit a particular environment, e g, intestinal flora.
  2163. flora Tür.
    • Plant life or vegetation of a region.
  2164. flora Tür.
    • flora.
  2165. flora Tür.
    • flora.
  2166. flora Tür.
    • All the plant life of a given place. the total of all different plants of an area versus vegetation, a total of all plants The limitation of a flora can be geographical or artificial For example, the "flora of Michigan" should not include a plant found even a meter outside of its border, for instance in neighboring Indiana.
  2167. flora Tür.
    • all the plant life in a particular region. a living organism lacking the power of locomotion. is the total plant life in an area.
  2168. flora Tür.
    • A list of all plant species that occur in an area. the plants of a particular region or time.
  2169. flora Tür.
    • A general term for all forms of plant life characteristic of a region, period or special environment Flore.
  2170. flora İng.
    • (i)., (bot). bitey, flora, bir bölgede yetişen bitkilerin topu
    • bu bitkiler hakkında yazılmış eser
    • (tıb). belli bir kısımdaki mikroplar. floral (s). çiçeklere ait.
  2171. florence İng.
    • (i). Floransa şehri.
  2172. florentine İng.
    • (s)., (i). Floransa'ya ait
    • (i). Floransalı
    • bir çeşit kabartma çizgili ipek kumaş.
  2173. floresan Tür.
    • fluorescent. fluorescent flüorışıl.
  2174. floresan Tür.
    • fluorescent. fluorescence.
  2175. floresan Tür.
    • fluorescent.
  2176. floresan lamba Tür.
    • fluorescent lamp.
  2177. florescence İng.
    • (i). çiçeklenme, çiçek açma zamanı
    • başarı devresi. florescent (s). çiçek açmış, donanmış.
  2178. floret İng.
    • (i)., (bot). ayçiçeği ve nergis gibi bileşik çiçeklerin ortasındaki ufak çiçekçik.
  2179. floriated İng.
    • (s). çiçeklerle süslü.
  2180. floriculture İng.
    • (i). çiçek yetiştirme, çiçekçilik.
  2181. florid İng.
    • (s). kırmızı, yüzüne ateş basmış (yüksek tansiyondan)
    • çok süslü.
  2182. floriferous İng.
    • (s). çiçek veren, çiçekli, çok çiçek açan.
  2183. florin Tür.
    • The name is given to different coins in different countries.
  2184. florin Tür.
    • The florin of England, first minted in 1849, is worth two shillings, or about 48 cents
    • the florin of the Netherlands, about 40 cents
    • of Austria, about 36 cents.
  2185. florin Tür.
    • florin. guilder.
  2186. florin Tür.
    • florin.
  2187. florin Tür.
    • A silver coin of Florence, first struck in the twelfth century, and noted for its beauty.
  2188. florin İng.
    • (i). on dokuzuncu yüzyıla mahsus gümüş. Avusturya parası
    • iki şilin kıymetinde ingiliz parası
    • Hollanda'da kullanılan madeni bir para, florin, gilder.
  2189. florist İng.
    • (i). çiçekçi, çiçek yetiştiren kimse.
  2190. florit Tür.
    • fluoride.
  2191. flört Tür.
    • flirt. date. wooing. flirtation.
  2192. flört Tür.
    • flirtation. girlfriend. boyfriend.
  2193. flört Tür.
    • date. flirt.
  2194. flört etmek Tür.
    • to flirt. carry on. dally with. flirt with.
  2195. flört etmek Tür.
    • date. flirt.
  2196. florür Tür.
    • fluoride.
  2197. floş Tür.
    • floss silk. flush.
  2198. floş Tür.
    • floss silk.
  2199. floş Tür.
    • floss.
  2200. floss İng.
    • (i). bükülmemiş ham ipek, floş
    • kısa ipek telleri, ipek gibi yumuşak tüyler. floss silk elişlerinde kullanılan floş, ham ibrişim. dental floss diş aralannı temizlemeye yarayan mumlu iplik. flossy (s). tüylü, hafif ve yumuşak
    • argo şatafatlı.
  2201. flotage İng.
    • (i). yüzme, su üzerinde durma
    • su üstünde yüzen çöp ve enkaz
    • (den). geminin su üstünde kalan kısmı
    • yüzme gücü.
  2202. flotation İng.
    • (i). yüzme, su üstünde durma
    • (tic). sermaye temini
    • esham ve tahvilât satma
    • maden cevheri tozunu belirli bir sıvı içinde yüzdürerek ayırma.
  2203. flotilla İng.
    • (i). flotilla, küçük filo.
  2204. flotsam İng.
    • (i)., (huk). gemi enkazı. flotsam and jetsam denizde yüzen veya kıyıya vuran enkaz
    • ufak tefek şeyler
    • devamlı bir işi veya evi olmayan kimseler, serseriler, ayaktakımı.
  2205. flounce İng.
    • (i)., (f). farbala, volan
    • (f). farbala ile süslemek, volan koymak.
  2206. flounce İng.
    • (f)., (i). öfke veya sabırsızlıkla yerinden fırlayıp yürümek
    • donuvermek, fırlamak
    • (i). fırlayış, atılış.
  2207. flounder İng.
    • (f)., (i). çamura veya suya bata çıka yürümek
    • güçlükler ve yanlışlıklar içinde sürüklenip gitmek, uğraşıp durmak
    • (i). debelenme, çabalama.
  2208. flounder İng.
    • (i). dilbalığı, dere pisisi, yan yüzen birkaç çeşit balık. English flounder dere pisisi, (zool). Pleuronectes flesus.
  2209. flour İng.
    • (i)., (f). un, ince toz
    • (f). öğütmek, un serpmek, una bulamak. flour beetle un kurdu, un böceği. flour mill un değirmeni. flour moth un güvesi. floury (s). una bulanmış.
  2210. flourish İng.
    • (f)., (i). serpilmek, gelişmek, büyümek, neşvünema bulmak, inkişaf etmek
    • başarı kazanmak, muvaffak olmak, zenginleşmek, yıldızı parlamak, gözde olmak
    • süslü bir dil kullanmak
    • gösterişli hareketlerde bulunmak
    • süslemek
    • tezyin etmek
    • sallamak, kibirli jestler yapmak (kollarla)
    • (i). gelişme, serpilme
    • refah
    • süs, gösteriş, fantazi, tumturak
    • fanfar, merasim borusu
    • sallama, savurma. a flourish of trumpets merasim borusu. flourishingly (z). serpilerek, gelişerek
    • gösterişli bir şekilde
    • yıldlzı parlayarak.
  2211. flout İng.
    • (f)., (i). açıkça itaat etmemek, karşı koymak, muhalefet etmek
    • alay etmek, eğlenmek
    • hakaret etmek
    • küçümsemek, hor görmek
    • hürmetsizce davranmak
    • (i). alay
    • karşı koyma.
  2212. flow İng.
    • (i). akış, akıntı, cereyan, seyelân
    • (fiz). akı
    • belirli zamanda akan su miktarı
    • met
    • akıcılık, düzgün konuşabilme yeteneği.
  2213. flow İng.
    • (f). akmak, akıntı gibi gitmek, cereyan etmek, seyelan etmek
    • dalgalanmak, sallanmak
    • kabarmak, met halinde olmak
    • dolmak,dopdolu olmak
    • bol bol içilmek (şarap)
    • su basmak
    • akıtmak. flowing (s). akıcı,belagatli. flowing bowl içki, içki kâsesi. flowing style akıcı üslup, selis üslup. Iand flowing with milk and honey süt ve bal akan diyar, refah içinde olan ülke.
  2214. flower İng.
    • (i)., (f). çiçek
    • çiçek açan bitki
    • süs, süsleme, tezyinat
    • seçkin veya güzide şey, olgunlaşmış veya kemale ermiş şey
    • (kim)., (çoğ). buhardan toz haline gelmiş olan madde
    • (f). çiçeklenmek, çiçek vermek, çiçek açmak
    • açılıp gelişmek, olgunlaşmak, kemale ermek
    • çiçek açtırmak
    • süslemek. flower bed çiçek tarhı, ocak. flower girl çiçek satan kız
    • düğünde çiçek taşıyan kız. flowerpot (i). saksı. in flower çiçek açmış halde, tam gelişme devresinde.
  2215. flowerer İng.
    • (i). çiçek açan bitki, belirli zamanlarda çiçek veren bitki.
  2216. flowery İng.
    • (s). süslü gösterişli, tumturaklı: çiçeklere ait, çiçekli, çiçeği çok. floweriness (i). gösteriş, tumturak.
  2217. flown İng.
    • (f)., (bak). fly.
  2218. flu Tür.
    • blurred. unsharp. out-of-focus.
  2219. flu Tür.
    • an acute febrile highly contagious viral disease.
  2220. flu İng.
    • (i)., (k).dili grip, enflüanza.
  2221. flubdub, flubdubbery İng.
    • (i). (A.B.D)., (k).dili safsata saçma
    • züppelik.
  2222. fluctuate İng.
    • (f). düzensiz bir şekilde değişmek, bir kararda olmamak
    • kararsız olmak, tereddüt etmek
    • (tic). değişmek, tahavvül etmek. fluctua'tion (i). düzensiz değişim.
  2223. flue İng.
    • (i). bir çeşit balık ağı.
  2224. flue İng.
    • (i). hafif tüy.
  2225. flue İng.
    • (i). ocak bacası, baca
    • hava veya gaz borusu.
  2226. fluency İng.
    • (i). ifade düzgünlüğü, fesahat, akıcılık.
  2227. fluent İng.
    • (s). akıcı açık, düzgun, fasih, beliğ, pürüzsüz
    • sürükleyici (ifade, söz, yazı). fluently (z). akıcı olarak, purüzsüzce, kolaylıkla.
  2228. fluff İng.
    • (i)., (f). hafif tüy kırpıntı
    • kuştüyü, yumuşak kürk
    • yüzdeki ince tüyler, ayva tüyü
    • (k).dili sahnede kötü okunan bir şey
    • (f). silkinip tüylerini kabartmak
    • söyleyeceği sözü unutmak veya yanlış okumak. fluffiness (i). tüy gibi yumuşak olma. fluffy (s). tüy gibi yumuşak, kabarık.
  2229. flügelhorn İng.
    • (i)., (müz). kornet gibi nefesli bir çalgı.
  2230. fluid İng.
    • (s)., (i). akışan, seyyal: akıcı, sıvı mayi, sulu: (i). sıvı veya gazlı madde. fluid'ity (i). akıcılık, seyyal oluş.
  2231. fluidounce İng.
    • (A.B.D). 29,57 cc: ing 28,41 cc.
  2232. fluke İng.
    • (i). dilbalığı, yassı bir balık: yaprak şeklinde ve yassı bir parazit kurt. fluke worm hayvanların karnında bulunan bir kurt, şerit.
  2233. fluke İng.
    • (i),, (den). gemi demirinin tırnağı veya ona benzer şey: ok ve mızrak damağı veya dikeni
    • balina kuyruğunun yassı parçalalarından her biri.
  2234. fluke İng.
    • (i)., (f). talih, rastlantı, tesadüf: (f). şansla isabet etmek
    • tesadüfen kaybetmek veya kazanmak. fluky (s). tesadüfe dayanan, şansa bağlı
    • kararsız, dönek, sağı solu belli olmayan.
  2235. flume İng.
    • (i)., (f). değirmen altında bulunan su yolu
    • (A.B.D). çay veya ırmak akan dar boğaz
    • (f). böyle bir boğazdan geçirmek, kanal vasıtasıyla ırmak veya gölden su akıtmak.
  2236. flummery İng.
    • (i). keşkeğe veya bulgur pilavına benzer bir yemek
    • muhallebi gibi bir çeşit meyvalı ve yumurtalı tatlı
    • tatsız şey, anlamsız kompliman, boş laf.
  2237. flummox İng.
    • (f), argo şaşırtmak.
  2238. flump İng.
    • (f)., (i)., (k).dili ağır bir şeyi birden bırakıvermek
    • çökmek
    • (i). ağır bir şeyin düşmesinden hâsıl olan ses.
  2239. flung İng.
    • (f)., (bak). fling.
  2240. flunk İng.
    • (f)., (i)., (A.B.D)., (k).dili başarı kazanamamak, kalmak, slang çakmak
    • sınavda bırakmak (öğretmen)
    • (i). sınav veya sınıfta kalma. flunk out başarısızlıktan dolayı okulu bırakmak veya bıraktırmak.
  2241. flunky İng.
    • (i). dalkavuk, slang yağcı
    • uşak, hizmetçi.
  2242. fluorescence İng.
    • (i)., (fiz). bazı cisimlerin ışık ve röntgen ışınlarına arzedilince kendiliklerinden çeşitli renklerde ışıklar saçma niteliği, flüorışı. fluorescent (s). böyle bir niteliğe sahip olan.
  2243. fluoride İng.
    • (i)., (kim). flüor ile başka bir elemanın bileşmesinden meydana gelen kimyasal karışım.
  2244. fluorine İng.
    • (i)., (kim). flüor.
  2245. fluorite İng.
    • (i). kalsiyum flüorürü
    • (bak). fluorspar.
  2246. fluoroscope İng.
    • (i). floroskop.
  2247. fluorspar İng.
    • (i). mermer gibi güzel bir çeşit taş.
  2248. flurry İng.
    • (i)., (f). birden esip kısa süren rüzgâr
    • hafif sağanak, geçici hafif kar veya yağmur
    • telaş, heyecan, acele
    • borsada geçici bir faaliyet
    • (f). telâşa düşürmek, telâşa vermek, heyecanlanmak
    • (colloq). iki ayağını bir pabuca sokmak
    • sinirlendirmek.
  2249. flush İng.
    • (i)., iskambil floş, poker oyununda aynı renkten olan bir el kağıt.
  2250. flush İng.
    • (f).,
    • birden akmak, hücum etmek (kan)
    • kızarmak
    • heyecanlandırmak: akıtmak, bol su ile temizlemek
    • kızartmak
    • (i). kızarma
    • ısınma, heyecan, galeyan, coşma, taşkınlık
    • kırmızılık, kızartı
    • ateş hararet, sıcaklık. Her face was flushed. Yüzü kıpkırmızıydı. in the first flush of passion ilk heyecanla, hislerin ilk coşkunluğuyla. flushed with victory zaferin verdiği şevk ve heyecanla dolu.
  2251. flush İng.
    • (s)., (f)., (z). dopdolu, taze: bol, mebzul, bereketli, cebinde çok para taşıyan: bir seviyede, düz: güvertesi baştan kıça kadar düz olan (gemi): (f). düzlemek bir seviyeye getirmek
    • boşluklarını doldurup düzeltmek (duvar)
    • (z). düz bir şekilde, yüzeyde tam.
  2252. flush İng.
    • (f)., (i). kanatlanıp uçmak, ürkmüş kuş gibi uçmak: ürkütüp kaçırmak (özellikle av kuşu): (i). birden ürkütüp kaçırılan kuşlar.
  2253. fluster İng.
    • (f)., (i). şaşırtmak, telâşa düşürmek şaşırmak, bocalamak,telâşlanmak
    • (i). heyecan, telâş, şaşkınlık, bocalama.
  2254. flüt Tür.
    • flute.
  2255. flüt Tür.
    • flute.
  2256. flütçü Tür.
    • fl utist.
  2257. flütçü Tür.
    • flute player.
  2258. flütçü Tür.
    • flautist. flutist.
  2259. flute İng.
    • (i)., (f)., (müz). flüt, flavta
    • (mim). yiv, oluk
    • (f). flüt çalmak: flüt gibi ses çıkarmak veya şarkı söylemek
    • (mim). yiv açmak, yivlerle süslemek. fluted column yivli sütun. fluting (i). yivli süs. flutist (i). flütçü, flavtacı. fluty (s). flut sesi gibi, flüt sesini andıran.
  2260. flutter İng.
    • (f)., (i). kanatlarını çırpmak
    • titremek, sallanmak
    • çırpınmak, telâş etmek
    • titretmek, kımıldatmak
    • telâşa düşürmek, heyecan vermek
    • (i). titreme, heyecan, çalkalanma, çırpınma
    • telâş, asabiyet
    • (hav). kanat sarsıntısı
    • (tıb). titreme, kalp ritmi bozukluğu.
  2261. fluvial, fluviatile İng.
    • (s). nehirlerle ilgili
    • nehirde hâsıl olan
    • nehirde yaşayan.
  2262. fluviomarine İng.
    • (s)., (coğr). nehir ve denizin birleşik faaliyeti sonucunda hâsıl olan.
  2263. flux İng.
    • (i)., (f). seyelân, akıntı
    • değişme
    • (fiz). akı
    • akış, cereyan
    • denizin meddi
    • eritici madde
    • emaye işinde kullanılan ve kolay eriyen bir çeşit cam
    • (f). akıtmak, eritmek:(tıb). akıntı vermek. flux density (fiz). elektrikli veya manyetik alanın gücü. fluxa'tion (i). akıtma, eritme.
  2264. fluxion İng.
    • (i). akıntı, akma, cereyan
    • (mat). bir miktarın değişme hızı. fluxional (s). akıntıya ait
    • değişen, kararsız.
  2265. fly İng.
    • (s)., argo uyanık, haberdar.
  2266. fly İng.
    • (i). sinek
    • sinek veya böcek şeklinde olta iğnesi
    • sinek şeklinde sus. fly blister (tıb). kurutulmuş ispanyol sineginden yapılmış bir çeşit yakı. flypaper (i). sinek kağıdı. fly swatter sineklik, sinek raketi. a fly in the ointment keyfe keder veren şey. forest fly atsineği, (zool). Hippobosca equina.
  2267. fly İng.
    • (f). (flew, flown) uçmak, havadan geçip gitmek: pek çabuk geçmek, pek çabuk gitmek
    • kaçmak, firar etmek
    • fırlamak, atılmak: uçakla gitmek: uçurmak
    • -den kaçmak, -den sakınmak: şahinle avlamak. fly about öteye beriye uçmak
    • süratle iş görmek. fly apart birdenbire kopup ayrılmak, parçalanmak. fly at fırlamak, atılmak, üstüne saldırmak. fly away uçup gitmek
    • kaçmak. fly blind (hav). yalnız aletleri kullanarak uçmak. fly high çok hırslı olmak, coşmak. fly in the face of sözünü dinlememek, açıkça itaatsizlik etmek, karşı gelmek. fly into a passion kızmak, öfkelenmek, hiddete kapılmak. fly off uçup gitmek. fly off the handle birdenbire öfkelenmek, parlamak. fly out beysbol atılan top tutulunca oyundan çıkmak. fly the coop (A.B.D)., argo dışarı sızmak, kaçmak.
  2268. fly İng.
    • (i). uçuş
    • (terz). fermuar veya düğme ile kapatılabilen kısım
    • beysbol vurulup havaya kaldırılan top
    • (mak). sürat regülatorü: bayrak veya sancağın ucu: çadırda kapı yerine geçen perde: (çoğ)., tiyatro sahnenin yukarısındaki kısım ve dekor değistirme teçhizatı
    • (matb). baskı makinasında kâğıt toplayıcısı. on the fly uçarken, havadayken
    • (A.B.D)., (k).dili iki taşın arasında.
  2269. flyaway İng.
    • (s). hoppa, bir dalda durmaz, maymun iştahlı.
  2270. flyblow İng.
    • (i). sinek yumurtası.
  2271. flyblown İng.
    • (s). sinek yumurtası ile dolu
    • bozuk, kötü.
  2272. flyby İng.
    • (i). roketin bir gök cisminin yanından geçmesi.
  2273. flybynight İng.
    • (s)., (i). güvenilmez, aldatıcı
    • (i). güvenilmez kimse.
  2274. flycatcher İng.
    • (i). sinekçil, (zool). Empidonax. redbreasted flycatcher cuce sinekyutan, (zool). Musciapa parva. spotted flycatcher benekli sinekyutan, (zool). Musciapa striata.
  2275. flyer İng.
    • (bak). flier.
  2276. flying İng.
    • (i)., (s). uçma, uçuş
    • tayyarecilik, havacılık: (s). uçan
    • havacılıkla ilgili. flying boat deniz uçağı. flying buttress (mim). duvar dirseği, payanda, istinat kemeri. with flying colors parlak bir başarı ile. Flying Dutchman fırtınalı havalarda Ümit Burnu civarında görüldüğüne ve denizcilere uğursuzluk getirdiğine inanılan efsanevi Hollanda gemisi. flying field küçük havaalanı. flying fish uçarkefal, (zool). Exocoetus. flying fox meyva yiyen bir yarasa. flying fortress uçan kale (uçak). flying machine eski uçak, tayyare. flying saucer uçan daire. flying squirrel uçar sincap. flying start hızlı ve elverişli başlangıç.
  2277. flyleaf İng.
    • (i). bir kitabın baş veya sonunda boş bırakılan yaprak.
  2278. flypaper İng.
    • (i). sinek kağıdı.
  2279. flytrap İng.
    • (i). sinek tuzağı
    • sinekkapan (bitki). Venus's flytrap sinekkapan, (bot). Dionaea muscipula.
  2280. flywheel İng.
    • (i). düzenteker.
  2281. fnumber İng.
    • (foto). diyafram ayarı öIçüsü,
  2282. fo'c's'le İng.
    • (bak). forecastle.
  2283. foal İng.
    • (i)., (f). tay
    • (f). tay doğurmak. in foal with foal gebe (kısrak).
  2284. foam İng.
    • (i)., (f). köpük
    • (f). köpürmek, köpürerek akmak
    • öfkelenmek, (fig). köpürmek, küplere binmek. foam at the mouth ağzı köpürmek
    • çok öfkelenmek. foam rubber sünger. foamy (s). köpüklü.
  2285. fob Tür.
    • To cheat
    • to trick
    • to impose on. short chain or ribbon attaching a pocket watch to a man"s vest an adornment that hangs from a watch chain a vest pocket to hold a pocket watch.
  2286. fob Tür.
    • To beat
    • to maul.
  2287. fob Tür.
    • This is the abbreviation for Free on Board, an internationally recognized shipping term It is used when a purchaser wants a quotation that includes the cost of goods plus the cost, including loading charges, of putting them on a vessel or airplane Under these conditions, you as exporter are also responsible for taking the goods through Customs. free on board
    • a condition of sales where the price of goods includes all charges until the goods are placed aboard the shipping vehicle.
  2288. fob Tür.
    • The point at which ownership of goods transfers from the supplier to the company, organization, university, etc charges, where does the title to the goods transfer, who is responsible for goods while in transit?).
  2289. fob Tür.
    • The exporter agrees to place goods on board a vessel at the port of shipment specified in the sales contract At this point, the risk of damage is transferred to the buyer at precisely the moment the goods pass over the ship"s rail. a short chain with a decorative seal or other device attached to the end The fob and chain hung outside watch pocket, and could be used to pull the watch out of the pocket.
  2290. fob Tür.
    • Front Of Board An audience tape in which the microphones were positioned somewhere between the stage and the soundboard Because the microphones are closer to the stage and house sound system, FOB tapes can often sound better than tapes made from the Official Tapers Section See also BTP. the abbreviation for free on board
    • the designated point at which ownership of goods passes to the buyer
    • FOB shipping point means that the buyer pays the shipping costs and accepts ownership of the goods at the seller"s place of business
    • FOB destination means that the seller pays the shipping costs and the ownership of the goods transfers to the buyer at the buyer"s place of business.
  2291. fob Tür.
    • Free On Board The FOB point is important because of both the responsibility for the shipment and the freight charges "FOB delivered" keeps the vendor responsible for the shipment until it reaches your door "FOB shipping point" or "FOB originating city" makes you responsible for the shipment If there is a problem with an FOB originating city shipment, you still have to pay the vendor and file a claim with the carrier. "Free on board" at named port of export A pricing term indicating that the quoted price covers all expenses up to and including delivery of goods upon an overseas vessel provided by or for the buyer.
  2292. fob Tür.
    • Free On Board In international trade, FOB is a facility for distributing the cost and perils component between the importer and exporter in the context of Incoterms With FOB, the transfer of costs and perils between the exporter and the importer takes place when the merchandise is loaded aboard the ship in the port of embarkation In. a vest pocket to hold a pocket watch. an adornment that hangs from a watch chain. short chain or ribbon attaching a pocket watch to a man"s vest. deceive somebody
    • "We tricked the teacher into thinking that class would be cancelled next week".
  2293. fob Tür.
    • Free On Board "FOB" means the exporter is responsible for all costs up to the point where the goods actually cross the ship"s rail This term should only be used for sea transport.
  2294. fob Tür.
    • Free-On-Board Destination The seller of merchandise bears the shipping costs and maintains ownership until the merchandise is delivered to the buyer.
  2295. fob Tür.
    • Free on board, a symbol indicating that the invoice cost to the purchaser includes the cost of delivery, at an agreed point, beyond which all transportation and delivery costs and risks must be borne by the purchaser. "Free on Board" at named port of export A pricing term that shows that the quoted price covers all expenses including delivery of goods on a ship provided by or for the buyer. "Freight On Board" This refers to the location of the merchandise being represented and shipped from This can be some indication that the merchandise is being "Brokered" obviously if the company you are dealing with is located in Texas and lists merchandise FOB Florida you can almost assume your broker has never seen the merchandise offered Be careful as this is not the case in all situations A company may have multiple warehouse locations This is a grey area and very hard to determine You will notice many companies stating, "We have many FOB or warehouse points all over the US" This should not be construed as company owned facilities.
  2296. fob Tür.
    • Free On Board.
  2297. fob Tür.
    • Contractual terms between a buyer and a seller which define where title transfer takes place Cost of a product before transportation costs are figured in Used for ocean or inland water transportation Ends the seller"s obligation when goods, cleared for export, are placed on board a ship by seller at a port named in the sales contract Risk of loss or damage is transferred from seller to buyer when goods pass the ship"s rail.
  2298. fob Tür.
    • A short chain with a decorative seal or other device attached to the end The fob and chain hung outside watch pocket, and could be used to pull the watch out of the pocket.
  2299. fob Tür.
    • A pricing term indicating that the quoted price includes the cost of loading the goods into transport vessels at the specified place.
  2300. fob Tür.
    • An International Term of Sale that means the seller fulfills his or her obligation to deliver when the goods have passed over the ship"s rail at the named port of shipment This means that the buyer has to bear all costs and risks to loss of or damage to the goods from that point The FOB term requires the seller to clear the goods for export.
  2301. fob Tür.
    • An INCOTERM describing a term of sale that details the responsibilities of the buyer and seller for the international trade transaction Under this term, the seller fulfills his obligation to deliver when the goods have passed over the ship"s rail at the named port of shipment This means that the buyer has to bear all costs and risks of loss of or damage to the goods from that point The seller must clear the goods for export. "Free on board" International trade term in which exporter"s quoted price includes the cost of loading goods into transport vessels at a named point.
  2302. fob Tür.
    • A little pocket for a watch.
  2303. fob Tür.
    • A fob is an ornament attached to the chain of a pocket watch Many fobs were produced for political candidates, indicating a voter"s preference.
  2304. fob İng.
    • (kıs). free on board (tic). fob, vapur veya trene teslim.
  2305. fob İng.
    • (i). pantolonda ufak saat cebi
    • (A.B.D). saat kösteği.
  2306. fob İng.
    • (f). (bed, bing) off ile hile yapmak
    • başından savmak, atlatmak
    • bir kenara atmak, slang kazık atmak.
  2307. fobi Tür.
    • phoby. phobia.
  2308. fobi Tür.
    • phobia.
  2309. focal İng.
    • (i)., (fiz) odaksal mihraki. focal distance odak mesafesi. focal plane (foto). bir objektifin odağını içine alan düzlem filim yeri. focal point toplanma noktası.
  2310. focalize İng.
    • (f). mihraka getirmek, bir merkezde toplamak, mihrakı ayar etmek: (tıb). bir noktada toplanmak (hastalık).
  2311. focus İng.
    • (i). (çoğ. cuses, ci), (f). (ed veyased, ing veya sing) odak, mihrak:belirli bir noktayı iyi görebilmek için göz veya aleti ayar etme
    • (mat). odak noktası, faaliyet merkezi
    • (f). bir noktaya getirmek, odağı ayar etmek
    • dikkatini toplamak. in focus odağı tam ayarlı. out of focus iyi ayar edilmemis, flu.
  2312. fodder İng.
    • (i)., (f). saman veya ot gibi hayvan yemi
    • (f). yem vermek, beslemek.
  2313. fodul Tür.
    • toplofty.
  2314. fodulluk Tür.
    • toploftiness.
  2315. foe İng.
    • (i). düşman, hasım. foeman (i). düşman.
  2316. foehn İng.
    • (i)., (meteor). dağlardan esen sıcak ve kuru rüzgâr.
  2317. foetalfoetus İng.
    • (bak). fetal fetus.
  2318. fog İng.
    • (i). ot biçiminden sonraki yeni sürgün.
  2319. fog İng.
    • (i)., (f). (ged, ging) sis, duman
    • (foto). donukluk
    • bunaklık
    • (f). sisle kaplamak, karartmak
    • sisle dolmak, sis basmak: (foto). belirsiz olmak, donuklaşmak
    • bunamak. fog bank (meteor). uzaktan özellikle denizde görülen sis, sis yığını. fogbound (s). sis yüzünden beklemek mecburiyetinde olan. fogbow (i)., (meteor). bazen sisli havalarda görülen beyaz veya sarımtırak gökkuşağı. foghorn (i). sis düdüğü.
  2320. foggy İng.
    • (s). sisli, dumanlı
    • bulutlu, bulanık. I don't have the foggiest idea. Haberim yok. Hiç fikrim yok. foggily (s). duman içinde gibi, bulanik, karışık. fogginess (i). duman, dumanlı oluş, sisli oluş.
  2321. fogy İng.
    • (i). eski kafalı kimse.
  2322. foh İng.
    • ünlem Püf ! Ne fena !
  2323. foible İng.
    • (i). zaaf, kusur
    • delilik
    • merak
    • kılıcın ortasıyla ucu arasındaki kısım.
  2324. foil İng.
    • (i). eskrim kılıcı, meç.
  2325. foil İng.
    • (i)., (f). yaldız kâğıdı, alüminyum kâğıdı, aluminyum, kalay veya kurşun yaprağı, varak, ince maden tabakası (bak tinfoil)
    • ayna sırı
    • (kıymetli taş için) foya
    • kıyas ve karşıtlık için gösterilen kimse veya şey
    • (mim). yaprak, yaprak şeklinde süs
    • (f). zıt nitelikte bir şeyin yanına koyarak kıymetini ortaya çıkarmak.
  2326. foil İng.
    • (f)., (i). engellemek, mâni olmak: şaşırtmak, işini bozmak
    • avda avcıları saşırtmak
    • (i). hayvan izi.
  2327. foist İng.
    • (f). hile yaparak kabul ettirmek, hile veya zorla sokmak, sokuşturmak
    • (sahte bir şeyi) aslı diye kabul ettirmek. foist something off on somebody hile ile kabul ettirmek, yutturmak, kazık atmak.
  2328. fok Tür.
    • See: Fill or kill order. an order type which instructs the broker to terminate the order if it cannot be filled immediately.
  2329. fok Tür.
    • seal. sea calf. sea dog.
  2330. fok Tür.
    • seal.
  2331. fok Tür.
    • seal.
  2332. fokstrot Tür.
    • foxtrote.
  2333. fokur fokur Tür.
    • boiling up. bubbling noisily.
  2334. fokurdamak Tür.
    • to bubble noisily. to boil up. seethe.
  2335. fokus Tür.
    • focus.
  2336. fold İng.
    • (i)., (f). ağıl
    • koyun sürüsü
    • cemaat
    • (f). ağıla kapamak.
  2337. fold İng.
    • (f)., (i). katlamak, bükmek
    • (matb). kırmak
    • sarmak, bağrına basmak
    • kaplamak
    • katlanmak, bükülmek
    • sarılmak, bürünmek
    • kavuşturmak (elleri)
    • hafifçe katmak
    • (A.B.D)., argo tutulmayıp kapanmak (piyes)
    • yorgunluktan çökmek
    • (i). kat, kıvrım
    • büklüm
    • boğum (yılan)
    • (jeol). kıvrım. fold the arms kolları kavuşturmak. folding bed açılır kapanır karyola. folding door katmer kanatlı kapı. folding machine kırma makinası.
  2338. fold İng.
    • sonek kat, misil, kere: fivefold (s). beş misli, beş kat.
  2339. foldboat İng.
    • (bak). faltboat.
  2340. folder İng.
    • (i). katlama makinası
    • kırma makinası
    • dosya, klasör
    • broşür.
  2341. folderol İng.
    • (bak). falderal.
  2342. foliage İng.
    • (i). yapraklar, yeşillik
    • (mim). süslemede kullanılan yaprak ve dal şekilleri. foliage plant yapraklarının güzelliği için yetiştirilen bitkiler.
  2343. foliar İng.
    • (i). yapraklara ait, yapraklardan ibaret, yapraklı.
  2344. foliate İng.
    • (f). dövüp ince yaprak şekline sokmak, yaprak haline getirmek
    • sır sürmek
    • (mim). yaprak şekilleriyle süslemek
    • yapraklara ayrılmak, yaprak vermek
    • (matb). sayfaları numaralamak. foliate(d) (s). yaprak şeklinde, yapraklı
    • varaklara ayrılabilir, kâğıt gibi tabakalar halinde.
  2345. foliation İng.
    • (i). yaprak şekline sokma
    • yapraklanma, yeşillenme
    • dövüp yaprak haline getirme
    • (bot). tomurcuk içinde yaprakların dizilişi
    • (mim). yaprak şeklinde taştan süsler
    • (jeol). yaprak gibi ince tabakalı teşekkül
    • kitap sayfalarının numaralanması.
  2346. folicacid İng.
    • (biyokim). folik asit.
  2347. folieceous İng.
    • (s)., (bot). yaprak şeklinde, yapraksı
    • yapraklara ait veya yapraklardan ibaret.
  2348. folio İng.
    • (i). (çoğ -os), (s). kitap yaprağı, varak
    • ikiye katlanmış kâğıt tabakası
    • ikiye bükülmüş yapraklardan meydana gelen kitap, en büyük boyda kitap, en büyük boyda kitabın ebadı
    • basılmış kitabın sayfa numarası
    • hesap defterinde karşı karşıya olan aynı numaralı iki sayfa
    • (huk). bir vesikanın uzunluğunu tayin için kullanılan belirli kelime sayısı
    • (s)., (matb). ikilik formalı, forması dört sayfalık.
  2349. folk Tür.
    • The persons of one"s own family
    • as, our folks are all well. people in general
    • "they"re just country folk"
    • "the common people determine the group character and preserve its customs from one generation to the next".
  2350. folk Tür.
    • people in general
    • "they"re just country folk"
    • "the common people determine the group character and preserve its customs from one generation to the next". a social division of people. people descended from a common ancestor
    • "his family has lived in Massachusetts since the Mayflower". the traditional and typically anonymous music that is an expression of the life of people in a community.
  2351. folk Tür.
    • People in general, or a separate class of people
    • generally used in the plural form, and often with a qualifying adjective
    • as, the old folks
    • poor folks.
  2352. folk Tür.
    • Of the people
    • originally coined for European peasants
    • refers to the art, music, and lore of ordinary people, as contrasted with the "high" art or "classic" art of the European elites.
  2353. folk Tür.
    • Latin, vulg"
    • German, volk
    • Dutch, volch
    • Saxon, folc
    • Danish, folk Folk and vulgar are variants of the same word.
  2354. folk Tür.
    • In Anglo-Saxon times, the people of a group of townships or villages
    • a community
    • a tribe.
  2355. folk Tür.
    • folk music.
  2356. folk Tür.
    • folk.
  2357. folk İng.
    • (i). halk, ahali
    • kavim
    • millet
    • (çoğ). insanlar, kimseler
    • (çoğ)., (k).dili akraba, aile, ana baba. folk dance halk oyunu. folk literature halk edebiyatı. folklore (i). halkın malı olan gelenek, inanç, âdet, atasözü ve masallar
    • folklor, halkbilgisi. folk singer halk şarkıcısı, âşık. folk song halk sarkısı, türkü. folksy (s)., (A.B.D)., (k).dili teklifsiz, samimi. folkways (i). bir millete özgü âdetler.
  2358. folk müziği Tür.
    • halk. halk. ahalı. ınsanlar. mıllet. irk. halk müzığı.
  2359. folklor Tür.
    • folklore. folk dancing.
  2360. folklor Tür.
    • folklore.
  2361. folklorist Tür.
    • folklorist.
  2362. follicle İng.
    • (i)., (bot). tek hücreli basit meyva
    • (anat). folikül, bezcik.
  2363. follies İng.
    • (i)., tiyatro revü.
  2364. follow İng.
    • (f)., (i). takip etmek, izlemek
    • mesleğinde çalışmak
    • kovalamak, peşini bırakmamak, arkasından yetişmeye çalışmak
    • uymak, taklit etmek, örnek almak
    • sonucu olmak, anlaşılmak, çıkmak
    • (i). takip, izleme. follow after peşinden gitmek, takip etmek. follow one's nose dosdoğru gitmek. follow out (bir işi) sonuna kadar götürmek. follow suit iskambil aynı cinsten oynamak
    • bir kimseyi kendine örnek almak. follow the hounds köpek kullanarak atla ava gitmekb follow the sea denizci olmak. follow through başladığına devam edip sonuca bağlamak
    • tenis veya golf oyununda topa vurduktan sonra raket veya sopayı sallamaya devam etmek. followthrough (i). devam, tamamlanma. follow up takip etmek, izlemek, kollamak
    • tamamlamak. followup (i). takip etme
    • takip etmede kullanılan herhangi bir şey. as follows böylece
    • aşağıda gösterildiği şekilde. It follows from this that... Bundan da anlaşıldığı gibi, binaenaleyh.
  2365. follower İng.
    • (i)., (ing)., (k).dili hayran.
  2366. following İng.
    • (i)., (s). taraftarlar, bağımlı olan kimseler, tabi olanlar
    • (s). takip eden, izleyen
    • ertesi, muteakıp, aşağıdaki
    • ilerdeki, istikbaldeki. the following şunlar.
  2367. follsgold İng.
    • pirit.
  2368. folluk Tür.
    • nesting-box.
  2369. folluk Tür.
    • legenest.
  2370. folly İng.
    • (i). delilik, divanelik, ahmaklık, budalalık.
  2371. folyo Tür.
    • silver paper.
  2372. folyo Tür.
    • foil. leaf.
  2373. folyo Tür.
    • foil.
  2374. fomentation İng.
    • (i). tahrik, kışkırtma
    • isteklendirme, teşvik
    • (tıb). pansuman.
  2375. fon Tür.
    • Grassfields chief. foneetika.
  2376. fon Tür.
    • fund. designated fund. base coat. background. funds.
  2377. fon Tür.
    • Friend of NaTCH. - Force of Nature.
  2378. fon Tür.
    • Benim Fon, a ethnic group from Benim.
  2379. fon Tür.
    • background. ground-color. ground-colour. groundwork. fund. reserve. phon. pool.
  2380. fon Tür.
    • backdrop. background. fund. fund levy.
  2381. fon Tür.
    • A people and a language of the Dahomey and Yoruba regions.
  2382. fon Tür.
    • A fool
    • an idiot.
  2383. fön Tür.
    • hair drier.
  2384. fön Tür.
    • föhn.
  2385. fon müziği Tür.
    • backing.
  2386. fon müziği Tür.
    • background music. background sound.
  2387. fond İng.
    • (s). deli, meraklı, düşkün. fond of seven, âşık. fondly (z). şefkatle, sevgiyle, muhabbetle. fondness (i). sevgi, merak, iptilâ, düşkünlük.
  2388. fonda Tür.
    • United States film actress and daughter of Henry Fonda.
  2389. fonda Tür.
    • United States film actor United States film actress and daughter of Henry Fonda.
  2390. fonda Tür.
    • United States film actor.
  2391. fonda Tür.
    • drop the anchor.
  2392. fondant İng.
    • (i). fondan.
  2393. fondip Tür.
    • bottoms up!.
  2394. fondle İng.
    • (f). okşamak, sevmek
    • okşayarak sevgisini göstermek, bağrına basmak.
  2395. fondöten Tür.
    • foundation. foundation cream.
  2396. fondue İng.
    • (i)., (ahçı). fondü.
  2397. fonem Tür.
    • phoneme sesbirim.
  2398. fonem Tür.
    • phoneme.
  2399. fonetik Tür.
    • phonetics. phonetic.
  2400. fonetik Tür.
    • phonetic. phonetics sesbilgisi. phonetic sesçil.
  2401. fonetik Tür.
    • phonetic.
  2402. fonksiyon Tür.
    • function. function işlev.
  2403. fonksiyon Tür.
    • function.
  2404. fonksiyonel Tür.
    • functional. functional işlevsel.
  2405. fonksiyonel Tür.
    • functional. all-duty.
  2406. fonksiyonel Tür.
    • functional.
  2407. fonograf Tür.
    • phonograph. gramophone. talking machine.
  2408. fonograf Tür.
    • phonograph.
  2409. font Tür.
    • The source or mother of the letter shapes that appear on a page A collection of glyphs used for the visual depiction of character data A font is often associated with a set of parameters, e g, size, posture, slant, weight, serifness, etc, which, when set to particular values, generate a collection of imagable glyphs The term is often confused with related terms such as type face and type style Times is a type face The font is more specific and includes size, posture, weight, etc.
  2410. font Tür.
    • The size, appearance and weight of a type face 18 point Times-Roman Bold is 18/72 in high in the Times-Roman style, and bold weight.
  2411. font Tür.
    • One weight, width, and style of a typeface Before scalable type, there was little distinction between the terms font, face, and family Font and face still tend to be used interchangeably, although the term face is usually more correct.
  2412. font Tür.
    • Most versatile Physical Style element of all the character formatting elements and is also the only one of this type to accept its own attributes This element greatly increases the display variations produced at the character level.
  2413. font Tür.
    • In a simplistic sense, a font can be thought of as the physical description of a character set While the character set will define what sets of bits map to what letters, numbers, and other symbols, the font will define what each letter, number, and other symbol looks like Fonts can be either fixed width or variable width and independently, either bitmapped or vectored The size of the large characters in a font is typically measured in points.
  2414. font Tür.
    • cast iron.
  2415. font Tür.
    • A typeface style, such as Helvetica, Times Roman, etc, in a single size A single font includes all 26 letters, along with punctuation, numbers, and other characters.
  2416. font Tür.
    • A text formatting term: A complete assortment of printer characters in a particular type style, typeface, size and orientation Most fonts include letters, numbers, punctuation and some special symbols Note that the Roman, Italic, Bold and BoldItalic typeface forms of any type style and size are each separate fonts.
  2417. font Tür.
    • a specific size and style of type within a type family. bowl for baptismal water.
  2418. font Tür.
    • A particular collection of characters of a typeface with unique parameters in the "Variation vector" a particular instance of values for orientation, size, posture, weight, etc, values The word font or fount is derived from the word foundry, where, originally, type was cast It has come to mean the vehicle which holds the typeface character collection A font can be metal, photographic film, or electronic media.
  2419. font Tür.
    • A logical set of related patterns representing text characters or point symbols Courier, Helvetica and Times are three types of font.
  2420. font Tür.
    • A fountain
    • a spring
    • a source.
  2421. font Tür.
    • A font is the design for a set of characters, including qualities like size and spacing A variable font is one where different characters have different widths A fixed width font is one where every character has the same width.
  2422. font Tür.
    • A font is a style and size of type, such as Times New Roman, 12 point, bold A font is a set of all the characters available in one typeface and size, including uppercase and lowercase letters, punctuation, and numerals.
  2423. font Tür.
    • A font is a complete set of characters in a particular size and style of type This includes the letter set, the number set, and all of the special character and diacritical marks you get by pressing the shift, option, or command/control keys For example, Times NewRoman Bold Italic is one font, and Times NewRoman Bold is another font Times NewRoman is a single typeface.
  2424. font Tür.
    • A font is a complete set of characters in a particular size and style of type This includes the letter set, the number set, and all of the special character and diacritical marks you get by pressing the shift, option, or command/control keys.
  2425. font Tür.
    • A design for a set of characters A font is the combination of typeface and other qualities, such as size, pitch, and spacing For example, Arial is a typeface that we are using in this page, but within Arial, there are many fonts to choose from--different sizes, italic, bold, and so on The height of characters in a font is measured in points, each point being approximately 1/72 inch Back to Top.
  2426. font Tür.
    • A complete set of characters in one typeface design See also Styles Source: NUIG.
  2427. font Tür.
    • A complete collection of letters, punctuation marks, numbers, and special characters with a consistent and identical typeface, weight, posture and font size Technically, font still refers to one complete set of characters in a given typeface, weight, and size, such as Helvetica italic 12 - but the terms has come to be used interchangably for refering to typefaces or font families.
  2428. font Tür.
    • A complete assortment of printing type of one size, including a due proportion of all the letters in the alphabet, large and small, points, accents, and whatever else is necessary for printing with that variety of types
    • a fount.
  2429. font Tür.
    • A complete assortment of letters, numbers, and symbols of a specific size and design There are hundreds of different fonts ranging from businesslike type styles to fonts composed only of special characters such as math symbols or miniature graphics.
  2430. font Tür.
    • A collection of glyphs used for the visual depiction of character data A font is often associated with a set of parameters, which, when set to particular values, generate a collection of imagable glyphs.
  2431. font Tür.
    • A character set or typeface family denoting a particular size and style, either for on-screen display or printing, usually on a laser or inkjet printer.
  2432. font Tür.
    • A basin or stone vessel in which water is contained for baptizing. a specific size and style of type within a type family.
  2433. font İng.
    • (i). vaftiz kurnası
    • bilhassa Katolik kilisesinde içinde mukaddes su bulunan kurna
    • menşe, kaynak
    • lambanın gaz haznesi.
  2434. font, ing fount İng.
    • (i)., (matb). belirli bir cins veya boyda hurufat takımı.
  2435. fontanel İng.
    • (i)., (anat). bıngıldak.
  2436. food İng.
    • (i). yemek, yiyecek
    • gıda, besin
    • iaşe
    • (for animals) yem. food card yemek karnesi. food control yiyecek maddelerinin kontrol altına alınması. food poisoning gıda zehirlenmesi. foodstuff (i). yiyecek, gıda maddesi. food for thought düşünülecek şey.
  2437. fool İng.
    • (f). aldatmak,oynatmak
    • delilik ve maskaralık etmek
    • boşuna vakit geçirmek, eğlenmek. fool around kdili aylak aylak dolaşmak fool around with kurcalamak, ile oynamak. fool away (k).dili delice sarfetmek, israf etmek, boşuna geçirmek
    • kaçırmak. fool with (k).dili ile oynamak, boşuna uğraşmak.
  2438. fool İng.
    • (i). ahmak veya budala kimse, enayi veya aptal kimse, alık veya akılsız kimse
    • soytarı
    • küçük düşürülen kimse. fools cap soytarı külâhı
    • okullarda oğrencilere eskiden ceza olarak giydirilen yüksek ve sivri tepeli külâh. foolscap (i). yaklaşık olarak 33 x 40 cm ebadında kâğıt. fool's errand bir iş için boşuna bir yere gitme. fool's mate satranç oyununda belirli ve çok basit bir usul ile mat etme. fool's paradise geçici ve gerçek olmayan mutluluk. All Fool's Day ing, April Fool's Day (A.B.D). 1 Nisan. make a fool of (bir kimseyi) enayi yerine koymak, budala mevkiine düşürmek. play the fool maskara olmak, rezil olmak.
  2439. foolhardy İng.
    • (s). delice cesur, atılgan, çılgın. foolhardily (z). delicesine bir cesaretle, çılgınca. foolhardiness (i). delice cesaret, çıIgınlık.
  2440. foolish İng.
    • (s). akılsız mantıksız, saçma, budalaca. foolishly (z). akılslzca, budalaca, enayice. foolishness (i). enayilik, akılsızlık, boş laf.
  2441. foolproof İng.
    • (s). salim, kazadan belâdan uzak
    • kusursuz, başarı kazanamaması imkansız olan.
  2442. foot İng.
    • (çoğ. feet) (i). ayak, kadem
    • ayak kısmı
    • en alçak kısım
    • alt, (dağ) etek, dip
    • temel esas
    • son
    • şiir vezin tef'ilesi
    • yaya asker, piyade
    • dikiş makinasında bezi düz tutan parça, ayak
    • yekun, tutar. foot lathe ayak tornası. foot of a mast (den). direk ıskaçası. foot of a sail (den). yelkenin altabaşosu. foot passenger yaya yolcu, yaya giden kimse. foot rot (bot). portakal ağacının gövdesine ârız olan bir hastalık herhangi bir filizin dibinde husule gelen bir hastalık. foot rule bir ayak boyunda cetvel. foot soldier piyade neferi. I wouldn't touch that with a tenfoot pole. Elimi bile sürmem. at one's feet ayağının dibinde
    • tesiri altında. cubic foot kübik kadem, 28,317 cm3. off one's feet yatar vaziyette
    • iradesi dışında. have feet of clay dışardan görünmeyen önemli bir kusuru olmak. keep one's feet düşmemek, sarsılmamak. one foot in the grave bir ayağı çukurda. on foot yaya olarak, yürüyerek. on one's feet ayakta. put one's foot down kararlı olmak, ayak diremek. put one's best foot forward iyi bir tesir bırakmak
    • elinden geleni yapmak. put one's foot into it, put one's foot in one's mouth pot kırmak, gaf yapmak. set foot in girmek, ayak basmak. sit at one's feet bir kimsenin hayranı olmak, müridi olmak. square foot kadem kare, 0,0929 m2. stand on one's own feet bağımsız olmak, kimseye muhtaç olmadan yaşamak. swift of foot ayağına tez. under foot ayak altında.
  2443. foot İng.
    • (f). yaya yürümek, dans etmek, oynamak
    • (gen). up ile yekununu çıkarmak
    • ödemek
    • gitmek
    • yol almak, seyretmek (gemi). foot a measure dans etmek. foot it yaya gitmek. foot the bill hesabı ödemek.
  2444. footage İng.
    • (i). kademlik, (arsa kenarı, filim, tahta) uzunluk
    • (mad). çalışmaya göre ödenen para.
  2445. footandmouthdisease İng.
    • (bayt). sığıra mahsus bir çeşit bulaşıcı hastallk, aft humması.
  2446. football İng.
    • (i)., (ing). futbol
    • (A.B.D). yumurta şeklinde topla oynanan oyun, Amerikan futbolu.
  2447. footboard İng.
    • (i). ayakları dayayacak tahta
    • tahta karyolanır ayak ucundaki parça.
  2448. footboy İng.
    • (i). üniformalı uşak.
  2449. footbrake İng.
    • (i). ayak freni.
  2450. footbridge İng.
    • (i). yayalara mahsus köprü.
  2451. footcandle İng.
    • (i)., (fiz). bir ışık öIçüsü.
  2452. footer İng.
    • (i). yaya. a six footer aşırı uzun boylu kimse.
  2453. footfall İng.
    • (i). ayak sesi.
  2454. footgear İng.
    • (i). çorap ve ayakkabılar.
  2455. foothill İng.
    • (i). dağ etegi, bayır.
  2456. foothold İng.
    • (i). ayak basacak sağlam yer, garantili yer.
  2457. footing İng.
    • (i). basılan yer, ayak basacak yer
    • mevki, hal
    • ilişki
    • yekun
    • temel ayağı, taban. on a better footing than ever araları her zamankinden daha iyi.
  2458. footless İng.
    • (s). ayaksız, asılsız
    • (k).diliahmak, budala.
  2459. footlights İng.
    • (i)., tiyatro sahne önündeki bir sıra ışık
    • sahne mesleği.
  2460. footling İng.
    • (s). önemsiz, değersiz
    • ahmak.
  2461. footlocker İng.
    • (i). küçük sandık.
  2462. footloose İng.
    • (s). serbest, başıboş, kayıtsız.
  2463. footman İng.
    • (i). üniformalı uşak
    • piyade neferi.
  2464. footnote İng.
    • (i)., (f). dipnot, hamiş
    • (f). dipnot koymak.
  2465. footpace İng.
    • (i). yavaş yürüyüş
    • merdiven sahanlıgı
    • ufak sahne.
  2466. footpad İng.
    • (i)., eski yaya dolaşan haydut, yol kesen eşkıya.
  2467. footpath İng.
    • (i). keçi yolu, patika
    • (ing). yaya kaldırımı.
  2468. footpound İng.
    • (i). ayak-libre.
  2469. footpoundal İng.
    • (i). 1/32 ayakl-ibre.
  2470. footprint İng.
    • (i). ayak izi.
  2471. footrest İng.
    • (i). ayak dayayacak yer, ayak konacak yer.
  2472. footrope İng.
    • (i)., (den). yelkenin altabaşo halati
    • (çoğ). marsapetler.
  2473. foots İng.
    • (i). posa, tortu.
  2474. footsore İng.
    • (s). yürümekten ayakları şişmiş.
  2475. footstalk İng.
    • (i)., (bot). siçek sapı, yaprak sapı.
  2476. footstall İng.
    • (i). kadınlara mahsus eyerin tek üzengisi
    • (mim). sütun kaidesi veya kürsüsü.
  2477. footstep İng.
    • (i). adım
    • ayak sesi
    • ayak izi
    • basamak. follow in one's footsteps bir kimsenin izinde olmak.
  2478. footstone İng.
    • (i). mezarlarda ayak ucundaki taş.
  2479. footstool İng.
    • (i). ayak taburesi.
  2480. footwear İng.
    • (i). ayak giyecekleri.
  2481. footwork İng.
    • (i)., spor ayak hâkimiyeti.
  2482. footworn İng.
    • (s). aşınmış, yorulmuş, ayakları acımış.
  2483. footy İng.
    • (s)., (k).dili ahmak, budala.
  2484. foozle İng.
    • (f)., (i). beceriksizce yapmak, yüzüne gözüne bulaştırmak
    • (i). beceriksizlik.
  2485. fop İng.
    • (i). züppe. foppery (i). züppelik. foppish (s). züppece. foppishly (z). züppecesine. foppishness (i). züppelik.
  2486. for İng.
    • edat bağlaç için, -e
    • uğruna
    • şerefine
    • -den dolayı sebebi ile, cihetten
    • -e mukabil, karşı
    • uygun
    • yerine
    • hususunda, dair
    • göre
    • baglaç çünkü, zira. for all I know bildiğime göre. for all that herşeye rağmen. forall the world ne pahasına olursa olsun, dünyada
    • tıpkı, aynen. for cash peşin para ile. for good bütün bütün, temelli olarak. for life hayat boyunca. for many miles around bütün civarda. for months aylardan beri
    • aylarca. for my part kendi hesabıma, bana kalırsa. for my sake hatırım için. for once bir kerecik, bir defacık. for reform yenilik taraftarı, devrimci. for sale satılık. for the life of me başım hakkı için, vallahi. for the second time ikinci defa olarak. as for me bana gelince. be tried for his life idam talebiyle yargılanmak. care for bakmak, meşgul olmak
    • sevmek
    • arzu etmek. For shame ! Ne ayıp! fit for nothing hiç bir işe yaramaz, beş para etmez. go for almaya gitmek
    • (k).dili kabul etmek, istemek. go for a walk yürüyüşe çıkmak. Go for it! Saldır ! Davran! hard up for money para sıkıntısında. He was hanged for a pirate. Korsan diye asıldı. I for one do not believe it. Kendi hesabıma ben inanmıyorum. If it weren't for you... Siz olmasaydınız... Is he the man for the job? O bu işin adamı mı? It is for you to make the move. Bu işe siz önayak olmalısınız. işe girişmek size düşer. It's time for school. Okul zamanı geldi. Iast for many hours saatlerce sürmek. He has left for India. Hindistan'a hareket etti. Iong for hasretini çekmek, özlemek, çok istemek, canı çekmek. mistaken for him ona benzetilmiş. not long for this world ölumü yakın, (colloq). suyu kaynamış. notorious for -e adı çıkmış, ile meşhur. Now we are in for it. Çattık belâya ! Oh, for wings ! Keşke kanatlarım olsaydı! pay for ödemek. ready for dinner yemeğe hazır. shift for oneself kendini geçindinmek. So much for that. Bu hususta şimdilik bu kadar yeter. take him for a robber onu hırsız sanmak. Things look bad for you. işleriniz kötü görünüyor. a belt for ten liras on liralık kemer. time for work işe uygun zaman. use a book for a desk sıra yerine kitap kullanmak. too beautiful for words sözle tarif edilemeyecek kadar güzel. tooth for tooth dişe diş. tremble for üzerine titremek. walk for two miles iki mil yürümek. What for? Niçin? Neden? word for word harfiyen, kelimesi kelimesine.
  2487. for İng.
    • (kıs). foreign, forestry.
  2488. fora Tür.
    • open it ! unfurl.
  2489. forage İng.
    • (i)., (f). hayvan yemi, ot, saman, arpa
    • yiyecek peşinde koşma
    • (f). yiyecekleri yağma etmek
    • yiyecek temin etmek için uğraşmak
    • yem veya yiyecek tedarik etmek. forage cap (Ing). bir çeşit piyade veya subay başlığı.
  2490. foramen İng.
    • (i). (çoğ. ramina) (anat)., (zool). küçük delik. foramen magnum (anat). kafatası altındaki büyük delik. foramen occipitale magnum (anat). artkafa büyük deliği. foraminated (s)., (anat). ufak delikli.
  2491. foraminifer İng.
    • (i)., (zool). delikliler takımından bir deniz hayvanı.
  2492. forasmuchas İng.
    • madem ki.
  2493. foray İng.
    • (i)., (f). çapul
    • akın
    • (f). yağma etmek, çapulculuk etmek.
  2494. forbade İng.
    • (bak). forbid.
  2495. forbear İng.
    • (f). (bore, borne) kaçınmak, sakınmak, çekinmek. forbearance (i). kaçınma, sakınma
    • sabır, tahammül, kendini tutma. forbearina (s). sabırlı tahammüllü dayanıklı.
  2496. forbid İng.
    • (f). (bade, bidden, bidding) menetmek, yasaklamak, yasak etmek. God forbid ! Allah esirgesin ! forbidden (s). yasak, yasaklanmış. Forbidden City Tibet deki Lhasa şehri
    • Pekin'deki eski yasak bölge. forbidden degrees nikâh düşmeyen akrabalık dereceleri. forbidden fruit ahlâkdışı zevk.
  2497. forbidding İng.
    • (s). sert, haşin, ürkütücü nahoş.
  2498. forbore İng.
    • (bak). forbear.
  2499. force İng.
    • (f). zorlamak, icbar etmek, mecbur etmek
    • tazyik etmek, sıkıstırmak
    • zorla almak
    • ırzına geçmek
    • (bahç). suni usullerle turfanda meyva, sebze ve çiçek yetiştirmek. force a smile zorla gülümsemek. force ones hand acele karar vermeye zorlamak. force one's way zorla yol katetmek. force the door kapıyı zorlamak. force the game fazla sayı kazanmak için oyunu tehlikeye sokmak. force the pace sürati artırmak, işi veya gidişi hızlandırmak. forced draft ateşe tazyikle verilen hava
    • aşırı çalışmaya zorlama. forced labor zorla çalıştırma, angarya
    • angaryaya zorlanan işçiler. forced landing (hav). mecburi iniş. forced loan (tic). mecburi borçlanma. forced march (ask). zoraki yürüyüş'. forced sale mecburi satış. forcing pit (bahç). bitkileri çabuk yetiştirmek için ısı verici maddeleri havi çukur.
  2500. force İng.
    • (i). güç, kuvvet, kudret
    • zor, cebir şiddet, baskı, tazyik
    • hüküm, tesir
    • (fiz). güç, kuvvet. force feed (mak). tazyikli yağlama, force majeure karşı konulmaz kuvvet, fors majör. force pump (mak). alavereli tulumba, baskılı tulumba. force of circumstamces durum gereği. air force hava kuvvetleri. by force of etkisiyle. by (main) force zorla, cebren. in force büyük kuvvetlerle, bütün kuvvetiyle
    • tedavülde, muteber, geçerli
    • yü rürlükte. Iand forces kara kuvvetleri. naval forces deniz kuvvetleri.
  2501. forcefeed İng.
    • (f). zorla yedirmek.
  2502. forceful İng.
    • (s). kuvvetli, şiddetli, güçlü
    • etkili, tesirli. forcefully (z). kuvvetle, şiddetle, zorla. forcefulness (i). kuvvet, şiddet, güç
    • etkili oluş.
  2503. forcemeat İng.
    • (i). baharatlı kıyma.
  2504. forceps İng.
    • (i)., (tıb). pens forseps.
  2505. forcible İng.
    • (s). zora dayanan: mecburi
    • canlı
    • etkili, tesirli, ikna edici. forcibleness (i). mecburi oluş
    • etkili oluş
    • canlılık. forcibly (z). zorla, mecburi olarak
    • etkili olarak.
  2506. ford İng.
    • (i)., (f). ırmakta yürüyerek geçilen sığ yer
    • (f). sığ yerden yürüyerek geçmek. fordable (s). yürüyerek geçilebilir.
  2507. fore İng.
    • önek önde veya önceden.
  2508. fore İng.
    • (z)., ünlem ön tarafta, baş tarafta önde
    • ünlem Dikkat ! (golf oyununda önde bulunanlara tehlikeyi ihtar için bağırma). fore and aft (den). bas ve kıç istikametinde (gemi).
  2509. fore İng.
    • (s)., (i). ön taraftaki, öndeki
    • ilk
    • daha evvelki
    • (i). ön
    • önde olan şey
    • (den). baş taraf, pruva. come to the fore başa geçmek, öne geçmek. the fore part ön taraf, baş taraf.
  2510. forearm İng.
    • (f). önceden silâhlandırmak.
  2511. forearm İng.
    • (i)., (anat). önkol,kolun dirsekle bilek arasındaki kısmı.
  2512. forebear İng.
    • (i)., (gen). (çoğ). ata cet.
  2513. forebode İng.
    • (f). önceden haber vermek
    • (özellikle uğursuz bir şeyi) önceden hissetmek. foreboding (i). kötü bir şeyin vuku bulacağını önceden hissetme, önsezi.
  2514. forecast İng.
    • (f). (cast veya casted) önceden tahmin etmek
    • belirtisi olmak: tasarlamak.
  2515. forecast İng.
    • (i). tahmin, hava tahmini.
  2516. forecastle İng.
    • (i)., (den). baş kasarası.
  2517. foreclose İng.
    • (f). (huk). parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden almak
    • imkânsızlaştırmak, engellemek
    • önceden halletmek.
  2518. foreclosure İng.
    • (i)., (huk). ipotekli malı sahibinin kaybetmesi, hakkın düşmesi.
  2519. forecourt İng.
    • (i). ön avlu ön bahçe.
  2520. foredeck İng.
    • (i)., (den). güvertenin ön tarafı, bilhassa palavranın ön tarafı.
  2521. foredoom İng.
    • (f). önceden mahkum etmek.
  2522. forefather İng.
    • (i). ata, cet.
  2523. forefinger İng.
    • (i). işaret parmağı.
  2524. forefoot İng.
    • (i). ön ayak.
  2525. forefront İng.
    • (i). en öndeki yer, ön taraf, ön sıra.
  2526. foregather İng.
    • (bak). forgather.
  2527. forego İng.
    • (f). (went, gone) önce gitmek.
  2528. forego İng.
    • (bak). forgo.
  2529. foregone İng.
    • (s). önceden gitmiş, geçmiş
    • bitmiş. foregone conclusion kaçınılmaz sonuç, mukadder olan şey.
  2530. foreground İng.
    • (i). ön plan. in the foreground ön planda, ön tarafta, göze çarpacak yerde.
  2531. forehand İng.
    • (i)., (s)., tenis sağ vuruş, forhend
    • atın boynu ve omuzları
    • menfaatli mevki
    • (s). sağ vuruşla yapılan
    • önderlik eden
    • önceden yapılan.
  2532. forehanded İng.
    • (s)., (A.B.D). ihtiyatlı, tedbirli.
  2533. forehead İng.
    • (i). alın
    • herhangi bir şeyin ön tarafı veya cephesi.
  2534. foreign İng.
    • (s). yabancı, ecnebi
    • harici, dış
    • ilgisi olmayan. foreign accent yabancı aksanı. foreign affairs dışışleri. foreign-born (s). ikamet ettiği memleketten başka bir memlekette doğmuş. foreign exchange döviz
    • döviz alım satımı. foreign minister dış işleri bakanı. foreign office dışişleri bakanlığı. foreign to one's nature kendi tabiatına aykırı. foreign trade dış ticaret. foreigner (i). yabancı, ecnebi. foreignness (i).ecnebilik, yabancılık
    • uygunsuzluk, münasebetsizlik.
  2535. forejudge İng.
    • (f). önceden hüküm vermek.
  2536. forejudge İng.
    • (bak). forjudge.
  2537. foreknow İng.
    • (f). (knew, known) önceden bilmek. foreknow'ledge (i). önceden bilme, önceden alınan haber.
  2538. foreland İng.
    • (i). burun, çıkıntı
    • bir şeyin önündeki arazi parçası.
  2539. foreleg İng.
    • (i). (hayvanlarda) ön ayak.
  2540. forelock İng.
    • (i). alın üzerine sarkan saç demeti perçem
    • (mak). başlık çivisi, kilit pini. take time by the forelock fırsatı yakalamak, fırsatı kaçırmamak.
  2541. foreman İng.
    • (i). ustabaşı, baş kalfa
    • reis, başkan, özellikle jüri başkanı.
  2542. foremast İng.
    • (i)., (den). baş direği, pruva direği.
  2543. foremost İng.
    • (s)., (z). başta gelen, en öndeki
    • (z). başta. first and foremost en başta, evvelâ. head foremost başı önde
    • çekinmeden.
  2544. forename İng.
    • (i). birinci isim, küçük isim, şahıs ismi, vaftiz ismi. forenamed (s). yukarıda ismi geçen, mezkur.
  2545. forenoon İng.
    • (i). öğleden evvel, sabah.
  2546. forensic İng.
    • (s). mahkeme veya munazaraya ait, munazara kabilinden. forensic medicine adli tıp.
  2547. foreordain İng.
    • (f). evvelden takdir etmek, önceden tayin ve tertip etmek. foreordination (i). kader, takdir, kısmet.
  2548. forepart İng.
    • (i). ön taraf, ilk kısım.
  2549. forequarters İng.
    • (i)., (kasap). ön ayak ve yanındaki kısımlar.
  2550. forerun İng.
    • (f). (ran, run) önden koşmak, koşup geçmek, önünden gitmek
    • müjdelemek. forerunner (i). selef
    • cet, ata
    • müjdeci, haberci.
  2551. foresail İng.
    • (i)., (den). trinketa yelkeni.
  2552. foresee İng.
    • (f). (saw seen) önceden görmek ileriyi görmek, önceden bilmek.
  2553. foreshadow İng.
    • (f). önceden ima etmek, (colloq). dokundurmak.
  2554. foresheet İng.
    • (i)., (den). trinketa yelkeninin bir kısmı
    • (çoğ). kayığın ön tarafı.
  2555. foreshore İng.
    • (i). inme sırasında suların çekildiği kıyı.
  2556. foreshorten İng.
    • (f). (güz. san). resimde yandan görülen bir şeyin boyunu kısa göstermek.
  2557. foreshow İng.
    • (f). (showed, shown) önceden göstermek, önceden söylemek.
  2558. foresight İng.
    • (i). ihtiyat, tedbir, önceden görme, basiret.
  2559. foreskin İng.
    • (i)., (anat). sünnet derisi, gulfe.
  2560. forest İng.
    • (i)., (f). orman
    • (f). ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak.
  2561. forestay İng.
    • (i)., (den). pruva ana istralyası.
  2562. forester İng.
    • (i). ormancı
    • siyah bir cins pervane, (zool). Ageristus
    • bir çeşit büyük kanguru, (zool). Macropus giganteus.
  2563. forestry İng.
    • (i). ormancılık
    • orman, ormanlık.
  2564. foretaste İng.
    • (i). önceden alınan tat
    • önceden tadına varma.
  2565. foretell İng.
    • (f). (told telling) önceden haber vermek
    • kehanette bulunmak.
  2566. forethought İng.
    • (i). ihtiyat, tedbir
    • basiret
    • evvelden düşünme.
  2567. foretime İng.
    • (i). geçmiş zaman.
  2568. foretoken İng.
    • (i)., (f). ihtar, bir şeyin olacağına dair belirti
    • (f). evvelden uyarmak, ikaz etmek.
  2569. foretop İng.
    • (i). (den). pruva çanaklığı.
  2570. foretopgallantsail İng.
    • pruva babafingo yelkeni.
  2571. foretopmast İng.
    • (i). pruva gabya çubuğu.
  2572. foretopsail İng.
    • (i). pruva gabya yelkeni.
  2573. forever İng.
    • (z)., (ing). for ever ebediyen daima: mütemadiyen, durmadan. forevermore (z). ebediyen, ilelebet.
  2574. forewarn İng.
    • (f). önceden ikaz etmek, uyarmak.
  2575. forewoman İng.
    • (i). başkalfa kadın: jurinin kadın başkanı.
  2576. foreword İng.
    • (i). önsöz mukaddeme.
  2577. foreyard İng.
    • (i)., (den). trinketa.
  2578. forfeit İng.
    • (i). (s). (f). ceza olarak bir şeyin veya hakkın kaybedilmesi
    • (s). ceza olarak kaybedilmiş
    • (f). ceza olarak kaybetmek. forfeitable (s). ceza olarak kaybedilebilir.
  2579. forfeiture İng.
    • (i). ceza olarak kaybetme.
  2580. forficate İng.
    • (s)., (zool). uzun çatallı (kuş kuyruğu).
  2581. forgather İng.
    • (f). toplanmak, içtima etmek, bir araya gelmek
    • rastlamak, tesadüfen görmek
    • ahbap olmak, sohbet etmek.
  2582. forgave İng.
    • (bak). forgive.
  2583. forge İng.
    • (i)., (f). demirci ocağı, demirhane, demir imalâthanesi
    • (f). demiri ocakta kızdrıp işlemek, dövmek
    • sahtesini yapmak.
  2584. forge İng.
    • (f). ağır ve devamlı ilerlemek. forge ahead yarışta başa geçmek
    • ilerlemek.
  2585. forger İng.
    • (i). sahte imza atan kimse, sahtekârlık eden kimse
    • demirci, demir döven kimse.
  2586. forgery İng.
    • (i). sahte şey
    • sahte imza
    • sahtekârlık sahte imza atma.
  2587. forget İng.
    • (f). (got, gotten, getting) unutmak, hatırından çıkarmak, hatırlayamamak
    • ihmal etmek. forget oneself diğerkâmlık etmek, kendini düşünmemek
    • kendini unutmak, kendinden geçmek
    • düşünceye dalmak. forget about a thing bir şeyi büsbütün unutmak. forgettable (s). unutulabilir.
  2588. forgetful İng.
    • (s). unutkan, ihmalci
    • savsak, dikkatsiz. forgetfully (z). unutkanlıkla. forgetfulness (i). unutkanlık, ihmal.
  2589. forgetmenot İng.
    • (i). unutmabeni, (bot). Myosotis palustris.
  2590. forgive İng.
    • (f). (gave, given) affetmek, bağışlamak. forgivable (s). affedilebilir. forgiveness (i). af, bağışlama, bağışlanma, mağfiret. forgiving (s). affeden, merhametli. forgivingly (z). affederek, merhametle. forgivingness (i). affetme hasleti, bağışlama.
  2591. forgo İng.
    • (f). (went, gone) vaz geçmek, sarfınazar etmek.
  2592. forint Tür.
    • the basic unit of money in Hungary.
  2593. forint Tür.
    • the basic unit of money in Hungary.
  2594. forjudge İng.
    • (f)., (huk). mahkeme kararıyla elinden almak
    • mahkeme solonundan çıkarmak.
  2595. fork İng.
    • (i)., (f). çatal
    • (bahç). bel
    • yol veya nehrin çatallaşan yer veya kolu
    • (f). çatallaşmak
    • ayrılmak
    • yerden bitmek (mısır)
    • çatal şekli vermek, çatallaştırmak
    • ayrılmak
    • çatalla kaldırmak
    • savurmak
    • (bahç). bellemek. fork lift (mak). çatallı kaldırıcı. fork out, fork over, fork up argo teslim etmek, tediye etmek, (para) vermek, ödemek. forktailed (s). çatal kuyruklu. tuning fork diyapazon.
  2596. forked İng.
    • (s). çatal şeklinde, çatallı, kollara ayrılmış. forked lightning zikzaklı şimşek.
  2597. forlorn İng.
    • (s). ümitsiz, meyus
    • terkedilmiş, metruk, sahipsiz, kimsesiz, ıssız. forlorn hope boş ümit
    • ümitsiz bir teşebbüs
    • fedailer takımı. forlornly (z). ümitsizce.
  2598. form Tür.
    • Z-folded pin-fed paper is called "continuous form" May also refer to printed documents like tax forms Special software is available to create and fill in forms Internet browsers use the term to describe an area of the screen where responses are entered.
  2599. form Tür.
    • Web forms permit a user to return information to a web server for some action The forms are handled by a CGI program For example, the mailform form offers spaces for you to enter the subject and content of the message, and the CGI processing consists of mailing the message.
  2600. form Tür.
    • To treat so as to bring them to fit condition for introduction into a storage battery, causing one plate to be composed more or less of spongy lead, and the other of lead peroxide.
  2601. form Tür.
    • To take a form, definite shape, or arrangement
    • as, the infantry should form in column.
  2602. form Tür.
    • To run to a form, as a hare.
  2603. form Tür.
    • To provide with a form, as a hare.
  2604. form Tür.
    • To go to make up
    • to act as constituent of
    • to be the essential or constitutive elements of
    • to answer for
    • to make the shape of
    • said of that out of which anything is formed or constituted, in whole or in part.
  2605. form Tür.
    • To give form or shape to
    • to frame
    • to construct
    • to make
    • to fashion.
  2606. form Tür.
    • To give a particular shape to
    • to shape, mold, or fashion into a certain state or condition
    • to arrange
    • to adjust
    • also, to model by instruction and discipline
    • to mold by influence, etc.
    • to train.
  2607. form Tür.
    • To derive by grammatical rules, as by adding the proper suffixes and affixes.
  2608. form Tür.
    • This was formerly done by repeated slow alternations of the charging current, but now the plates or grids are coated or filled, one with a paste of red lead and the other with litharge, introduced into the cell, and formed by a direct charging current. a mold for setting concrete
    • "they built elaborate forms for pouring the foundation" the visual appearance of something or someone
    • "the delicate cast of his features" a particular mode in which something is manifested
    • "his resentment took the form of extreme hostility" an ability to perform well
    • "he was at the top of his form"
    • "the team was off form last night" a perceptual structure
    • "the composition presents problems for students of musical form"
    • "a visual pattern must include not only objects but the spaces between them" the phonological or orthographic sound or appearance of a word that can be used to describe or identify something
    • "the inflected forms of a word can be represented by a stem and a list of inflections to be attached" a printed document with spaces in which to write
    • "he filled out his tax form" an arrangement of the elements in a composition or discourse
    • "the essay was in the form of a dialogue"
    • "he first sketches the plot in outline form" a group of organisms within a species that differ in trivial ways from similar groups
    • "a new strain of microorganisms" give shape to
    • "form the clay into a head" create
    • "social groups form everywhere"
    • "They formed a company" to compose or represent:"This wall forms the background of the stage setting"
    • "The branches made a roof"
    • "This makes a fine introduction" develop into a distinctive entity
    • "our plans began to take shape".
  2609. form Tür.
    • The type or other matter from which an impression is to be taken, arranged and secured in a chase.
  2610. form Tür.
    • The "syntax" of a tense tec Form refers to the auxiliary verb used, the form of the main verb and other grammatical information unrelated to meaning.
  2611. form Tür.
    • The shape and structure of anything, as distinguished from the material of which it is composed
    • particular disposition or arrangement of matter, giving it individuality or distinctive character
    • configuration
    • figure
    • external appearance.
  2612. form Tür.
    • The seat or bed of a hare.
  2613. form Tür.
    • the phonological or orthographic sound or appearance of a word that can be used to describe or identify something
    • "the inflected forms of a word can be represented by a stem and a list of inflections to be attached". a category of things distinguished by some common characteristic or quality
    • "sculpture is a form of art"
    • "what kinds of desserts are there?". a perceptual structure
    • "the composition presents problems for students of musical form"
    • "a visual pattern must include not only objects but the spaces between them". any spatial attributes
    • "he could barely make out their shapes through the smoke". alternative names for the body of a human being
    • "Leonardo studied the human body"
    • "he has a strong physique"
    • "the spirit is willing but the flesh is weak". the spatial arrangement of something as distinct from its substance
    • "geometry is the mathematical science of shape". the visual appearance of something or someone
    • "the delicate cast of his features". a distinct state of matter in a system
    • matter that is identical in chemical composition and physical state and separated from other material by the phase boundary
    • "the reaction occurs in the liquid phase of the system". a printed document with spaces in which to write
    • "he filled out his tax form". a group of organisms within a species that differ in trivial ways from similar groups
    • "a new strain of microorganisms". an arrangement of the elements in a composition or discourse
    • "the essay was in the form of a dialogue"
    • "he first sketches the plot in outline form". a particular mode in which something is manifested
    • "his resentment took the form of extreme hostility". a body of students who are taught together
    • "early morning classes are always sleepy". an ability to perform well
    • "he was at the top of his form"
    • "the team was off form last night". a life-size dummy used to display clothes. a mold for setting concrete
    • "they built elaborate forms for pouring the foundation". to compose or represent:"This wall forms the background of the stage setting"
    • "The branches made a roof"
    • "This makes a fine introduction". create
    • "social groups form everywhere"
    • "They formed a company". develop into a distinctive entity
    • "our plans began to take shape". give a shape or form to
    • "shape the dough". make something, usually for a specific function
    • "She molded the riceballs carefully"
    • "Form cylinders from the dough"
    • "shape a figure"
    • "Work the metal into a sword". establish or impress firmly in the mind
    • "We imprint our ideas onto our children". give shape to
    • "form the clay into a head".
  2614. form Tür.
    • The peculiar characteristics of an organism as a type of others
    • also, the structure of the parts of an animal or plant.
  2615. form Tür.
    • The particular shape or structure of a word or part of speech
    • as, participial forms
    • verbal forms.
  2616. form Tür.
    • The overall structural organization of a music composition and the interrelationships of music events within the overall structure.
  2617. form Tür.
    • The combination of planes included under a general crystallographic symbol.
  2618. form Tür.
    • The boundary line of a material object.
  2619. form Tür.
    • The arrangement of the general structure of a work of art.
  2620. form Tür.
    • The arrangement, manner or method used to convey the content, such as free verse, ballad, haiku, etc In other words, the "way-it-is-said" Sidelight: Form provides a "pattern" for the poem, but is usually most effective when it is the least obvious Sidelight: The form of a poem which follows a set pattern of rhyme scheme, stanza form and refrain, is called a fixed form, examples of which include: ballade, limerick, pantoum, rondeau, sestina, sonnet, triolet and villanelle.
  2621. form Tür.
    • That by which shape is given or determined
    • mold
    • pattern
    • model.
  2622. form Tür.
    • That assemblage or disposition of qualities which makes a conception, or that internal constitution which makes an existing thing to be what it is
    • called essential or substantial form, and contradistinguished from matter
    • hence, active or formative nature
    • law of being or activity
    • subjectively viewed, an idea
    • objectively, a law.
  2623. form Tür.
    • Show without substance
    • empty, outside appearance
    • vain, trivial, or conventional ceremony
    • conventionality
    • formality
    • as, a matter of mere form.
  2624. form Tür.
    • See Form, n., 9.
  2625. form Tür.
    • Orderly arrangement
    • shapeliness
    • also, comeliness
    • elegance
    • beauty.
  2626. form Tür.
    • Mode of acting or manifestation to the senses, or the intellect
    • as, water assumes the form of ice or snow.
  2627. form Tür.
    • It is not necessarily a closed solid.
  2628. form Tür.
    • In Web publishing, a Web page or portion of a Web page that is filled out by the user and sent back to the server for processing.
  2629. form Tür.
    • In the context of the World Wide Web, part of a Web page which allows - indeed, requests - the user to give information by answering questions The answers may be given by typing text into a box, by clicking buttons to make a selection or by selecting an item from a menu The user then clicks a special button which sends the information to the server where the page resides, where it is processed.
  2630. form Tür.
    • In painting, more generally, the human body.
  2631. form Tür.
    • In modern usage, the elements of a conception furnished by the mind"s own activity, as contrasted with its object or condition, which is called the matter
    • subjectively, a mode of apprehension or belief conceived as dependent on the constitution of the mind
    • objectively, universal and necessary accompaniments or elements of every object known or thought of.
  2632. form Tür.
    • HTML element that allows users to fill in information and submit it for processing.
  2633. form Tür.
    • form. shape. a good state of mind and body. application form. modus. physical fitness.
  2634. form Tür.
    • form, mold, mould, shape.
  2635. form Tür.
    • Established method of expression or practice
    • fixed way of proceeding
    • conventional or stated scheme
    • formula
    • as, a form of prayer.
  2636. form Tür.
    • Constitution
    • mode of construction, organization, etc.
    • system
    • as, a republican form of government.
  2637. form Tür.
    • condition. fettle. fitness. form. nick. shape. trim.
  2638. form Tür.
    • A web page or part of a web page for a user to fill out The contents of the form are then sent by the browser to the server and on to a CGI program for processing.
  2639. form Tür.
    • A web page feature that allows you to fill something in is called a form Your web developer can design a form that will allow people viewing your web pages to provide proscribed data They can see the blank spaces and fill them in right on their screens Forms can easily deliver data as formatted e-mail In a significantly more complex and costly scenario they can also deliver data into a database at the server Online databases are not cheap or simple. A document with a fixed arrangement of captioned spaces designed for entering and extracting prescribed information Categories of forms include internal, interagency, public use, standard, and optional.
  2640. form Tür.
    • A suffix used to denote in the form or shape of, resembling, etc.
    • as, valiform
    • oviform.
  2641. form Tür.
    • A shape
    • an image
    • a phantom.
  2642. form Tür.
    • A set of form fields on a web page whose information is processed by a web server The information on a form is sent to a server when the user submits the form by clicking a button or image,.
  2643. form Tür.
    • A set of data entry fields on a page that are processed on the server The data is sent to the server when the user submits the form by clicking on a button or, in some cases, by clicking on an image.
  2644. form Tür.
    • A set of data-entry fields on a page that are processed on a Web server The data is sent to the server when a site visitor submits the form by clicking on a button or, in some cases, by clicking a graphic.
  2645. form Tür.
    • A set of data-entry fields on a page that are processed on a Web server The data is converted to plain html format and forwarded to the recipient.
  2646. form Tür.
    • A set of data-entry fields on a page that are processed on a server The data is sent to the server when a user submits the form by clicking on a button or, in some cases, by clicking an image.
  2647. form Tür.
    • An HTML page which passes variables back to the server These pages are used to gather information from users Also referred to as scripts.
  2648. form Tür.
    • An HTML document which presents the user with a series of interactive inputs.
  2649. form Tür.
    • A long seat
    • a bench
    • hence, a rank of students in a school
    • a class
    • also, a class or rank in society.
  2650. form Tür.
    • A group of elements in an HTML document, which generate graphical controls such as text entry boxes, radio buttons, and check boxes when the document is displayed in a browser The user can enter information in a form and use the browser to submit it to a program on a Web server.
  2651. form Tür.
    • A group of elements in an HTML document, which generate graphical controls such as text boxes, radio buttons, and check boxes when the document is displayed in a browser The user can enter information in a form and use the browser to submit it to a program on a Web server.
  2652. form İng.
    • (f). biçimlendirmek, şekil vermek
    • teşkil etmek, yapmak
    • düzenlemek, tertip etmek
    • edinmek, geliştirmek
    • kurmak
    • şekil almak
    • hasıl olmak, gelmek, çıkmak, zuhur etmek. form an opinion fikir edinmek.
  2653. form İng.
    • (i). şekil, biçim, suret
    • beden, vücut, kalıp, cisim
    • cins, sınıf
    • tarz, usul, teamül
    • spor form
    • fiş, müracaat fişi
    • gelenek, etiket, hal
    • üslup
    • (matb). forma
    • (ing). (okullarda) sınıf: first form orta bir. bad form (ing). etikete aykırı davranış, uygunsuz tavır. form leeter basılmış hazır mektup. for forms sake adet yerini bulsun diye. in due form usul dairesinde. in good form iyi halde, keyfi yerinde. out of form pek iyi halde olmayan, keyifsiz
    • biçimsiz
    • spor formunda olmayan.
  2654. forma Tür.
    • strip. section. signature.
  2655. forma Tür.
    • school uniform. uniform. sportsgear. color. colour. strip.
  2656. forma Tür.
    • form. signature. uniform. sheet containing sixteen pages. shape.
  2657. formal İng.
    • (s)., (i). resmi, usule uygun
    • biçimsel, şekli
    • (i). tuvalet, gece elbisesi. formal analogy (man). biçimsel karşılaştırma. formal call resmi ziyaret. formal garden geometrik şekillere göre düzenlenmiş şişek bahçesi. formal logic (man). yapısal mantık
    • genel mantık. formally (z). resmi olarak, usulen, resmen.
  2658. formaldehyde İng.
    • (i)., (kim). formaldehit, formol.
  2659. formalism İng.
    • (i). biçimselcilik, şekilcilik, dış görünüşe ve davranışlara önem verme.
  2660. formalist Tür.
    • One overattentive to forms, or too much confined to them
    • esp., one who rests in external religious forms, or observes strictly the outward forms of worship, without possessing the life and spirit of religion.
  2661. formalist Tür.
    • formalist.
  2662. formalist Tür.
    • formalist.
  2663. formalist İng.
    • (i). biçimci kimse
    • resmiyet taraftarı.
  2664. formalite Tür.
    • formality. red tape.
  2665. formalite Tür.
    • formality. circumstance.
  2666. formalite Tür.
    • formality.
  2667. formality İng.
    • (i). resmi olma, resmiyet
    • biçimcilik
    • formalite, usul, âdet.
  2668. formalize İng.
    • (f). resmileştirmek
    • şekil vermek
    • resmi olmak, teklifli olmak.
  2669. formasyon Tür.
    • formation. training education.
  2670. formasyon Tür.
    • formation.
  2671. format Tür.
    • Two types of formats are available A physical format and a logical format -Physical format: Physical format is to write data defined in ISO in three tracks of each of the inner and outer circuits of the user area set as a Defect Management Area DMA contains information on user band setting and the area to which error information is to be written Full compatibility is guaranteed for any disks physically formatted according to the ISO standard regardless of the manufacturer -Logical format: Logical format is to write data on the disk information required for a system such as a host and OS and software to handle the disk When a system reads this information, the disk is recognized Disks need to be formatted both physically and logically However, in general, each format is manufacturer specific and the compatibility is lower than it could be.
  2672. format Tür.
    • Traditionally, the approximate size and shape of the book as defined by the number of times the printed sheet is folded before binding Since sheet paper size and shape varied, so did the size and shape of the book Despite this, it is standard today for catalogers to use format to describe the size of the book One fold produced a Folio, two folds: Quarto, three folds: octavo, 4 folds: sextodecimo Duodecimo is a common format between 8vo and 16mo, but the folding method varies and is too complex to describe here 32mo and 64mo also exist, but these are very small books 8vo is what most people think of a "Normal sized" book A folio is a large book, noticably taller than wide A quarto is oversized, usually "squarish" format Specific dimensions are probably more practical, but the book world is not dedicated to practicality 12mo and 16mo are commonly pronounced as the abbreviations read, ie, "twelvemo".
  2673. format Tür.
    • To format media is to prepare the media for use with a particular file system When you format media, you overwrite any existing information on the media. The system used for storing a file on disk Different programs use different methods of recording identical information The layout and arrangement of tracks and sectors on a disk Sometimes also applied to the layout or arrangement of graphics and/or text on a page or screen.
  2674. format Tür.
    • The size or shape of a negative or print The term usually refers to a particular film size, for example 35mm format, but in its most general sense can mean simply whether a picture is upright or longitudinal Cameras are usually categorized by the format of the film they use. the assignment of each of the data elements of a data object to a field or sub-field and to a specific location or address in a given physical medium or in a device [610 0-G-5] [620 0-B-1].
  2675. format Tür.
    • The shape and size of a book
    • hence, its external form. the general appearance of a publication the organization of information according to preset specifications divide into marked sectors so that it may store data
    • "Please format this disk before entering data!" determine the arrangement of for storage and display set into a specific format
    • "Format this letter so it can be printed out".
  2676. format Tür.
    • The set of unique bit-string patterns of Zeros and Ones corresponding to the set of data characters used in magnetic stripe encoding
    • many different data formats are used, the best known being the ANSI/ISO BCD and ALPHA formats.
  2677. format Tür.
    • The pattern in which data are systematically arranged for use on a computer 6 A file format is the specific design of how information is organized in the file For example, DLG, DEM, and TIGER are geographic data sets in particular formats that are available for many parts of the United States 6.
  2678. format Tür.
    • The pattern into which data are systematically arranged for use on a computer A file format is the specific design of how information is organized in the file For example, ArcInfo has specific, proprietary formats used to store coverages DLG, DEM, and TIGER are geographic data sets with different file formats.
  2679. format Tür.
    • The organization of information according to preset specifications [syn: formatting, data format, data formatting] [16].
  2680. format Tür.
    • REQUIRED FIELD The format in which UCSF holds the material: print, image file, web-based image file [Dublin Core Metadata Mapping: Format].
  2681. format Tür.
    • Refers specifically to tape sizes and qualities, and generally to classes of video equipment Popular video formats in decreasing order of quality and expense are: Digital Betacam, Betacam SP, Betacam, 3/4"SP, S-VHS, Hi8 and VHS.
  2682. format Tür.
    • Radio: This is the actual content of the station"s broadcast News, Black, Classical, Middle of the Road, Top 40 Hits, and Country are some of the varied and changeable formats It is the most important factor in determining a station"s listenership and the resulting demographic characteristics of the audience.
  2683. format Tür.
    • Preparing a disk for use by your hardware and operating system Also called Initializing When the computer initializes a disk, it also destroys any information already there Formatting also refers to the way text is set up on a page The way information is structured in a file, often specific to a particular application.
  2684. format Tür.
    • Low Level Formatting is the process of dividing the tracks on a disk into sectors Each track begins with an index mark, each sector has a sector identification field that is several bytes long, which contains the sector addresses and other overhead data required by the format In addition, between the identification field and data fields of each sector are synchronization bytes, which allow the read/write head to synchronize with the rate of data transfer coming off the track High-Level Formatting distinguishes operating systems.
  2685. format Tür.
    • Formatting a disk organizes the magnetic surfaces into tracks and sectors In word processing, format refers to the physical appearance of a document, and includes such items as margins, line spacing, etc In Excel, format refers to how numbers are shown.
  2686. format Tür.
    • Format strings are used to control the appearance of output in the printf statement Also, data conversions from numbers to strings are controlled by the format string contained in the built-in variable CONVFMT See section Format-Control Letters.
  2687. format Tür.
    • format.
  2688. format Tür.
    • Documents shall be prepared on A4 80 gsm copier paper and/or the form of electronic media specified in the requirements Each page of a document shall be numbered in Arabic numerals consecutively from Section 1 to the appendices Documents may be printed on one or both sides of each page On single sided documents the document control number shall be on the top right hand side For double sided all even pages shall have document control numbers on the top left hand side and on odd pages on the top right hand side Each page prior to Section 1 shall be numbered in lower-case roman numerals. the organization of information according to preset specifications. the general appearance of a publication. set into a specific format
    • "Format this letter so it can be printed out". determine the arrangement of for storage and display. divide into marked sectors so that it may store data
    • "Please format this disk before entering data!".
  2689. format Tür.
    • Columns contain information in one of four types
    • users can specify how they want a query to format information it retrieves from character, number, date, or long columns For example, they can choose to have information of type date appear as 14/08/90, or Tuesday Fourteenth August 1990, or any other valid date format.
  2690. format Tür.
    • calibre, format, size, stature.
  2691. format Tür.
    • A particular way to store information on a computer You may need special programs to read certain formats, such as Microsoft Reader to read lit files and Adobe Acrobat eBook Reader to read ebx files.
  2692. format Tür.
    • An orderly, structured arrangement of data elements that is necessary to produce a larger entity, such as: a list, record, table, file, or dictionary Also, it is the term that describes the preparation of a magnetic disk to allow it to accept digital data.
  2693. format Tür.
    • A Format, in VoyForums, is a Forum option which chooses how to show the messages in the message index and replies VoyForums provides four different formats: Super-Compact, Compact, Medium, and Verbose Super-Compact displays the Author, Subject, and Date of the very first message in each thread -- a user must click on the message to view the rest of the thread Verbose displays every message with its full information Please select the format names to read about each Format specifically.
  2694. format İng.
    • (i)., (matb). kitabın genel düzeni
    • (program) genel biçim.
  2695. formation İng.
    • (i). şekil verme, düzenleme
    • tertip
    • oluş, teşekkül, formasyon
    • (ask). birlik
    • (ask). düzen
    • (jeol). oluşum.
  2696. formative İng.
    • (s)., (i). şekil veren, şekil verebilen, teşkil etmeye yarayan
    • (biyol). büyüyebilir, gelişme eğilimi olan
    • (i)., gram ek, takı
    • ekli sözcük.
  2697. formatlamak Tür.
    • to format.
  2698. formel Tür.
    • formula.
  2699. formen Tür.
    • to throw, to knead, to mould, to forge, to form, to mold, to sculpt, to shape, molding, moulding, molds.
  2700. formen Tür.
    • pit boss.
  2701. formen Tür.
    • formen.
  2702. formen Tür.
    • foreman.
  2703. former İng.
    • (s). evvelki, önceki
    • öncel, eski, geçmiş, sabık
    • ilk bahsedilen: Of the two choices I prefer the former. iki şıktan birincisini tercih ederim. former times geçmiş zaman, eski günler.
  2704. former İng.
    • (i). biçimlendirici şey veya kimse.
  2705. formic İng.
    • (s)., (kim). karıncalarda bulunan bir aside ait
    • karıncalara ait. formic acid karınca asidi.
  2706. formication İng.
    • (i)., (tıb). karıncalanma.
  2707. formidable İng.
    • (s). korkulur, korkunç, dehşetli, müthiş, heybetli
    • pek zor. formidabil'ity (i). korkunçluk
    • güçlük. for'midably (z). korkulacak surette, dehşet verici bir şekilde.
  2708. formika Tür.
    • formica.
  2709. formika Tür.
    • formica.
  2710. formless İng.
    • (s). şekilsiz, biçimsiz.
  2711. formosa İng.
    • (i). Formoza, Tayvan'ın eski ismi.
  2712. formül Tür.
    • formula. formulary.
  2713. formül Tür.
    • formula. equation. prescription. recipe. printed form.
  2714. formül Tür.
    • formula.
  2715. formula İng.
    • (çoğ. -lae, -las) (i). usul, kaide
    • reçete, tertip
    • (mat)., (kim). formül.
  2716. formulary İng.
    • (i). formüler
    • (ecza). kodeks.
  2717. formulate İng.
    • (f). formül halinde ifade etmek
    • kesin ve açık olarak belirtmek. formula'tion (i). formül şeklinde ifade etme, formül haline koyma.
  2718. formüler Tür.
    • formulary. collection of formulas.
  2719. formulism İng.
    • (i). formüllere bağlılık
    • formüller sistemi.
  2720. fornicate İng.
    • (f), evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak, zina etmek. fornication (i). evli olmayan kimseler arasındaki cinsel ilişki. fornicator (i). zina eden kimse, evli olmadığı bir kimse ile cinsel ilişkide bulunan kimse.
  2721. fors Tür.
    • The Federal Office of Road Safety, Commonwealth Department of Transport and Regional Development.
  2722. fors Tür.
    • streamer. personal flag. power. influence.
  2723. fors Tür.
    • streamer.
  2724. fors Tür.
    • FOcal Reducer/low dispersion Spectrograph.
  2725. fors Tür.
    • flag or pennant of office. power. influence. admiral"s flag.
  2726. fors Tür.
    • Federal Office of Road Safety.
  2727. forsake İng.
    • (f). (sook, saken) vaz geçmek
    • yüzüstü bırakmak, terketmek.
  2728. forslu Tür.
    • influential.
  2729. forslu Tür.
    • influential.
  2730. forsmajör Tür.
    • force majeure.
  2731. forsooth İng.
    • (z)., alay gerçekten, hakikaten.
  2732. forspent İng.
    • (z)., eski bitkin, bezgin, yorgun.
  2733. forstall İng.
    • (f). erken davranıp önlemek, önüne geçmek
    • daha evvel davranmak
    • fiyatı yükseltmek için önceden satın almak veya istif etmek, kapatmak (mal).
  2734. forswear İng.
    • (f). (swore, sworn) bırakmak için yemin etmek
    • yeminle inkâr etmek, yeminle reddetmek
    • bırakmak. forswear oneself yalan yere yemin etmek. foresworn (s). yalan yere yemin etmiş.
  2735. forsythia İng.
    • (i). hor çiçeği.
  2736. fort İng.
    • (i). kale, hisar
    • istihkâm. hold the fort savunmak, müdafaa etmek
    • işi devam ettirmek, yürütmek.
  2737. fortalice İng.
    • (i)., (ask). küçük istihkâm.
  2738. forte Tür.
    • The strong point
    • that in which one excels.
  2739. forte Tür.
    • The strongest part of your weapon The third of the blade nearest the guard. the lower, strong part of the blade.
  2740. forte Tür.
    • The stronger part of the blade of a sword
    • the part of half nearest the hilt
    • opposed to foible.
  2741. forte Tür.
    • The Italian term for "loud" This is indicated in a musical score by the marking "f" [Dynamics Notation].
  2742. forte Tür.
    • The Italian term for "loud," indicated in the musical score by the marking "f ".
  2743. forte Tür.
    • The half of the blade nearest to the hilt
    • the strongest area of the blade.
  2744. forte Tür.
    • The cost of a new blade. f Loud. loud
    • opposite is piano.
  2745. forte Tür.
    • Loud, strong.
  2746. forte Tür.
    • Loudly
    • strongly
    • powerfully. the stronger part of a sword blade between the hilt and the foible with great loudness an asset of special worth or utility
    • "cooking is his forte" used chiefly as a direction or description in music
    • "the forte passages in the composition" used as a direction in music
    • to be played relatively loudly.
  2747. forte Tür.
    • Loud.
  2748. forte Tür.
    • an asset of special worth or utility
    • "cooking is his forte". with great loudness. the stronger part of a sword blade between the hilt and the foible. used as a direction in music
    • to be played relatively loudly. used chiefly as a direction or description in music
    • "the forte passages in the composition". the lower, strong part of the blade.
  2749. forte Tür.
    • A dynamic marking, meaning "loud ". - Loud, strong, more so than mezzo-forte. loud.
  2750. forte İng.
    • (z)., (s)., (müz). kuvvetle, çok sesle
    • (s). kuvvetli.
  2751. forte İng.
    • (i). bir kimsenin asıl hüneri ve başlıca sıfatı.
  2752. forth İng.
    • (z). ileri, dışarı, dışarıya doğru. and so forth ve saire, ve başkaları. back and forth ileri geri. bring forth doğurmak
    • meydana getirmek, hasıl etmek, çıkarmak. from this time forth bundan böyle, bundan sonra.
  2753. forthcoming İng.
    • (s)., (i). yakında çıkacak, gelecek
    • hazır, mevcut
    • (i). geliş, varış.
  2754. forthright İng.
    • (s)., (z). doğru, açık
    • içten, samimi
    • (z). doğru
    • hemen, derhal.
  2755. forthwith İng.
    • (z). hemen, derhal.
  2756. fortieth İng.
    • (s)., (i). kırkıncı
    • (i). kırkta bir.
  2757. fortification İng.
    • (i). istihkam
    • kuvvetlendirme, tahkim etme
    • istihkam yapma.
  2758. fortify İng.
    • (f). istihkam haline getirmek
    • takviye etmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, teyit etmek
    • alkol ilave ederek kuvvetlendirmek.
  2759. fortissimo Tür.
    • Very loud
    • with the utmost strength or loudness. chiefly a direction or description in music a direction in music
    • to be played very loudly.
  2760. fortissimo Tür.
    • Very loud. ff Very loud. Very loud.
  2761. fortissimo Tür.
    • Very loud.
  2762. fortissimo Tür.
    • The Italian term for "very loud" This is indicated in a musical score by the marking "ff" [Dynamics Notation].
  2763. fortissimo Tür.
    • A dynamic marking, meaning "very loud ". - Very loud, more so than forte. with great loudness. a direction in music
    • to be played very loudly. chiefly a direction or description in music.
  2764. fortissimo İng.
    • (s). (z)., (müz). çok kuvvetli
    • (z). kuvvetli sesle.
  2765. fortitude İng.
    • (i). metanet sebat, tahammül. fortitudinous (s). metanetli, cesur, tahammüllü, dayanıklı.
  2766. fortnight İng.
    • (i). iki hafta, on beş gün.
  2767. fortnightly İng.
    • (s)., (z). on beş günde bir, iki haftada bir.
  2768. fortress İng.
    • (i). istihkâm kale, hisar.
  2769. fortuitism İng.
    • (i)., (fels). evrimin doğal kanunların rastlantılı sonucu olduğuna inanış.
  2770. fortuitous İng.
    • (s). bir rastlantı sonucu vaki olan, tesadüfi. fortuitously (z). tesadüfen, kazara. fortuitousness, fortuity (i). tesadüf, rastlantı.
  2771. fortuna İng.
    • (i). eski Romada talih tanrıçası.
  2772. fortunate İng.
    • (s). talihli, bahtiyar, mesut. fortunately (z). iyi ki çok şükür, Allahtan, bereket versin.
  2773. fortune İng.
    • (i). talih, baht
    • rastlantı, tesadüf
    • uğur
    • şans
    • kader, kaza, kısmet
    • servet, çok para. fortune hunter bilhassa evlenme yolu ile zengin olmak isteyen kimse, servet avcısı. fortuneteller (i). falcı. fortunetelling (i). falcılık. make a fortune zengin olmak, servet yapmak. soldier of fortune kiralık asker. tell one's fortune bir kimsenin falına bakmak. try one's fortune şansını denemek.
  2774. forty İng.
    • (s)., (i). kırk (40, XL). forty acres 16 hektar. forty winks kısa süren uyku, şekerleme, kestirme. the roaring forties (coğr). 40° ile 49 arasındaki kuzey ve güney enlem dereceleri içinde kalan fırtınalı denizler.
  2775. fortyniner İng.
    • (i). 1849da Kaliforniyaya altın aramak için giden kimse.
  2776. forum Tür.
    • Web based interface where people can post messages and converse with others on the spectrum of topics.
  2777. forum Tür.
    • The equivalent or term used by newsgroups a place where you can post or leave email messages. The place where a legal decision is made The court or locale wherein causes are judicially tried.
  2778. forum Tür.
    • Message boards and chat rooms where people can talk to eachother online to express their interests and opinions There are rules that apply Web Production House does not allow forums on its servers, nor does it offer technical support for forums on other servers Users are advised to check the security and operation of these servers before using them.
  2779. forum Tür.
    • Function when individuals interested in joining a fraternity at Mercer are able to meet with members of all the organizations and learn more about them. a message area on CompuServe or Delphi, equivalent to an echo of FidoNet, a newsgroup on Usenet or a conference on CIX.
  2780. forum Tür.
    • forum, panel.
  2781. forum Tür.
    • forum.
  2782. forum Tür.
    • forum.
  2783. forum Tür.
    • A tribunal
    • a court
    • an assembly empowered to hear and decide causes. a public facility to meet for open discussion a public meeting or assembly for open discussion.
  2784. forum Tür.
    • A script on a website with a submission form that allows visitors to post messages on your website for others to read These messages are usually sorted within discussion categories, or topics, chosen by the host, or possibly the visitor A forum is also called a" web board" or a "message board".
  2785. forum Tür.
    • Archived discussion forums relative to any topic accessible via web browser. is a special interest group devoted to a single topic and exists on many general purpose gateways such as AOL or Compuserve Newsgroups and mailing lists serve similar functions.
  2786. forum Tür.
    • A public place to discuss subjects online.
  2787. forum Tür.
    • a public meeting or assembly for open discussion. a public facility to meet for open discussion. a place of assembly for the people in ancient Greece.
  2788. forum Tür.
    • Another name for a discussion group.
  2789. forum Tür.
    • An online discussion group or newsgroup.
  2790. forum Tür.
    • An online area focusing on a particular topic
    • the new-age forum on CompuServe has bulletin boards, a chat room and a library. an assembly for discussing questions of foreign interests.
  2791. forum Tür.
    • A message area on CompuServe or Delphi, equivalent to an echo of FidoNet, a newsgroup on Usenet or a conference on CIX.
  2792. forum Tür.
    • A market place or public place in Rome, where causes were judicially tried, and orations delivered to the people.
  2793. forum Tür.
    • A forum is an online discussion group Forums can be newsgroups, or they can be Web-based The Sympatico discussion forums are Web-based forums.
  2794. forum Tür.
    • A forum is an online discussion group Forums can be newsgroups, or they can be Web-based.
  2795. forum Tür.
    • A forum in WebCT is a group This group can be either closed or open Forums are often used for peer editing groups, for survey questions, or for group or class projects Collaborative work may be done in a forum, sending and receiving messages and sharing work focused on a common topic Students may even use the Whiteboard feature of WebCT, which allows a group of students to write and draw on the same documented in an asynchronous manner.
  2796. forum Tür.
    • A feature of online services and bulletin boards that allows subscribers to post messages for others to read, and to reply to messages posted by other users. 1 A public place or marketplace in an ancient Roman city 2 A public meeting place, radio or TV program, or area in a newspaper or computer bulletin board in which two or more people may openly discuss ideas.
  2797. forum Tür.
    • A discussion group for a specific subject.
  2798. forum Tür.
    • A discussion area within an ezboard community A community may have one or more forums A forum may have one or more topics.
  2799. forum İng.
    • (i). eski Romada pazar yeri veya meydan
    • forum
    • mahkeme.
  2800. forvet Tür.
    • forward. striker. powerhouse.
  2801. forvet Tür.
    • forward akıncı.
  2802. forvet Tür.
    • forward.
  2803. forward İng.
    • (s)., (i). ileride olan, öndeki, ön
    • ileri, ilerlemiş
    • küstah, cüretkâr
    • aşırı, müfrit
    • radikal
    • (i)., futbol ön sırada yer alan oyuncu, forvet. forward buying ileride teslim edilmek üzere satın alma. forward pass (A.B.D). futbol ileri doğru verilen pas. forwardly (z). peşinen, önceden
    • istekle, şevkle
    • kustahça. forwardness (i). cüret, küstahlık.
  2804. forward İng.
    • (f). ilerletmek, çabuk yetiştirmek, ilerlemesine yardımcı olmak
    • göndermek, yeni adrese göndermek, sevketmek. forwarder (i). sevkeden firma, malı sevkıyat acentesine götüren kimse. forwarding agent sevkıyat acentesi
    • ambar. forwarding address yeni adres.
  2805. forwards İng.
    • (z). ileri doğru, ileri, doğru. backwards and forwards ileri geri. bring forward göz önüne koymak, dikkati çekmek
    • nakliyekun yapmak. put forward ileri sürmek. put ones best foot forward en iyi şekilde etkilemeye çalışmak.
  2806. fos Tür.
    • Flight Operation Segment, composed of the Flight Operations Control Centre located at ESOC, Darmstadt and the associated command and control stations It provides control of the satellite through all mission phases.
  2807. fos Tür.
    • false. sham. without foundation.
  2808. fos Tür.
    • Faint Object Spectrometer.
  2809. fos Tür.
    • Faint Object Spectrograph - - First Generation Spectrometer FOS was used to obtain spectra of very faint or far away sources FOS also had a polarimeter for the study of polarised light from these sources.
  2810. foseptik Tür.
    • septic tank.
  2811. fosfat Tür.
    • phosphate.
  2812. fosfat Tür.
    • phosphate.
  2813. fosfatlama Tür.
    • phosphatization.
  2814. fosfor Tür.
    • phosphorus.
  2815. fosfor Tür.
    • phosphorus.
  2816. fosfor Tür.
    • phosphor. phosphorus.
  2817. fosforik asit Tür.
    • phosphoric acid.
  2818. fosforlu Tür.
    • phosphorous. phosphoric.
  2819. fosforlu Tür.
    • phosphorous.
  2820. fosforlu Tür.
    • containing phosphorus. phosphorous. phosphoric.
  2821. fosil Tür.
    • fossil. petrifaction.
  2822. fosil Tür.
    • fossil. fossil taşıl.
  2823. fosil Tür.
    • fossile. fossil (n, adj. matrix.
  2824. fosilleşmek Tür.
    • fossilize.
  2825. fossa İng.
    • (çoğ. sae) (i)., (anat). çukur.
  2826. fosse , foss İng.
    • (i). hendek, kale hendeği.
  2827. fossette İng.
    • (i)., (anat). küçük çukur, gamze.
  2828. fossick İng.
    • (f)., Avustralya eski maden ocaklarını eşerek maden aramak.
  2829. fossil İng.
    • (i)., (s). fosil, taşıl
    • (k).dili eski kafalı kimse
    • (s). fosilleşmiş, taşlaşmış
    • eski kafalı. fossiliferous (s). fosilli. fossilize (f). fosilleşmek, taşlaşmak
    • fosilleştirmek, taş haline getirmek
    • köhneleşmek, köhneleştirmek, eskileştirmek. fossilization (i). taş kesilme fosilleşme.
  2830. fossorial İng.
    • (s)., (zool). kazmaya müsait (ayak).
  2831. foster İng.
    • (f). beslemek, buyütmek, bakmak
    • teşvik etmek, gayretlendirmek. foster brother süt kardeş (erkek)
    • küçüklükten beri aynı yerde kardeş gibi büyümüş kimse. foster child evlât gibi büyütülmüş çocuk, evlâtlık
    • süt evlât. foster father çocuğu kendi evinde evlâdı gibi büyüten adam, babalık. foster mother sütana, çocuğu kendi evlâdı gibi besleyen kadın, analık. foster parents çocuğu kendi evinde evlâdı gibi büyüten ana baba.
  2832. fosterage İng.
    • (i). evlâtlık büyütme
    • çocuğu kendi evlâdı gibi büyütecek bir ana babaya verme
    • besleme himaye, teşvik.
  2833. fosterling İng.
    • (i). evlatlık, manevi evlât.
  2834. foto Tür.
    • photograph, picture, pic.
  2835. foto Tür.
    • photo.
  2836. foto Tür.
    • photo.
  2837. foto Tür.
    • photo-.
  2838. fotoelektrik Tür.
    • photoelectric.
  2839. fotoelektrik Tür.
    • photo electric.
  2840. fotofiniş Tür.
    • photofinishing.
  2841. fotofiniş Tür.
    • photo finish.
  2842. fotoğraf Tür.
    • photo. photograph. shot.
  2843. fotoğraf Tür.
    • photo. photograph. picture. snap. photography.
  2844. fotoğraf Tür.
    • photograph. photo. picture. shot.
  2845. fotoğraf makinesi Tür.
    • camera. photographic apparatus.
  2846. fotoğraf makinesi Tür.
    • camera.
  2847. fotoğrafçı Tür.
    • photographer. cameraman. photographer. photographer"s shop.
  2848. fotoğrafçı Tür.
    • photographer.
  2849. fotoğrafçı Tür.
    • photographer.
  2850. fotoğrafçılık Tür.
    • photography. the work of a photographer.
  2851. fotoğrafçılık Tür.
    • photography.
  2852. fotoğrafhane Tür.
    • photographer"s studio.
  2853. fotojenik Tür.
    • photogenic.
  2854. fotojenik Tür.
    • photogenic.
  2855. fotokopi Tür.
    • photocopy. xerox. photostat.
  2856. fotokopi Tür.
    • photocopy. xerox.
  2857. fotokopi Tür.
    • photocopy. blueprint apparatus. photostatic copy. photocpy. photographic copy. xerox.
  2858. fotometre Tür.
    • photometer. light meter.
  2859. fotometre Tür.
    • light meter.
  2860. fotometri Tür.
    • photometry.
  2861. fotomodel Tür.
    • model.
  2862. fotomontaj Tür.
    • photomontage.
  2863. fotomontaj Tür.
    • photomontage.
  2864. fotoroman Tür.
    • photo romance. photo love story.
  2865. fotoroman Tür.
    • photonovel.
  2866. fotosentez Tür.
    • photosynthesis.
  2867. fotosentez Tür.
    • photosynthesis.
  2868. fötr Tür.
    • felt.
  2869. fötr Tür.
    • felt.
  2870. fought İng.
    • (bak). fight.
  2871. foul İng.
    • (s)., (i). iğrenç kerih, tiksindirici, nefret verici
    • kirli, pis, murdar
    • menfur, çirkin, ayıp
    • bozuk
    • sövüp sayma kabilinden
    • fena (hava)
    • dolaşmış, karışmış, birbirine geçmiş
    • midye bağlamış (gemi teknesi)
    • (den). gambalı çaparız
    • (i)., spor kurallara aykırı hareket, faul, hatalı vuruş veya davranış
    • dolaşma, karışma
    • çarpışma, bindirme (gemi). foul bill of health (den). bulaşık patent. foul breath pis nefes. foul copy düzeltmelerle karalanmış nüsha. foulmouthed (s). ağzı bozuk, küfürbaz. foul play kurallara aykırı oyun
    • haince hareket hıyanet, suikast
    • cinayet. foul shot basketbol faul atışı. by fair means or foul iyi veya kötü yola baş vurarak, nasıl olursa olsun. fall foul of çaparız gelmek
    • çatmak, kızdırmak. to play foul hainlik etmek. foully (z). çirkin bir şekilde
    • haince. foulness (i). bozukluk
    • pislik, kir
    • günah.
  2872. foul İng.
    • (f). kirletmek, pisletmek, murdar etmek, bulaştırmak
    • bozmak
    • rezil etmek
    • yanmış barutun çamuru ile kirletmek (top namlusunu)
    • (den). ot ve midye bağlamak (tekne karinası)
    • dolaştırıp işlemez hale getirmek, çaparız vermek
    • spor oyuncuya karşı kural dışı harekette bulunmak, haksız muamele etmek
    • kirlenmek, kir bağlamak
    • dolaşmak, karışmak. foul up argo acemice hareket etmek, karıştırmak.
  2873. foulard İng.
    • (i). fular, kadın elbisesi yapılan desenli ince bir kumaş.
  2874. found İng.
    • (f)., (bak). find.
  2875. found İng.
    • (f). kurmak, temelini atmak, tesis etmek. founder (i). kurucu.
  2876. found İng.
    • (f). kalıba dökmek, dökmek, eritmek. founder (i). dökmeci, dökmeci ustası.
  2877. foundation İng.
    • (i). tesis, kurma
    • temel, esas, dayanak
    • vakıf
    • kurum, kuruluş, müessese. foundation garment (A.B.D). korse.
  2878. founder İng.
    • (i)., (bayt). atlarda görülen tırnak iltihabı.
  2879. founder İng.
    • (f)., (den). su dolup batmak
    • batırmak: batmak, iflâs etmek
    • çökmek
    • sakatlanmak (at).
  2880. foundling İng.
    • (i). buluntu, ana babası tarafından terkedilip sokakta veya başka bir yerde bulunan bebek.
  2881. foundry İng.
    • (i). dökümhane
    • dökmecilik
    • döküm.
  2882. fount İng.
    • (i). pınar, kaynak, memba, çeşme
    • (bak). font.
  2883. fountain İng.
    • (i). çeşme, pınar, kaynak, memba
    • fıskıye. fountainhead (i). pınar başı, kaynak, memba. fountain pen stilo, dolmakalem. drinking fountain içmek için suyu yukarıya fışkırtan çeşme.
  2884. four İng.
    • (s)., (i). dört
    • (i). dört rakamı (4, IV)
    • dörtlü (kağıt veya domino)
    • dört kişilik takım. four by four dörder dörder
    • dört inç kare kereste. four corners of the earth dünyanın dört bucağı. fourcycle (s)., (mak). dört devirli. fourdimensional (s). dört boyutlu. fourflusher (i)., argo blöfçü, martavalcı kimse. fourfold (i)., (s)., (z). dört kat. fourfooted (s). dört ayaklı. fourhanded (s). dört elli
    • spor dört kişilik
    • (müz). dört el için
    • iskambil dört kol. fourhorse (s). dört atlı. fourinhand (i)., (s). bir kişinin sürdüğü dört atlı araba
    • kravat, boyunbağı
    • dört atlı takım
    • (s). kravat gibi bağlanmış
    • dört atlı. fourleaf clover dört yapraklı yonca. fourlegged (s). dört ayaklı. fourletter word açık saçık soz. four masted (s)., (den). dört direkli. fouro'clock saat dört
    • gecesefası, (bot). Mirabilis jalapa. fourpence (i)., (ing). dört peni değerinde madeni para. fourposter (i). dört direkli karyola. fourscore (s). seksen. foursome (i). (oyunlarda) dörtlü grup veya takım. foursquare (s)., (z). dört köşe, kare
    • sıkı, metin, sağlam
    • (z). dosdoğru, açıkça, dobra dobra. fourwheel (s). dört tekerlekli. on all fours dört ayak üzerinde.
  2885. fourgon İng.
    • (i)., (Fr). mühimmat veya eşya vagonu, furgon.
  2886. fourteen İng.
    • (s)., (i). on dört (14, XIV).
  2887. fourteenth İng.
    • (s)., (i). on dördüncü
    • on dörtte bir.
  2888. fourth İng.
    • (s)., (i). dördüncü
    • (i). dörtte bir
    • (müz). do ile fa arasındaki aralık. fourthly (z). dördüncü olarak. fourth class mail (A.B.D). ucuz tarife ile gonderilen eşya postası. fourth dimension varsayılan dördüncü boyut. fourth estate gazetecilik, basın. the Fourth (A.B.D). Bağımsızlık Bayramı.
  2889. fovea İng.
    • (i)., (biyol). vücudun herhangi bir yerinde bulunan küçük çukur.
  2890. foveola İng.
    • (i)., (biyol). bir organda bulunan çok küçük çukur.
  2891. fowl İng.
    • (i). (çoğ. fowl, fowls) (f). kuş
    • kümes hayvanı
    • tavuk, hindi veya ördek eti
    • (f). yabani kuş avlamak. barnyard fowl kümes hayvanı. Cochin fowl çin tavuğu. guinea fowl Hint tavuğu, Beç tavuğu, (zool). Numida meleagris. jungle fowl yaban tavuğu, (zool). Gallus gallus. Polish fowl tepeli tavuk. It is neither fish, flesh nor fowl. Hiç bir özelliği yok. fowler (i). kuş avcısı. fowling piece av tüfeği.
  2892. fox İng.
    • (i). tilki
    • tilki kürkü
    • kurnaz adam. fox chase tilki avı
    • bunu taklit eden oyun. fox glove (i). yüksükotu, (bot). Digitalis purpurea. foxhole (i). askerin sığınacağı çuku.r fox hound (i). tilki avında kullanılan köpek. fox hunting tilki avı. fox terrier tilki teriyeri. fox trot fokstrot. a sly fox kurnaz adam, tilki. flying fox meyva yiyen birkaç çeşit yarasa. gray fox Amerika'da bulunan boz tilki, (zool). Urocyon cinereoargenteus. red fox Kuzey Amerika'da bulunan kırmızı tilki, (zool). Vulpes vulpes.
  2893. fox İng.
    • (f). aldatmak, hile yapmak
    • sarhoş etmek
    • (kitap yapraklarının kenarlarını) kırmızıya boyamak
    • ekşitmek (bira).
  2894. foxy İng.
    • (s). tilki gibi, kurnaz
    • tilki renginde, sarımsı veya kızılımsı kahverengi
    • zamanla solmuş, eskimiş
    • fazla ekşimiş.
  2895. foya Tür.
    • foil trick. foil.
  2896. foyer İng.
    • (i)., tiyatro fuaye.
  2897. fr İng.
    • (kıs). Father, France, Frau, French, Friar, Friday.
  2898. fr İng.
    • (kıs). fragment, franc, from.
  2899. fra İng.
    • (i). kardeş (rahip unvanı).
  2900. fracas İng.
    • (i). gürültü, velvele, kavga.
  2901. fraction İng.
    • (i). parça, kısım
    • (kim). damıtık madde
    • (mat). kesir. common fraction adi kesir, bayağı kesir. compound fraction bileşik kesir. decimal fraction ondalık kesir.
  2902. fractional İng.
    • (s). kesri
    • cüzi. fractional currency ufaklık, bozuk para. fractional distillation (kim). uçucu sıvıları tedrici hararetle kısımlara ayırma, fraksiyonlu distilasyon.
  2903. fractionate İng.
    • (f). kısımlara ayırmak (imbikten çekilen sıvılar), damıtmak.
  2904. fractionize İng.
    • (f)., (mat). kesirlere ayırmak, kesre çevirmek
    • kısımlara ayırmak.
  2905. fractious İng.
    • (s). ters, aksi, huysuz, kavgacı. fractiously (z). ters ters. fractiousness (i). huysuzluk, aksilik, çocuk terbiyesizliği.
  2906. fracture İng.
    • (i)., (f). kırma, kırılma
    • kırık
    • (tıb). kemik veya kıkırdağın kırılması, kırık
    • yarık
    • çekiçle kırılınca madenin meydana çıkan yüzeyi
    • (f). kırmak çatlatmak, yarmak
    • kırılmak. compound fracture (tıb). kırılan kemik uçlarının deriyi delerek dışarı çıkması hali. greenstick fracture (tıb). küçük çocuklarda kemiğin iki parçaya ayrılmadan kırılması. simple fracture (tıb). basit kırık.
  2907. fragile İng.
    • (s). kolay kırılır, kırılabilir
    • nazik, narin, ince. fragil'ity (i). kolay kırılma, narinlik.
  2908. fragman Tür.
    • trailer.
  2909. fragman Tür.
    • fragment.
  2910. fragment İng.
    • (i)., (f). kırılmış parça, kısım
    • (f). parçalara ayırmak.
  2911. fragmentary İng.
    • (s). kısım kısım, parça parça, parça halinde
    • eksik kalmış, ikmal edilmemiş.
  2912. fragmentation İng.
    • (i). parçalanma. fragmentation bomb (ask). patlayınca şarapnel gibi parçalar saçan bomba.
  2913. fragrance İng.
    • (i). güzel koku, rayiha.
  2914. fragrant İng.
    • (s). güzel kokulu, rayihalı, mis kokulu. fragrantly (z). güzel kokarak, mis gibi.
  2915. frail İng.
    • (i). kuru yemiş küfesi
    • bir küfelik kuru yemiş.
  2916. frail İng.
    • (s). kolay kırılır
    • kolay bozulur
    • zayıf
    • zayıf ahlâklı, kolayca günah işleyebilir. frailly (z). kolay kırılabilir şekilde
    • zayıf ahlâklı olarak. frailty (i). zayıflık, manevi zaaf. human frailty kolayca günah işleyebilme eğilimi, beşer zafiyetleri.
  2917. fraise İng.
    • (i). bilhassa Kraliçe 1. Elizabeth zamanında giyilen kırmalı yakalık
    • istihkâma konan uçları sivri kazıklar, şarampol.
  2918. frak Tür.
    • white tie.
  2919. frak Tür.
    • tails. tailcoat. swallow-tail coat.
  2920. frak Tür.
    • formal dress suit. frock coat. swallow-tailed coat. dress coat. dress- coat. full dress. dressing suit. frock. penguin suit. tails. tail coat. tailcoat.
  2921. fraktur İng.
    • (i). Alman kitaplarında daha çok eskiden kullanılan harf şekli.
  2922. frame İng.
    • (i). çerçeve, bina iskeleti, kafes, çatı
    • beden, vücut
    • gergef, tezgâh
    • hal. frame house ahşap ev. frame of mind düşünüş tarzı
    • mizaç, hal. frame of reference bir hüküm veya karar vermeden önce bilinmesi gereken şartlar ve değer hükümleri. frameup (i)., argo hileli düzen, kumpas
    • yalan yere suç yükleme, iftira, karacılık. framework (i). kafes, çatı, iskelet
    • çevre.
  2923. frame İng.
    • (f). şekil vermek, uydurmak
    • tasarlamak
    • düzenlemek, tertip etmek, yapmak
    • çerçevelemek
    • çatmak, kurmak
    • argo yalan yere suç yüklemek
    • ilerlemek
    • becermek, uydurmak.
  2924. franc İng.
    • (i). (Fransa, Belçika, isviçre) para birimi, frank
    • eskiden altın sonradan gümüş olarak basılan Fransız parası, frank.
  2925. france İng.
    • (i). Fransa.
  2926. franchise İng.
    • (i). oy verme hakkı
    • hükümet tarafından tanınan imtiyaz veya muafiyet, bu imtiyaz veya muafiyetin geçerli olduğu yer, melce
    • imtiyaz, hak: imalâtçı tarafından bayi veya perakendeciye tanınan mallarını satma yetkisi, acentelik. electoral franchise oy kullanma hakkı.
  2927. franciscan İng.
    • (s)., (i). Fransiskan mezhebine veya rahiplerine ait
    • (i). bu mezhebe mensup rahip.
  2928. franco İng.
    • önek Fransız.
  2929. francolin İng.
    • (i). Afrika ve Asya'da bulunan keklik, çil, turaç, (zool). Francolinus.
  2930. franctireur İng.
    • (i)., (ask). Fransız akıncı neferi, çeteci asker.
  2931. frangible İng.
    • (s). kırılabilir. frangibil'ity (i). kırılma özelliği.
  2932. frangipane İng.
  2933. frank Tür.
    • Unrestrained
    • loose
    • licentious
    • used in a bad sense.
  2934. frank Tür.
    • Unbounded by restrictions, limitations, etc.
    • free.
  2935. frank Tür.
    • To shut up in a frank or sty
    • to pen up
    • hence, to cram
    • to fatten.
  2936. frank Tür.
    • To send by public conveyance free of expense.
  2937. frank Tür.
    • To extempt from charge for postage, as a letter, package, or packet, etc.
  2938. frank Tür.
    • The privilege of sending letters or other mail matter, free of postage, or without charge
    • also, the sign, mark, or signature denoting that a letter or other mail matter is to free of postage.
  2939. frank Tür.
    • The common heron
    • so called from its note.
  2940. frank Tür.
    • See Franc. a smooth-textured sausage of minced beef or pork usually smoked
    • often served on a bread roll a member of the ancient Germanic peoples who spread from the Rhine into the Roman Empire in the 4th century exempt by means of an official pass or letter, as from customs or other checks clearly manifest
    • evident
    • "frank enjoyment".
  2941. frank Tür.
    • Liberal
    • generous
    • profuse.
  2942. frank Tür.
    • Free in uttering one"s real sentiments
    • not reserved
    • using no disguise
    • candid
    • ingenuous
    • as, a frank nature, conversation, manner, etc.
  2943. frank Tür.
    • franc.
  2944. frank Tür.
    • franc.
  2945. frank Tür.
    • A pigsty.
  2946. frank Tür.
    • An indication on a cover that postage is prepaid, partially prepaid or that the letter is to be carried free of postage Franks may be written, hand-stamped, imprinted or affixed Free franking is usually limited to soldiers" mail or selected government correspondence Postage stamp and postage meter stamps are modern methods of franking a letter. v To distribute non-apa material through an apa To include a fanzine by a non-member in one"s submission to an apa, without claiming it for page credit To send material through an apa which one has produced for other purposes, and which does not count for page credit.
  2947. frank Tür.
    • A native or inhabitant of Western Europe
    • a European
    • a term used in the Levant.
  2948. frank Tür.
    • A name given by the Turks, Greeks, and Arabs to any of the inhabitants of the western parts of Europe, as the English, Italians, Germans, Spaniards, French, etc.
  2949. frank Tür.
    • a member of the ancient Germanic peoples who spread from the Rhine into the Roman Empire in the 4th century. a smooth-textured sausage of minced beef or pork usually smoked
    • often served on a bread roll. stamp with a postmark to indicate date and time of mailing. exempt by means of an official pass or letter, as from customs or other checks. characterized by directness in manner or speech
    • without subtlety or evasion
    • "blunt talking and straight shooting"
    • "a blunt New England farmer"
    • "I gave them my candid opinion"
    • "forthright criticism"
    • "a forthright approach to the problem"
    • "tell me what you think--and you may just as well be frank"
    • "it is possible to be outspoken without being rude"
    • "plainspoken and to the point"
    • "a point-blank accusation". clearly manifest
    • evident
    • "frank enjoyment".
  2950. frank Tür.
    • A member of one of the German tribes that in the fifth century overran and conquered Gaul, and established the kingdom of France.
  2951. frank Tür.
    • A French coin.
  2952. frank İng.
    • (s). açık sözlü, serbest, samimi, içi dışı bir
    • açık, aşikâr. frankly (z). açıkça, dobra dobra
    • samimi olarak. frankness (i). açık sözIülük, samimiyet.
  2953. frank İng.
    • (f)., (i). postada ücretsiz gitmesi için mektubun üzerine imza atmak, (mektup, telgraf) parasız göndermek
    • muaf tutmak, istisna etmek
    • (i). (mektup) posta ile parasız gönderme hakkı
    • ücretsiz gitmesi için mektupların üstüne atılan imza
    • ücretsiz giden mektup.
  2954. frank İng.
    • (i). ortaçağda Cermen kavimlerinden birine mensup kimse, Frank
    • Avrupalı, Frenk.
  2955. frank İng.
    • (i)., (k).dili sosis.
  2956. frankenstein İng.
    • (i). Frankeştayn
    • kendi yaptığı bir iş sonucunda mahvolan kimse
    • yaratıcısının kontrolundan çıkıp mahvına sebep olan herhangi bir şey.
  2957. frankfurter İng.
  2958. frankincense İng.
    • (i). günlük, buhur, tütsü.
  2959. frankish İng.
    • (s)., (i). ortaçağdaki Frank kavmine ait
    • (i). bu kavmin dili
    • Frenkçe.
  2960. franklin İng.
    • (i). eski devirlerde ingiltere'de orta halli arazi sahibi.
  2961. franklinstove İng.
    • Benjamin Franklin tarafından icat edilen önü kapaklı bir çeşit soba.
  2962. frankpledge İng.
    • (i)., eski (ing). (huk). bir semtte her erkeğin bütün semt halkının davranışlarından mesul olması.
  2963. Fransa Tür.
    • France. franc.
  2964. Fransa Tür.
    • france.
  2965. Fransız Tür.
    • Frenchman / Frenchwoman.
  2966. Fransız Tür.
    • french. gallic. french. gaul. frog.
  2967. Fransız Tür.
    • french. frenchman.
  2968. Fransızca Tür.
    • French language.
  2969. Fransızca Tür.
    • french.
  2970. frantic İng.
    • (s). çıIgın, kendinden geçmiş, çileden çıkmış. frantic(al)ly (z). çıIgınca, kendini kaybetmişcesine.
  2971. frap İng.
    • (f). (ped, ping) (den). sıkı bağlamak. frap a rope halatı sarmak, strangola etmek.
  2972. frapan Tür.
    • striking. flashy. attractive. eye-catching.
  2973. frapan Tür.
    • flamboyant.
  2974. frape Tür.
    • A crowd, a rabble.
  2975. frappe İng.
    • (s)., (i). buzlu, dondurulmuş
    • (i). meyvalı dondurma, buzlu şerbet frape.
  2976. frater İng.
    • (i)., eski manastır yemekhanesi.
  2977. frater İng.
    • (i). erkek kardeş, arkadaş.
  2978. fraternal İng.
    • (s). kardeşlere ait
    • kardeş gibi, kardeşçe
    • kardeşlik cemiyetine ait. fraternally (z). kardeşçe.
  2979. fraternity İng.
    • (i). kardeşlik
    • kardeşlik cemiyeti
    • dinsel veya toplumsal gaye ile kurulan birlik
    • erkek talebe kuruluşu
    • aynı sınıf veya meslekten olan erkekler.
  2980. fraternize İng.
    • (f). birbiriyle kardeş gibi olmak, arkadaşlık etmek
    • düşmanla kardeş gibi samimi olmak. fraterniza'tion (i). arkadaşlık etme
  2981. fratricide İng.
    • (i). kendi kardeşini öldürme
    • kendi kardeşlerini öIdüren kimse. fratrici'dal (s). kendi kardeşini öldüren, kardeş katli kabilinden.
  2982. frau İng.
    • (i). (çoğ. -en) evli veya dul Alman kadını
    • Bayan (evli), Madam.
  2983. fraud İng.
    • (i). hile, dolandırıcılık, sahtekarlık
    • dolandırıcı ve hilekar kimse, sahtekar kimse.
  2984. fraudulent İng.
    • (s). hileli, sahte
    • hilekar, dolandırıcı
    • hile ile ele geçirilen. fraudulence (i). hilekarlık. fraud ulently (z). hile ile, sahtekarIıkla.
  2985. fraught İng.
    • (s). dolu, yüklü. fraught with danger çok tehlikeli.
  2986. fraulein İng.
    • (i). evli olmayan Alman kadını, Bayan (bekar), Matmazel.
  2987. fraxinella İng.
    • (i). geyikotu, (bot). Dictamnus fraxinella.
  2988. fray İng.
    • (f). (kumaş) yıpratmak
    • yıpranmak.
  2989. fray İng.
    • (i). kavga, karışıklık.
  2990. frazzle İng.
    • (i)., (f). yıpranma
    • (f). yıpratmak
    • yıpranmak, eskimek. beat to a frazzle, worn to a frazzle bitkin, çok yıpranmış.
  2991. freak İng.
    • (i).garabet
    • acayiplik, hilkat garibesi, acibe
    • kapris, gelip geçen fikir veya arzu, maymun iştahlılık.
  2992. freakish İng.
    • (s). acayip, garip
    • hilkat garibesi kabilinden
    • kaprisli. freakishly (z). beklenmedik bir şekilde. freakishness (i). acayiplik
    • kaprisli oluş, maymun iştahlılık.
  2993. freckle İng.
    • (i)., (f). çil, leke, benek
    • (f). çillenmek
    • çil basmak. freckled, freckly (s). çilli.
  2994. free İng.
    • (s)., (z), özgür, hür, azat
    • serbest, kurtulmuş, baymsız
    • açık
    • bedava, parasız
    • (bot). ayrı
    • (kim). serbest terkipsiz
    • eli açık, cömert
    • teklifsiz, arsız
    • from ile azade, muaf, beri
    • of ile ari, kurtulmuş, serbest
    • (z). bedava, parasız. free alongside geminin bordasında teslim. free board parasız yemek. Free Church devletle ilişkisi olmayan kilise. free enterprise (ikt). serbest teşebbüs. free flight roketin enerjisiz uçuşu. freefrom pain ağrıdan kurtulmuş. free gift karşılıksız hediye. free kick spor serbest vuruş, frikik. free lance serbest yazar veya fotoğrafçı. free list (ikt). gümrüksüz giren eşya listesi
    • bir yere parasız girenlerin listesi, parasız dergi alanların listesi. free liver her şeyden bol bol yiyip içen kimse. free love bir erkekle bir kadının nikâhsız olarak birlikte yaşaması. free on board (tic). gemide teslim, fob. free port (tic). serbest liman. free thought (özellikle on sekizinci yüzyılda) serbest düşünce. free trade (tic). serbest ticaret, yüksek gümrük resminden muaf milletlerarası ticaret. free verse siir serbest nazım. free wheel (oto). rnotorun hızı arabanın hızından az olduğu zaman tekerleklerin serbest dönmesini sağlayan tertibat
    • bisiklette pedallar kullanılmayınca arka tekerleği serbest bırakan kenet. free with his money eli açık, cömert. make free with lâubali olmak, yüzgöz olmak. set free serbest bırakmak, azat etmek. freely (z). serbestçe.
  2995. free İng.
    • (f). azat etmek, serbest bırakmak, çözmek
    • hapisten kurtarmak, tahliye etmek.
  2996. freeandeasy İng.
    • (s)., (z). teklifsiz, laubali.
  2997. freeboard İng.
    • (i)., (den). fribord.
  2998. freebooter İng.
    • (i). korsan, haydut.
  2999. freeborn İng.
    • (s). hür doğmuş.
  3000. freedman İng.
    • (i). (çoğ. -men) azatlı köle.
  3001. freedom İng.
    • (i). özgürlük, hürriyet, serbestlik, azatllı
    • ihtiyar, irade
    • açık sözlülük
    • laubalilik, aşırı samimiyet
    • serbest düşünüş
    • muafiyet
    • fahri hemşehrilik veya üyelik sıfatı
    • bir şeyi serbestçe kullanma hakkı.
  3002. freeforall İng.
    • (i), herkese açık yarış veya karşılaşma
    • herkesin katıldığı kavga.
  3003. freeform İng.
    • (s)., (güz.san). serbest eğrilerle şekillendirilmiş.
  3004. freeform İng.
    • (dilb). bağımsız kalabilen söz.
  3005. freehand İng.
    • (s)., (güz.san). öIçü ve araç kullanmaksızın elle yapılmış (resim).
  3006. freehanded İng.
    • (s). cömert, eli açık.
  3007. freehearted İng.
    • (s). samimi
    • cömert
    • serbest, kayıtsız.
  3008. freehold İng.
    • (i)., (huk). mülk
    • iyelik hakkı, mülkiyet. freeholder (i). mülk sahibi.
  3009. freelance İng.
    • (f). kendi hesabına çalışmak (yazar, fotoğrafçı).
  3010. freeload İng.
    • (f)., argo, slang otlamak, otIakçılık etmek. freeloader (i). bedavacı kimse, otlakçı kimse.
  3011. freeman İng.
    • (i). köle olmayan kimse
    • hür adam.
  3012. freemartin İng.
    • (i)., (bayt). erkek buzağı ile ikiz doğan cinsi yapısı kusurlu dişi buzağı.
  3013. freemason İng.
    • (i). mason.
  3014. freesia İng.
    • (i). frezya, bir tür süsen.
  3015. freespoken İng.
    • (s). açık sözlu, sözünü esirgemeyen, düşündüğünü söyleyen.
  3016. freestone İng.
    • (i). kolay yontulan taş, Malta taşı
    • yarma şeftali.
  3017. freestyle İng.
    • (s). serbest yüzme stili.
  3018. freethinker İng.
    • (i). (özellikle dinsel konularda) serbest düşünür.
  3019. freeway İng.
    • (i). geniş çevre yolu.
  3020. freewheeling İng.
    • (s). tekerlekleri serbest dönen
    • (k). dili fazla serbest davranan.
  3021. freewill İng.
    • (s). gönüllü, kendiliğinden yapılan.
  3022. freewill İng.
    • (fels). elindelik, ihtiyar, hür irade.
  3023. freeze İng.
    • (f). (froze, frozen) (i). donmak, buz kesilmek
    • çok üşümek
    • buz tutmak
    • dondurmak, buz haline getirmek, buz bağlamak
    • fiyatları dondurmak, narh koymak
    • (ikt). dış üIkelere ait banka mevduatını dondurmak
    • (i). donma, don. freeze out (A.B.D)., (k).dili işten veya toplumdan uzaklaşmaya mecbur etmek. freeze over üstü buz tutmak (su). freeze up tamamen donmak, buz kesilmek
    • bir kenara çekilip ağzını açmamak. freeze one's blood kanını dondurmak, çok korkutmak. freeze to death soğuktan ölmek, donarak ölmek.
  3024. freezer İng.
    • (i). donduran şey, dondurma makinası
    • yemekleri dondurarak uzun bir süre muhafaza eden dolap, dondurucu dolap.
  3025. freezing İng.
    • (s). donmakta
    • dondurucu, çok soğuk. freezing point donma noktası.
  3026. freight İng.
    • (i)., (f). navlun, nakliye ücreti
    • yük, hamule
    • yük katarı, marşandiz
    • (f). yüklemek
    • nakletmek. freight car yük vagonu. freight train marşandiz, yük treni.
  3027. freightage İng.
    • (i). navlun, nakliye ücreti: yük, eşya
    • yük nakletme.
  3028. freighter İng.
    • (i). şilep
    • yük sevkeden firma
    • ambarcı.
  3029. frekans Tür.
    • frequency. periodicity.
  3030. frekans Tür.
    • frequency. frequency sıklık.
  3031. frekans Tür.
    • frequency.
  3032. fren Tür.
    • brake. curb.
  3033. fren Tür.
    • brake. check.
  3034. fren Tür.
    • brake. break. curb.
  3035. fren Tür.
    • A stranger.
  3036. fren mesafesi Tür.
    • breaking distance. length of brake path. stopping distance.
  3037. french İng.
    • (s)., (i). Fransa'ya, Fransızlara veya Fransızcaya ait
    • (i). Fransızlar
    • Fransızca. French chalk terzi tebeşiri. French curve (müh). eğri çizmede kullanılan plastik şekil. French doors çift kanatlı camlı kapı. French dressing sirke ve çiçek yağından yapılan salata sosu. French fried yağda kızartılmış. French horn (müz). pistonlu korno, Fransız kornosu. French knot duğüm işi. French leave (bak). Ieave. Frenchman (i). Fransız. French toast yumurtaya batırılıp tavada kızartılmış ekmek. French window kapı gibi açılan uzun pencere.
  3038. frenchify İng.
    • (f). Fransızlaştırmak
    • Fransızlaşmak.
  3039. frenetic İng.
    • (s). coşkun, çok heyecanlı.
  3040. frengi Tür.
    • syphilis. the pox.
  3041. frengi Tür.
    • syphilis. pox.
  3042. frengi Tür.
    • syphilis.
  3043. Frenk inciri Tür.
    • prickly pear.
  3044. Frenk maydanozu Tür.
    • chervil.
  3045. Frenk üzümü Tür.
    • redcurrant.
  3046. Frenk üzümü Tür.
    • blackcurrant.
  3047. frenlemek Tür.
    • to brake. to moderate. to check. to hold in bounds. to put a check on sth.
  3048. frenlemek Tür.
    • brake. to brake. to restrain. to bridle. to curb. to choke sth back.
  3049. frenum İng.
    • (i)., (Lat). (çoğ. nums, na) (anat). bir organın hareketini sınırlayan gışa kıvrımı.
  3050. frenzy İng.
    • (i)., (f). çılgınlık, cinnet,coşkunluk, taşkınlık
    • (f). çıldırtmak, kudurtmak. frenzied (s). çıIgın.
  3051. frequency İng.
    • (i). sık sık vuku bulma, çok tekerrür etme
    • belirli bir zaman içinde tekerrür etme sayısı
    • (fiz). frekans. frequency modulation radyo frekans modülasyonu.
  3052. frequent İng.
    • (s). sık sık vuku bulan. frequently (z). sık sık. frequentness (i). sık sık vuku bulma.
  3053. frequent İng.
    • (f). sık sık gitmek, çok uğramak.
  3054. frequentation İng.
    • (i). bir yere sık gitme.
  3055. frequentative İng.
    • (s)., (i)., (gram). tekrarlama bildiren
    • (i). tekrarlama gösteren fiil.
  3056. fresco İng.
    • (i). (çoğ. coes, cos) (f)., (güz. san). yaş sıva üzerine yapılmış duvar resmi, fresk
    • (f). fresk yapmak.
  3057. fresh İng.
    • (s)., (z)., (i). taze, yeni
    • tatlı (su)
    • temiz, serin (hava)
    • canlı
    • dinlenmiş, taravetli
    • acemi
    • (A.B.D)., (k).dili küstah, cüretkâr
    • yeniden süt vermeye başlayan (inek)
    • (z). taze taze
    • (i). serinlik. fresh air camp açık hava kampı. fresh breeze serin ve orta hızda rüzgâr. fresh complexion tazelik, körpelik, taravet. freshwater (s). tatlı suya ait, tatlı suda yaşayan
    • acemi
    • (A.B.D). tanınmayan. begin a fresh chapter yeniden başlamak, yeni bir sayfa açmak. break fresh ground önemli bir hamlede bulunmak. fresh out of (k).dili yeni tükenmiş. freshly (z). taze olarak, dipdiri. freshness (i). tazelik, dirilik, taravet
    • acemilik.
  3058. freshen İng.
    • (f). tazeleştirmek, tazelik vermek
    • artmak (rüzgar), sertleşmek
    • doğurmak (inek)
    • (den). bir halatın yerini değiştirmek veya başka türlü tazelemek
    • tuzunu çıkarmak
    • tazelenmek
    • serinlemek.
  3059. freshet İng.
    • (i). denize dökülen akarsu
    • bir akarsuyun birdenbire kabarması veya taşması.
  3060. freshman İng.
    • (i). bir işe yeni başlayan kimse
    • kolej veya üniversitenin birinci sınıf öğrencisi.
  3061. fresk Tür.
    • mural. fresco. fresko. wall-painting.
  3062. fresk Tür.
    • fresco.
  3063. fret İng.
    • (i)., (f). (ted, ting) (müz). sazın parmak basacak taksimi, perde
    • kenar süsü
    • (f). kenarını süslemek
    • (mim). kabartma yapmak
    • sazın perde taksimlerini takmak. fret saw kıl testere. fretwork (i). bazı yeri kabartma bazı yeri oyma olan iş.
  3064. fret İng.
    • (f). (ted, ting) (i). üzülmek, sıkılmak, söylenmek
    • üzmek, kızdırmak, sinirlendirmek, rahatsız etmek
    • aşındırmak, yıpratmak, yemek
    • aşınmak, yenmek, yıpranmak
    • çalkalandırmak, dalgalandırmak
    • çalkalanmak
    • (i). üzüntü, sıkıntı, öfke
    • aşınma
    • yenmiş yer. fret and fume mırıldanmak, söylenmek. in a fret sinirli, asabi.
  3065. fretful İng.
    • (s). sinirli, huysuz, aksi, ters. fretfully (z). terslenerek, söylenerek. fretful ness (i). huysuzluk, terslik.
  3066. freudian İng.
    • (i)., (s). Freud tarafından bulunan psikanaliz usulünün taraftarı, Freudyen
    • (s). Freud kuramlarına ait.
  3067. freze Tür.
    • milling cutter. knife. miling cutter.
  3068. freze Tür.
    • fraise.
  3069. freze Tür.
    • cutter.
  3070. frgs İng.
    • (kıs). Fellow of the Royal Geograph ical Society.
  3071. friable İng.
    • (s). kolay ufalanabilir, kolay ezilir, gevrek. friabil'ity, fri'ableness (i). gevreklik, çabuk ufalanma.
  3072. friar İng.
    • (i). bazı Katolik örgütlerinde rahip, frer. friary (s)., (i). frerlere ait
    • (i). manastır.
  3073. fribble İng.
    • (f)., (s). eğlenmek, oynamak
    • away ile boşa harcamak
    • (s). hafifmeşrep, hoppa.
  3074. fricandeau İng.
    • (i)., (Fr)., (ahçı). dana kızartması veya yahnisi.
  3075. fricassee İng.
    • (i)., (f). salçalı et, yahni
    • (f). yahni pişirmek.
  3076. fricative İng.
    • (s)., (i)., (gram). frikatit, (f)., (v), (s), (z) gibi sürtme sesi çıkaran sızıcı harflere benzer
    • (i). frikatif harf.
  3077. friction İng.
    • (i). sürtme, delk, sürtünme
    • (tıb). ovma, friksiyon
    • anlaşmazlık, ihtilâf. friction clutch (mak). sürtünme kavramı. friction tape (elek). tecrit şeridi, izole bant. friction al (s). sürtme kabilinden.
  3078. friday İng.
    • (i). cuma. Good Friday Paskalya yortusundan önceki cuma.
  3079. fridge İng.
    • (i)., (k). dili buzdolabu.
  3080. fried İng.
    • (s). yağda pişirilmiş
    • kızartılmış
    • argo sarhoş. fried eggs sahanda yumurta.
  3081. friend İng.
    • (i). dost, arkadaş, ahbap
    • koruyan kimse, hami
    • yardımcı
    • (b.h). Kuveykır mezhebine mensup kimse. be friends with ahbap olmak. have a friend at court mahkemede dayısı olmak, arkası olmak. make friends dost kazanmak. make friends with someone bir kimse ile tanışmak, dost olmak. friendless (s). dostu olmayan.
  3082. friendly İng.
    • (s). dost, dostça
    • uygun, dosta yakışır
    • eğlence kabilinden (oyun)
    • müsait.
  3083. frier İng.
    • (bak). fryer.
  3084. frieze İng.
    • (i)., (mim). saçaklıklarda baştabanla korniş arasmdaki tezyinat,efriz
    • buna benzer duvar süsü.
  3085. frieze İng.
    • (i). kaba çuha, şayak.
  3086. frigate İng.
    • (i)., (den). firkateyn, eski tipte bir savaş gemisi
    • 1400 tonluk modern savaş gemisi. frigate bird çok uzun kanatlı bir deniz kuşu.
  3087. fright İng.
    • (i). korku, dehşet
    • korkutucu şey, korkunç kimse
    • (k).dili çirkin şey. Iook a fright gülünç olmak, fena giyinmiş olmak.
  3088. frighten İng.
    • (f). korkutmak, dehşete düşürmek
    • korkutup kaçırmak
    • ürkütmek.
  3089. frightened İng.
    • (s). ürkmüş, korkmuş, dehşet içinde.
  3090. frightening İng.
    • (s). korkutucu, dehşet verici.
  3091. frightful İng.
    • (s). korkunç, müthiş
    • (k).dili berbat
    • iğrenç. frightfully (z). korkunç bir şekilde. frightfulness (i). korkunçluk, dehşet, iğrençlik.
  3092. frigid İng.
    • (s). soğuk, buz gibi
    • cansız, duygusuz
    • cinsel bakımdan soğuk (kadın). Frigid Zone kutup bölgesi. frigid'ity (i). soğukluk, duygusuzluk, cansızlık. frig'idly (z). soğuk bir şekilde, duygusuzca. frig'idness (i). soğukluk, duygusuzluk.
  3093. frigidarium İng.
    • (i). eski Roma hamamlarında serinleme yeri, soğukluk.
  3094. frigo Tür.
    • choc ice.
  3095. frijol İng.
    • (i). Meksika'da çok beğenilen bir cins kuru fasulye.
  3096. frikik Tür.
    • free kick serbest vuruş. a glimpse of naked legs.
  3097. frikik Tür.
    • free kick. free kick. frc- kick.
  3098. frikik Tür.
    • freekick.
  3099. friksiyon Tür.
    • massage. rubbing. friction.
  3100. friksiyon Tür.
    • friction.
  3101. frill İng.
    • (i)., (f). farbala, fırfır, volan
    • (A.B.D). (k).dili gereksiz sus, gösterişli tavır, yapmacık
    • kuş veya hayvanların özellikle boyunlarında bulunan saçak gibi tüyler
    • fotoğraf filminin ucundaki kırışıklık
    • (f). farbala yapmak
    • kırıştırmak frilly (s). farbalalı, süslü.
  3102. fringe İng.
    • (i)., (f). saçak, püsküllü saçak
    • saçak gibi şey, perçem, kakül
    • kenar
    • (fiz). ışın kırılmasından meydana gelen koyu çizgilerden biri
    • (f). saçak veya kenar takmak. fringe benefit işçiye ücreti dışında sağlanan her hangi bir şey (sosyal sigorta, emeklilik planı).
  3103. frippery İng.
    • (i). özellikle elbisede gereksiz süs
    • yapmacık, gösterişli söz
    • cici bici şeyler, değersiz süsler.
  3104. frisette İng.
    • (i). dalgalı saç Iülesi, frize.
  3105. friseur İng.
    • (i)., (Fr). kadın berberi, kuvaför.
  3106. frisian İng.
    • (s)., (i). Frizye'ye ait, Frizye'li
    • (i). kuzey Felemenk halkından biri
    • bu memleketin dili.
  3107. frisk İng.
    • (f)., (i). sıçrayıp oynamak
    • oynatmak
    • (A.B.D)., argo bir kimsenin üstünü aramak, silah aramak
    • arama yaparken kıymetli şeyler çalmak: (i). sıçrama
    • oyun, neşe
    • arama, yoklama. friskily (z). neşeyle, canlılıkla. friskiness (i). neşe, canlılık. frisky (s). neşeli, oynak, yerinde duramayan.
  3108. frit İng.
    • (i)., (f). (ted, ting) cam haline gelmeden önceki hammadde karışımı
    • (f). cam karışımını belirli derecede ısıtmak.
  3109. fritfly İng.
    • buğday yiyen ufak sinek.
  3110. fritillary İng.
    • (i). zambağa benzer bir çiçek
    • benekli kelebek.
  3111. fritöz Tür.
    • fryer.
  3112. fritöz Tür.
    • chip pan. deep fryer.
  3113. fritter İng.
    • (i)., (f). parça, ufak parça
    • (f). parça parça kesmek, dağıtmak. fritter away boşuna sarfetmek, ziyan etmek, israf etmek.
  3114. fritter İng.
    • (i). gözlemeye benzer bir çeşit börek.
  3115. frivol İng.
    • (f). (ed veya led, ing veya ling) (k).dili vakit öIdürmek, eğlenmek.
  3116. frivolity İng.
    • (i). hoppalık
    • saçmalık, manasızlık.
  3117. frivolous İng.
    • (s). önemsiz, ehemmiyetsiz
    • anlamsız, manasız, saçma, boş uçarı, sathi. frivolously (z). hafiflikle, ehemmiyetsiz bir şekilde. frivolousness (i). uçarılık
    • önemsizlik.
  3118. friz Tür.
    • To soften and make of even thickness by rubbing, as with pumice stone or a blunt instrument.
  3119. friz Tür.
    • To form into little burs, prominences, knobs, or tufts, as the nap of cloth.
  3120. friz Tür.
    • To curl or form into small curls, as hair, with a crisping pin
    • to crisp.
  3121. friz Tür.
    • That which is frizzed
    • anything crisped or curled, as a wig
    • a frizzle.
  3122. frizz İng.
  3123. frizz İng.
  3124. fro İng.
    • (z)., sadece to and fro şeklinde öteye beriye, aşağı yukarı.
  3125. frock İng.
    • (i)., (f). rahip cüppesi
    • cüppe
    • iş gömleği, iş elbisesi
    • redingot
    • frak
    • redingota benzer asker ceketi
    • kadın elbisesi, rop
    • (f). cüppe giydirmek, papaz tayin etmek. frock coat redingot, frak.
  3126. frog İng.
    • (i). kurbağa
    • at tırnağının içi
    • (d.y). rayların çaprazvari kavuştukları noktadaki X şeklinde ray tertibatı, makas göbeği
    • kordonla kumaş kenarına yapılmış olan düğme iliği
    • çiçekleri dik tutmak için vazo içine konan ağır bir tutucu. frog in the throat ses kısılması. trae frog yeşilbağa, (zool). Hyla arborea. frog kick spor kurbağalama yüzüş. frogman (i). kurbağa adam.
  3127. frolic İng.
    • (i)., (f). (icked, icking) (s). eğlence
    • coşma, neşe
    • (f). gülüp eğlenmek, (başkasına) oyun oynamak
    • (s). neşeli, şen, canlı, hayat dolu. frolicsome (s). eğlenceyi seven, şen.
  3128. from İng.
    • edat den, dan, den dolayı. from above yukarıdan, gökten. from childhood çocukluktan beri. from ten to twenty ondan yirmiye kadar, on ile yirmi arasında. as from -dan başlayarak, itibaren.
  3129. frond İng.
    • (i). eğreltiotu yaprağı
    • hurma yaprağı
    • bileşik yaprak.
  3130. front İng.
    • (i)., (s)., (f). ön, baş
    • ön taraf, ön saf
    • (bir arsanın) yol kenarı
    • birleşik hareket grubu, cephe
    • hareket sahası, mücadele alanı
    • başkan, sözcü
    • gizli maksatları örtmek için kullanılan kurum veya şahıs
    • cüret
    • takdir
    • (otelde) sıra kendisinde olan vale
    • (meteor). (soğuk veya sıcak) hava bölgesinin ön cephesi
    • kolalı gömlek göğüslüğü
    • (s). öndeki
    • (f). yönelmek
    • karşı gelmek
    • karşılamak.front bench (ing). (pol). (Parlamentoda) ön sıralar, parti liderleri. front line (ask). cephe. front matter (matb). kitabın asıl metinden önceki sayfaları. front office başmüdürlük. front page baş sayfa. go to the front cepheye gitmek. present a bold front cesaret göstermek.
  3131. frontage İng.
    • (i). binanın cephesi, arsanın sokağa bakan tarafı, cephe.
  3132. frontal İng.
    • (i)., (s),, (anat). alın çatkısı
    • alın kemiği
    • (kil). mihrap örtüsü
    • (s). alna ait, alında olan. frontal attack cepheden taarruz.
  3133. frontier İng.
    • (i). hudut, sınır, hudut bölgesi
    • yerleşilmemiş bölge, boş bölge
    • ilimde keşif sahası.
  3134. frontisoiece İng.
    • (i). kitabın basındaki resimli veya süslü sayfa
    • yapı cephesi binanın yüzü.
  3135. frontlet İng.
    • (i). alın bağı
    • hayvan alnı.
  3136. frosh İng.
    • (i)., (A.B.D). argo Lirıiversitede birinci sınıf örencisi.
  3137. frostbite İng.
    • (i). (parmak, yüz, kulak) soğuk ısırması.
  3138. frostbitten İng.
    • (s). donmuş, soğuktan çürümüş.
  3139. frosting İng.
    • (i). keklerin üzerine konan şekerli karışım.
  3140. frostwork İng.
    • (i). cam üstünde buz tutmasından meydana gelen çiçek şekilleri, buz çiçekleri
    • buz çiçeklerinin taklidi olarak maden üzerine yapılan süsler.
  3141. frosty İng.
    • (s). don ve ayaz gibi soğuk
    • buz tutmuş, don yemiş, kırağı düşmüş
    • soğuk, mesafeli, cana yakın olmayan
    • saçı ağarmış, kır saçlı. frostily (z). çok soğuk bir şekilde. frostiness (i). soğuk, don.
  3142. frot İng.
    • (i)., (f). donma
    • ayaz, don, kırağı
    • soğuk davranış
    • argo başarısızlık, muvaffakıyetsizlik
    • (f). dondurmak, kırağı tutmak
    • şekerli bir karışımla kaplamak (pasta)
    • donmak
    • buz tutmak. frost line toprağın azami buz tutma derinliği.
  3143. froth İng.
    • (i)., (f). köpük
    • boş laf, saçma
    • (f). köpürtmek
    • köpük püskürtmek
    • köpürmek, köpük bağlamak. frothy (s). köpüklü.
  3144. froufrou İng.
    • (i). hışırtı
    • (k).dili şıklık taslama.
  3145. froward İng.
    • (s). ters, aksi, inatçı, asi, serkeş. frowardly (z). terslikle. frowardness (i). terslik.
  3146. frown İng.
    • (f)., (i). kaşlarını çatmak
    • hiddetle bakmak
    • (i). kaş çatma, hiddetli bakış. frown on uygun görmemek
    • menetmek. frowningly (z). kaşlarını çatarak, memnun olmadığını belirterek
    • hiddetle.
  3147. frowsy İng.
    • (s). dağınık, şapşal, pasaklı, kirli
    • çirkin
    • küf kokulu.
  3148. froze İng.
    • (bak). freeze.
  3149. frozen İng.
    • (s). donmuş, buz kesilmiş
    • kalpsiz, soğuk
    • dondurulup konserve edilmiş. frozen assets donmuş mevduat. frozen credits donmuş krediler. frozen prices donmuş fiyatlar.
  3150. fructiferous İng.
    • (s). meyva veren, verimli, semereli.
  3151. fructify İng.
    • (f). meyva vermek
    • meyva verir hale getirmek, mümbitleştirmek.
  3152. fructose İng.
    • (i). meyva şekeri, früktoz.
  3153. fructuous İng.
    • (s). meyva veren, verimli, semereli, faydalı, yararlı, karlı, kazançlı.
  3154. frugal İng.
    • (s). idareli, tutumlu
    • sade. frugal'ity (i). tutumluluk. fru'gally (z). tutumlu olarak.
  3155. frugivorous İng.
    • (s). meyva ile beslenen.
  3156. fruit İng.
    • (i)., (f). meyva, yemiş
    • semere, mahsul, verim
    • tohum
    • (bot). bir bitkinin tohumlu kısmı
    • netice
    • sonuç
    • (A.B.D)., argo, slang ibne
    • (f). meyva verdirmek veya vermek
    • verimli kılmak veya olmak. fruit cake meyvalı kek. fruit cup bardak veya kadeh içinde verilen meyva salatası. fruit knife meyva bıçağı. fruit salad meyva salatası. fruit sugar früktoz.
  3157. fruitage İng.
    • (i). meyva
    • meyva verme
    • sonuç, netice.
  3158. fruiter İng.
    • (i). meyva taşıyan gemi
    • meyva ağacı.
  3159. fruiterer İng.
    • (i)., (ing). yemiş satan kimse, meyvacı, manav.
  3160. fruitful İng.
    • (s). meyva veren, yemişveren, verimli, mahsuldar. fruitfully (z). verimli olarak. fruitfulness (i). verimlilik, bereket.
  3161. fruition İng.
    • (i). muradına erme, tahakkuk, gerçekleşme.
  3162. fruitless İng.
    • (s). semeresiz, meyvasız
    • faydasız, nafile
    • kısır. fruitlessly (z). nafile olarak, boş yere. fruitlessness (i). semeresizlik, faydasızlık.
  3163. fruity İng.
    • (s). meyva gibi
    • meyvalı
    • dalkavuk olan
    • argo ibne olan
    • argo çatlak.
  3164. frumentaceous İng.
    • (s). buğday türünden, bugday veya diğer tahıllara benzer.
  3165. frumenty İng.
  3166. frump İng.
    • (i). acayip kılıklı ve huysuz kadın, rüküş. frumpish, frumpy (s). böyle bir kadını andıran.
  3167. frustrate İng.
    • (f). işini bozmak, boşa çıkarmak, hayal kırıklığına uğratmak: amacına engel olmak. frustrated (s). boşuna didinmiş, hedefine ulaşamamış
    • sinirli. frustra'tion (i). aksiliğe çatma hissi, boşuna uğraşma
    • asabiyet. frus'trating (s). boşa çıkaran, engelleyen
    • asap bozucu, sinirlendirici.
  3168. frustum İng.
    • (çoğ. tums, ta) (i)., (geom). kesik koni veya piramit.
  3169. frutescent İng.
    • (s)., (bot). çalı gibi, çalıya benzer.
  3170. fruticose İng.
    • (s)., (bot). çalıya benzer.
  3171. fry İng.
    • (i). (çoğ. fry) yavru balık
    • çok sayıda doğan her türlü hayvan yavrusu
    • (çoğ). sürü halinde giden ufak balıklar. small fry çocuklar, ufaklıklar
    • değersiz kimse veya şey.
  3172. fry İng.
    • (f),, (i). tavada kızartmak veya kızarmak
    • (i). kızartılmış yemek
    • kızartılmış yemeklerin yendiği piknik. frying pan tava. jump out of the frying pan into the fire bir belâdan kurtulayım derken daha kötüsüne çatmak, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak.
  3173. fryerfrier İng.
    • (i). piliç kızartıcısı
    • tava
    • Piliç.
  3174. fstop İng.
    • (i)., (foto). fotograf makinasının diyafram ayarı öIçüsü.
  3175. ft İng.
    • (kıs). foot, feet.
  3176. fuar Tür.
    • Same as Feuar.
  3177. fuar Tür.
    • fair. exposition.
  3178. fuar Tür.
    • fair.
  3179. fuar Tür.
    • fair.
  3180. fuaye Tür.
    • foyer. lobby.
  3181. fuaye Tür.
    • foyer. crush room.
  3182. fuchsia İng.
    • (i). küpeçiçeği, (bot). Fuchsia hybrida.
  3183. fuchsine İng.
    • (i). galibarda, koyu kırmızı boya.
  3184. fuck İng.
    • (f)., (i)., kaba, vulgar sikmek
    • (i). sikme.
  3185. fucus İng.
    • (çoğ. fuci) (i)., (bot) esmer deniz alglerinden biri.
  3186. fuddle İng.
    • (f)., (i). şaşırtmak, sersemletmek, sarhoş etmek
    • sarhoş olmak, sızmak
    • (i). sersemlik, şaşkınlık, sarhoşluk.
  3187. fuddyduddy İng.
    • (i)., (k).dili geri kafalı kimse
    • müşkülpesent kimse.
  3188. fudge İng.
    • (i)., (f). yumuşak bir şekerleme
    • boş laf, saçma
    • (matb). son dakikada gazeteye konan parça
    • (f). uydurmak
    • acemice iş görmek
    • saçma söz söylemek
    • bilya oyununda eli fazla ileri götürmek.
  3189. fuel İng.
    • (i)., (f(. (ed, ing veya led, ling) yakacak, yakıt, mahrukat
    • (f). ateşe yakacak atmak
    • (den). yakıt yüklemek. fuel cell (mak)., (elek). hidrojen ve oksijen ile çalışıp elektrik akımı veren cihaz fuel cock gazocağı musluğu. fuel gauge (mak). akaryakıt göstergesi. fuel injector mazot enjektörü. fuel oil mazot, akaryakıt. fuel pump yakıt pompası. fuel tank yakıt deposu. add fuel to the flames yangına körükle gitmek.
  3190. füg Tür.
    • fugue.
  3191. fugacious İng.
    • (s). uçar, uçucu
    • çabuk geçen, ömürsüz, süreksiz
    • (bot). geçici, dayanıksız, çabuk dökülen. fugaciousness, fugac'ity (i). uçuculuk.
  3192. fugal İng.
    • (s)., (müz). füg türünden.
  3193. fugitive İng.
    • (s)., (i). kaçak, kaçkın, firari
    • tutulmaz, alıkonulmaz
    • derbeder
    • solan (renk)
    • geçici, muvakkat
    • (i). kaçak, firari
    • mülteci
    • muhacir
    • serseri.
  3194. fugleman İng.
    • (i). (çoğ. -men) eski (ask). talim zamanında safların başında durup hareketleriyle askerlere ne yapacaklarını gösteren talimli nefer.
  3195. fugue İng.
    • (i)., (müz). füg.
  3196. fuhrer İng.
    • (i). Almanya'da lider. der Führer Hitler.
  3197. fuhuş Tür.
    • prostitution. the social evil.
  3198. fuhuş Tür.
    • prostitution. social evil.
  3199. fuhuş Tür.
    • prostitution.
  3200. fujiyama İng.
    • (i). Fujiyama Dağı.
  3201. fukara Tür.
    • poor yoksul. fakir. poor. pauper.
  3202. fukara Tür.
    • poor. destitute. poor person. the poor.
  3203. fukaralık Tür.
    • destitution. poverty.
  3204. ful Tür.
    • Very, extremely, completely and utterly "Those baatezu Hardheads were ful angry when we gave them the laugh!". a family of languages of the Fulani people of West Africa and used as a lingua franca in the sub-Saharan regions from Senegal to Chad
    • the best known of the West African languages.
  3205. ful Tür.
    • is the name for the small-seeded fava bean, the basic culinary bean of Egypt It is the key ingredient in ful medames, a traditional bean stew served for breakfast The beans are slow-cooked until tender, mashed and then mixed with olive oil and seasonings, typically lemon juice or cumin. adjective/adverb full, complete, filled, entire, utter, perfectly or foul, dirty, impure, corrupt, stinking, guilty. adv: full, very 1, 18, 21, 32, 46. adv very [OE full].
  3206. ful Tür.
    • A suffix signifying full of, abounding with
    • as, boastful, harmful, woeful.
  3207. ful Tür.
    • arabian jasmine.
  3208. fular Tür.
    • scarf. cravat. neckerchief.
  3209. fular Tür.
    • muffler. foulard. padding machine. padding mangle. impregnating machine. pad.
  3210. fular Tür.
    • foulard.
  3211. fulcrum İng.
    • (çoğ. -cra) (i)., (mak). dayanak noktası, dayanma noktası, manivela mesnedi.
  3212. fulfill İng.
  3213. fulgent İng.
    • (s). ,şiir çok parlak, şaşaalı.
  3214. fulgid İng.
    • (s). parlak.
  3215. fulguration İng.
    • (i)., (tıb). elektrik cereyanı ile siğil yakma.
  3216. fulgurite İng.
    • (i)., (jeol). yıldırımın gevşek kuma düştüğü yerde hâsıl olan cam cinsinden eğri boru.
  3217. fuliginous İng.
    • (s). isli, kurumlu, is gibi siyah.
  3218. full İng.
    • (z). tam, tamamen
    • fazlasıyle, pek çok
    • doğru. fullgrown (s). kemale ermiş, tam gelişmiş. full many a flower bir dolu çiçek.
  3219. full İng.
    • (i). bir şeyin dolusu, bir şeyin olgunluk mertebesi. to the full son haddine kadar, tamamıyle.
  3220. full İng.
    • (f). (çuhayı) dibek içinde kül ve sabunla dövüp yıkamak, çırpmak
    • bol bırakarak dikmek veya dikilmek (elbise).
  3221. full İng.
    • (s). dolu
    • meşgul
    • boş olmayan, tutulmuş
    • tok
    • tam, tüm
    • azami derecede
    • met
    • dolgun, büyük, şişman, iri
    • tamam, bütün
    • dolun (ay)
    • kalın, pes (ses)
    • bol, geniş. full back (i)., futbol bek oyuncu. fullblooded (s). saf kan. fullblown (s). tamamen açmış
    • tam gelişmiş. fullbodied (s). kuwetli ve memnun edici derecede (içki). full brother öz erkek kardeş. full dress resmi elbise, frak. fullface (i). cepheden alınmış fotoğraf
    • (matb). kalın harf. fullfashioned (s). kesiksiz örülmüş. fullfledged (s). tüyleri büyümüş, tam olgunlaşmış
    • harekete geçmiş
    • tam yetkili. full gainer havada ters perende atarak suya dalma. full house tiyatro her yerin dolu olması
    • pokerde ful. fulllength (s). tam boy (portre). full membership tam üyelik asli üyelik. full moon dolunay. full nelson (güreşte) künde. full pay tam ücret veya maaş. full professor profesör. fullrigged (s). üç direkli tam armalı (gemi). fullscale (s). orijinal ebatta (suret, resim)
    • bütün güçle yapılan (hücum, teşebbüs). full score (müz). her aletin çalacağı veya sesin okuyacağı notayı ayrı ayrı gösteren kitap. full speed tam sürat. full steam ahead son süratle ileri. full stop nokta
    • tam vuruş. full to overflowing, full to the brim ağzına kadar dolu, dopdolu. full up dopdolu. at full gallop dörtnala (at). chock full agzına kadar dolu. in full tam, etraflı. full blast in full swing bütün kuvvetiyle (çalışmak). in full view herkesin önünde, aleni olarak, görünürde. fully (z). tamamen
    • tamamıyle, tastamam, tam.
  3222. fuller İng.
    • (i). çırpıcı
    • demiri dövüp saç yapmakta kullanılan çekiç. fuller's earth kil, çamaşırcı toprağı. fullery (i). çırpıcı yeri.
  3223. fullingmill İng.
    • çırpıcı dibeği.
  3224. fullness İng.
    • i dolgunluk
    • tokluk
    • kemal, olgunluk, tam oluş, bütünluk
    • şişmanlık in the fullness of time vadesi gelince, zamam gelince
  3225. fully İng.
    • z tamamen, butünüyle
    • hiç olmazsa
  3226. fulmar İng.
    • i kutuplarda yaşayan martıya benzer bir çeşit deniz kuşu fu I
  3227. fulminate İng.
    • f, i gürlemek, top gibi patlamak
    • ateş puskurtmek
    • patlatmak
    • Iânet okumak
    • i, kim fulminat asidinin tozu inisyal patlayıcı madde fulmina'tion i pat lama
    • ateş puskürme, gürleme
    • Iânet okuma ful'minator'y s gürleyen, dehşet saçan
    • Iânet okuyan
  3228. fulminic İng.
    • s, kim fulminat asidine ait
  3229. fulsome İng.
    • s aşm, müfrit, taşkm (iltifat), dalkavukça fulsomely z aşln olarak ful someness i aşırılık, müfrit oluş
  3230. fulvous İng.
    • s kırmlzlmsl sam
  3231. fulya Tür.
    • jonquil. daffodil. lent lily. narcissus.
  3232. fulya Tür.
    • daffodil. jonquil.
  3233. fumarole İng.
    • i volkanik duman püs kürten küçük delik
  3234. fumatory İng.
    • s, i duman veya bu hara ait
    • i eşyayı tutsülemeye veya du man veya buhardan geçirmeye mahsus yer
  3235. fumble İng.
    • f, i el yordamıyle beceriksizce aramak, boş yere çabalamak
    • tutamamak
    • becerememek
    • konuşurken duraklamak
    • oyun da topu duşürmek
    • i tutamayış, becereme yiş
    • topu düşürme fumbler i beceriksiz kimse fumblingly z beceriksizce
  3236. fume İng.
    • i, f duman, buhar, pis kokulu duman, kurşun gibi madenlerin buğusun dan hâsıl olan toz
    • öfke, hiddet
    • f du man veya buhar çıkarmak, tütmek
    • tüt sülemek
    • buğusu çıkmak
    • kızmak, öfkelen mek fumeless s dumansız fumy s du man çıkaran, dumanlı
  3237. füme Tür.
    • smoked. smoke-coloured.
  3238. füme Tür.
    • smoked.
  3239. fumigate İng.
    • fbuharladezenfekteet mek fumiga'tion i buharladezenfekteetme
    • buhardan geçirme fum'igator i bu şekil de dezenfekte eden kimse
  3240. fumitory İng.
    • i şahtere, bot Fu maria officinalis
  3241. fun İng.
    • i, f (ned, ning) s eğlence, zevk
    • şaka, latife
    • f, k dili şaka etmek, eğlenmek
    • s, k dili eğlendirici, hoş for fun işin içine para katmadan (oyun oynamak)
    • şaka ol sun diye in fun şakadan, latife olarak Like funl Yok canıml make fun of, poke fun at bir kimse ile alay etmek, eğlenmek What funl Aman ne hoşl Enfes
  3242. funambulist İng.
    • i ip cambazı
  3243. function İng.
    • i, f ic gr!rev, vazife, fonksiyon
    • kuvvet, hassa
    • toren, merasim, musamere
    • mat fonksiyon
    • f işlemek, go revini yapmak function word gram iki kelime arasındaki ilişkiyi gosteren kelime functioning s faal, işler durumda, icra edilmekte olan, yururlükte
  3244. functional İng.
    • s görevsel, vazifeye ait, kuvvete ait
    • pratik, ameli
    • vücut organ larının görev ve hareketlerine ait
    • biyol mutat vazifesini gören functional disorder tlb vucutta bir organın görevine tesir eden düzensizlik functionalism i görevselcilik, bir şeyin yapısının yapacağı göreve gore olması gerektiini ileri süren öğreti func tionally z görevsel bir şekilde, gorev ba kımından
  3245. functionary İng.
    • i memur, gorevli
  3246. fund İng.
    • i, f sermaye, mal, fon
    • stok
    • ser vet
    • ço para: f sermayeye tahvil etmek
    • eshama çevirmek
    • sermaye bulmak veya temin etmek funded debt birleştirilrrıiş dev let borçları mutual fund tic kendi hisse senetlerini satıp tedarik edilen para ile baş ka firmaların senetlerini alan anonim şirket raise funds para toplamak reserve fund tic ihtiyat sermayesi, ihtiyat akçesi sinking fund tic itfa sermayesi fundless s parasız
  3247. funda Tür.
    • heath. heather. shrub.
  3248. funda Tür.
    • health. shrub.
  3249. fundalık Tür.
    • brake. brush. health. scrub. shrubbery. thicket.
  3250. fundament İng.
    • i makat, anus, kıç
    • cogr bir bölgenin coğrafi yapısı
  3251. fundamental İng.
    • s, i esaslı, asli, önemli, mühim
    • birinci, temele ait, kaideye ait
    • muz esası bassoda bulunan
    • i esas, temel
    • müz en pes nota fundamental rights temel haklar fundamentally z esasen, esas itibariyle
  3252. fundamentalism İng.
    • i Pro testanllkta aşırı tutuculuk
    • Kitabı Mukaddesi harfi harfine tefsir etme fundamentalist i dini akidelerde aşırı tutucu kimse
  3253. fundamentalist Tür.
    • fundamentalist.
  3254. fundamentalist Tür.
    • a supporter of fundamentalism of or relating to or tending toward fundamentalism.
  3255. fundamentalist Tür.
    • A person who thinks that a corporation"s security prices are determined by its future earnings and dividend abilities Besides studying a corporation"s financial data, they will also examine its industry and how the economy will affect the company"s core business. a supporter of fundamentalism. of or relating to or tending toward fundamentalism.
  3256. fundus İng.
    • i, anat bir organın iç tarafı
  3257. funeral İng.
    • i, s cenaze tö reni
    • gömme, defin
    • s cenaze törenine ait funeral director cenaze törenini vöneten kimse funeral home öIülerin ylkardyy, yakıldığı veya cenaze törenlerinin yapıldığı bina funeral oration cenaze töreninde yapılan konuşma funeral pile uzerinde ce setlerin yakıldığı odun yığını funeral urn olu kulünün saklandığı kap That's your funeral argo Bu senin bileceğin iş Bun dan bana ne7
  3258. funereal İng.
    • s hazin, kasvetli
    • ce naze törenine ait, cenaze torenine yakışır funereally z kasvetli bir şekilde, huzunlu olarak fung, fungi onek, bot mantara ait
  3259. fungicide İng.
    • i mantarları öIdüren ilaç
  3260. fungous İng.
    • s, bot mantara benzer, mantara ait
    • birdenbire çıkan ve büyüyen fungos'ity i mantara benzerlik
    • birden bire büyüme
  3261. fungus İng.
    • i, bot mantar veya man tar türünden bitki
    • trb yara etrafında veya deri üzerinde peyda olan mantar veya sün gere benzer /sıs/
    • birdenbire büyuyen şey
  3262. funicular İng.
    • s, i tel tel, lifli
    • i inişli çıkışlı arazilerde kullanılan ve ara baları kablo veya halatla çekilen şimendi fer hattı, füniküler funicular railway kab lo ile işleyen dag demiryolu ve katarı
  3263. funiculus İng.
    • i (ço li) ince lif
  3264. funk İng.
    • i, f, ing, kdili korku, dehşet
    • korkak adam
    • f çok korkmak, korkup çekil mek
    • korkaklık etmek, kaçınmak
    • onlemek
  3265. funnel İng.
    • i huni
    • baca, boru funnel cloud bulut hortumu, bazen kasırga esna sında görülen huni şeklindeki bulut
  3266. funnies İng.
    • i, ABD kdili gazetede çizgi romanlar
  3267. funny İng.
    • s eğlenceli, komik, güldürücü, kdili tuhaf, garip, acayip funny bone anat dirsekte bir şeye çarpınca kolun karın calanmasına sebep olan sinirin geçtiği yer funny business capraşık iş funny paper ABD k dili gazetenin çizgi roman ilâvesi
  3268. fünye Tür.
    • detonator. fuse.
  3269. fur İng.
    • i, f (red, ring) kürk, kürk manto
    • post
    • f kürkle kaplamak
    • pas veya kir bağ lamak (dil)
    • mim döşeme tahtalannın al tına parça koymak make the fur fly ABD, k dili kavga çıkarmak rub a per son's fur the wrong way sinirine dokun mak, asabını bozmak furry s kurk kaplı,kürke benzer
    • tuylü
  3270. furbelow İng.
    • i, f farbala, saçak
    • şa tafatlı süs, cicili bicili şey
    • f farbala ile süs!e mek
  3271. furbish İng.
    • f parlatmak, tazelemek, yeni gibi yapmak
  3272. furcate İng.
    • s, f çatallanmış, dallanmlş
    • f çatallanmak, aynlmak fur ca'tion i çatallanma, dallanma
  3273. furfur İng.
    • i kepek (saçta)
  3274. furfuraceous İng.
    • s kepekli
  3275. furgon Tür.
    • luggage van. freight car. baggage wagon / car. delivery van / truck. lorry. wagon. box freight. open wagon.
  3276. furious İng.
    • s öfkeli, kızgın, küplere binmiş, gözü dönmüş
    • şiddetli, sert furi ously z öfkeyle, hiddetle furiousness i öfke, hiddet kızgınlık
  3277. furl İng.
    • f (yelken, bayrak) sarmak
  3278. furlong İng.
    • i bir milin sekizde biri, iki yüz metrelik mesafe
  3279. furlough İng.
    • i, f sıla izni, sılaya gitme
    • f sıla izni vermek
  3280. furnace İng.
    • i f ocak, kalorifer ocağı
    • azap yeri veya vakti
    • çok slcak yer
    • f ocakta kızdırmak
  3281. furnish İng.
    • f teçhiz etmek, malzemesini vermek
    • döşemek, tefriş etmek
    • salamak, tedarik etmek, vermek furnished s möb leli, döşeli furnishings i mefruşat, mobilya, eşya
  3282. furniture İng.
    • i eşya, mefruşat, mobil ya, malzeme
    • matb yazılar arasındaki boş lukları doldurmak için kullanılan madent parçalar
  3283. furor İng.
    • i taşkınlık, heyecan
    • kızgınlık, kudurma, gazap
  3284. furrier İng.
    • i kürkçü
  3285. furring İng.
    • i kürk
    • dil üzerindeki kir
    • mim döşeme tahtasını düz tutmak için kirişin girintili yerlerine konulan tahta parçasl
  3286. furrow İng.
    • i, f sabanın açtığı iz, karık
    • kırışık
    • tahta veya maden üstüne kazılan ufak oluk
    • f saban izi yapmak
    • alında kırışık Iık hâsıl etmek
  3287. further İng.
    • s z, f ötedeki, uzaktaki, daha uzak
    • ilave olunan
    • (Further çogun lukla miktar ve derece, farther ise mesafe için kullaml/r) z daha öte
    • ilâveten, bun dan başka, ayrıca
    • f ilerletmek, yardım et mek furthermore z bundan başka, ayrıca furthermost s en ötedeki
  3288. furtherance İng.
    • i yardım, muavenet
  3289. furthest İng.
    • s en çok, en uzak, bak farthest
  3290. furtive İng.
    • s gizli, sinsi furtively z gizlice, sinsi sinsi furtiveness i gizlilik, sinsilik
  3291. füru Tür.
    • descendant. children. grandchildren. lawful issue. leave no issue. lineage. lineal descendant.
  3292. furuncle İng.
    • i çıban, kan çıbanı
  3293. fury İng.
    • i hiddet, şiddet, çıIgınlık
    • taş kınlık
    • bh Yunan efsanelerinde suçluları ce zalandırmakla gorevli ve yılan saçlı uç tanrı çadan biri
    • çok öfkeli kadın, şirret kadın in a fury ofkeli Iike fury kdili hiddetle
    • çok hızlı
  3294. furze İng.
    • i katırtırnağına benzer bir bitki, bot Ulex europaeus
  3295. fuscous İng.
    • s grimsi kahverengi
  3296. fuse İng.
    • i, f fitil, havai fişek fitili
    • patlayıcı maddenin patlama cihazı
    • elek sigorta
    • f sigorta takmak
    • fitil koymak
  3297. fuse İng.
    • f eritmek, erimek
    • eriyip birbiriyle kaynaşmak, yapışmak
  3298. fusee İng.
    • fuzee i rüzgârda dahi kullanı labilen kibrit
    • saat kurgusu zincirinin sarıl dığı kuçük çark
    • demiryollarında kullanılan parlak işaret lambası
    • eczalı kav fusel
  3299. fuselage İng.
    • i, hav uçak gövdesi, gövde
  3300. fusible İng.
    • s eritilebilir fusibil'ity erime kabiliyeti
  3301. fusiform İng.
    • s iğ şeklinde, iğimsi
  3302. fusil İng.
    • i, ask bir çeşit eski tufek
  3303. fusile İng.
    • s eritilerek veya doküm yolu ile yapılmış
  3304. fusileer İng.
    • fusilier i, eskitüfek kul lanan asker
    • çog Ingiltere'de bazı alayların adına ilâve olunan isim
  3305. fusillade İng.
    • i, f yaylım ateşi
    • f yay Iım ateşi açmak
  3306. fusion İng.
    • i erime, eritme
    • eritip birleş tirme
    • birlestirme
    • pol partilerin birleşmesi
    • fiz atomlann kaynamasyndan meydana gelen reaksiyon
  3307. fuss İng.
    • i, f telas, yaygara, itiraz, tartlşma
    • aşırı övgü
    • f titiz davranmak ufak ayrıntılarla ilgilenmek
    • meraklanmak
    • yakınmak, sızlan mak
    • telâş etmek
    • telâşa vermek fussbudget i, kdili telâşlı veya yaygaracı kimse
  3308. fussy İng.
    • s kılı kırk yaran
    • titiz, tel3şçı
    • huy suz, clrlak
    • cicili bicili, fazla süslü fussily z titizlikle fussiness i titizlik, telâş
  3309. fustanella İng.
    • i Yunan Efsun asker lerinin giydikleri eteklik
  3310. fustian İng.
    • i, s dimi, pamuklu kadife
    • tumturaklı üslup
    • s dimiden yapılmış
    • tum turaklı
    • saçma, boş, değersiz
  3311. fustic İng.
    • i san boya veren bir ağaç
    • bu ağaçtan çIkan boya
  3312. fustigate İng.
    • f, saka sopa ile döv mek fustiga'tion i dayak, kötek
  3313. fusty İng.
    • s küflü
    • çürük kokan, kokmuş
    • köhne, modasl geçmiş fustiness i çürük kokma, kokmuşluk, küflülük
    • köhnelik, de modelik fut kys future
  3314. füsun Tür.
    • magic sihir. büyü. afsun.
  3315. füsun Tür.
    • delight.
  3316. fut Tür.
    • cunt twat twadge.
  3317. futa Tür.
    • skiff.
  3318. futbol Tür.
    • soccer. football. soccer. association football.
  3319. futbol Tür.
    • soccer. football.
  3320. futbol Tür.
    • football. soccer.
  3321. futbolcu Tür.
    • soccer / football player.
  3322. futbolcu Tür.
    • football player. footballer.
  3323. futbolcu Tür.
    • footballer. football player.
  3324. futile İng.
    • s boş, nafile, abes
    • değersiz futilely z abes şekilde, boş yere futil'ity i yararslzllk, faydaslz oluş, abes oluş
  3325. futtock İng.
    • i, den ahşap geminin dip kerestesi, döşek
  3326. future İng.
    • s, i gelecek, müstakbel, istikbalde olan, gelecek zamana ait
    • i istikbal, gelecek, yarın, ati
    • ömrün geri kalan kısmı
    • gram gelecek zaman kipi futures i, çog ileride teslim edilmek üzere satılan veya satın alman mal: vadeli işlemler future perfect gram gelecekte belirli bir zamandan evvel tamamlanacak olan bir ha reketi veya durumu gösteren fiil zamanı
  3327. futurism İng.
    • i fütürizm futurist i fütürist
  3328. fütürist Tür.
    • futurist. futuristic.
  3329. fütürist Tür.
    • futurist.
  3330. futurity İng.
    • i istikbal, gelecek
    • ileride meydana gelecek bir olay fuze, fuzee bak fuse, fusee
  3331. fütürizm Tür.
    • futurism.
  3332. fütursuzca Tür.
    • jauntily.
  3333. füze Tür.
    • rocket. missile. payload.
  3334. füze Tür.
    • missile. rocket.
  3335. füze Tür.
    • missile.
  3336. füzeatar Tür.
    • rocket launcher.
  3337. fuzuli Tür.
    • needless. unnecessary. superfluous.
  3338. füzyon Tür.
    • merger. tie up.
  3339. füzyon Tür.
    • fusion. merger.
  3340. fuzz İng.
    • i, f tüy gibi şeyler, tüy
    • hav
    • h vırcık saç
    • argo polis
    • f ufak parçalarla kaplamak
    • tüylenmek fuzzball i yabani mantar fuzzy s tuy ve hav dökuntüsü gibi olan: donuk belirsiz
    • kabank (saç) fy sonek yapmak: simplify, beautify
    • ol mak, kesilmek: liquify: etmek: unify, signify
  3341. fylfot İng.
    • i gamall haç